ÖNE ÇIKANLAR
14 - 20 Eylül 2026

GEMİ FACİASINDAN DERS ALMADIK
Kuzey Kıbrıs’ı sarsan büyük gemi faciasının yaraları daha taze dururken, adanın ulaşım ve güvenlik altyapısındaki riskler bu kez gökyüzünde, Ercan Havalimanı’na inişe geçen bir uçakta yaşanan panik dolu anlarla bir kez daha kendini gösterdi. Uçaktaki yolculardan Feriha Hüdaverdi yaşadığı korku dolu anların ardından yetkililere açık çağrıda bulunarak, bir facia yaşanmadan mevcut sorunlarla ilgili önlem almalarını istedi.
Havada yaşanan tehlikenin ardından Haris Antoniades’in güney Kıbrıs ile Türkiye arasında hava trafik iletişiminin olmadığından kaynaklandığını belirtmesi, siyasi kararların can güvenliğinin önüne geçtiğini ve tam önümüzde duran tehlikenin tıpkı gemi faciasında olduğu gibi görmezden gelindiğini gösterdi.
Kıbrıs Cumhuriyeti Sivil Havacılık Dairesi vekaleten direktörü Haris Antoniades, Lefkoşa FIR'ında yaşanan uçuş güvenliği sorunlarının temelinde Ankara ile Güney Lefkoşa hava trafik kontrol merkezleri arasında doğrudan iletişim bulunmamasının yer aldığını söyledi. Antoniades, çevredeki ülkeler arasında hava trafik kontrolü konusunda iletişim kuramadıkları tek ülkenin Türkiye olduğunu belirtti.
Lefkoşa Uçuş Bilgi Bölgesi'ndeki (FIR) uçuş güvenliği ve hava trafik kontrolü sorunları yeniden gündemde.
Kıbrıs Cumhuriyeti Sivil Havacılık Dairesi vekâleten direktörü Haris Antoniades, Cyprus Mail'e yaptığı açıklamada, Ankara ve Lefkoşa hava trafik kontrol merkezleri arasında doğrudan iletişimin bulunmadığını söyledi. Antoniades'e göre Kıbrıs Cumhuriyeti hava trafik kontrolü konusunda Yunanistan, İsrail, Lübnan ve Mısır ile doğrudan iletişim kuruyor; Suriye ile bağlantı da yeniden sağlandı. Türkiye ise bu iletişimin bulunmadığı tek komşu ülke.
"SORUN İKİ KONTROL MERKEZİ ARASINDA İLETİŞİM OLMAMASI"
Antoniades, en ciddi problemlerden birinin Ercan'daki hava trafik kontrol merkezi ile Kıbrıs Cumhuriyeti merkezi makamları arasında koordinasyon bulunmaması olduğunu belirtti. Bunun iki toplum arasında çözülebilecek teknik bir anlaşmazlık olarak görülmemesi gerektiğini savunan Antoniades, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin muhatabının ICAO üyesi Türkiye olduğunu söyledi. Bu değerlendirme Kıbrıs Cumhuriyeti Sivil Havacılık Dairesi'nin pozisyonunu yansıtıyor.
Antoniades mevcut risklerin şu aşamada yönetilebilir olduğunu ve uçuş güvenliğini korumak için tedbirler aldıklarını da vurguladı.
Risklerin yönetilemeyecek noktaya gelmesi halinde trafik azaltılması veya FIR'ın kapatılması dahil ilave önlemlerin değerlendirilebileceğini söyledi.

DAÜ’DE EMEKLİYE
750 BİN TL
Asgari ücretin aylık net yaklaşık 62 bin TL olduğu KKTC’de inanamayacağınız maaşlar var… Hem de emekli maaşları! Doğu Akdeniz Üniversitesi üst düzey emeklilikleri aylık 750 bin TL (13 bin Euro) emekli maaşı alıyor.
Toplumumuzda büyük bir gelir adaletsizliği var. Özellikle kamuda çalışanlarla özelde çalışanlar arasındaki uçurum açıldıkça açılıyor...
Milletvekilleri yaklaşık 10 bin Euro aylık maaş alıyor. Asgari ücretin bin Euro kadar olduğu bu yerde vekillerin 10 kat daha fazla maaş çekmesi çok büyük bir anomalilik yaratıyor ve eşitsizliği gözler önüne seriyor. Ne var ki burada milletvekil- lerinden de daha çok maaş alan bir kesim var. Hem de emekli maaşı...
Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde emekli üst düzey görevlilerine uzun bire süreden beri 750 bin TL, yani 13 bin Euro'yu aşkın aylık maaş ödeniyor.
Bilindiği gibi sık sık üniversite mali sorunları ile gündeme geliyor ve bu sorunla boğuştuğu söyleniyor. Ancak bir türlü tasarrufa gidilmiyor. Elde ettiğimiz bilgilere göre üniversite yönetimi bir süre önce bu emekli maaşlarından bir miktar kesinti yoluna gitmiş, ancak tepki ile karşılaşmış. Bazı hak sahiplerinin bu yönde mahkemeye başvurduğu belirtiliyor.
YAKLAŞIK 40 KİŞİ
Üniversitede yaklaşık 40 kişi bu astronomik maaştan yararlanıyor. Bu miktar 10 bin Euro kadar olan milletvekili maaşlarını da aşıyor... Dünyanın en prestijli büyük üniversiteleri olan Oxford, Cambridge ve Sorbonne üniversitelerinde bile bu kadar yüksek emekli maaşları yok!
DAÜ her yıl öğrenci harçlarına zam yapıyor. Öğrenciler bir yandan bu zamların, bir yandan da yüksek enflasyonun ağırlığı altında eziliyor!

Kara Kapılarında
"PHOTO RADAR LIST” UYGULAMASI
BAŞLIYOR
Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi, Güney Kıbrıs'a araçlarıyla geçip radarlara takılan Kıbrıslı Türklerin cezalarını tahsil etmek üzere "Photo Radar List" uygulamasına geçiyor. Bu uygulamayla cezalar, artık sınır kapılarında tahsil edilecek.
Rum polisi, uygulama için gerekli 146 bin 640 euro + KDV ödeneğinin pazartesi günü Rum Meclisi Maliye Komitesi tarafından kabul edilmesini bekliyor.
Politis'in haberine göre, Kıbrıslı Türklerin Güney Kıbrıs'ta kayda geçen ve bugüne kadar tahsil edilemeyen 12 bin civarındaki trafik cezasının ekleneceği "Photo Radar List" uygulaması Rum polisinin istihbarat sistemlerine entegre edilecek.
Uygulama, radar ceza ya da cezai kovuşturma belgesi teslim edilemeyen ya da hakkında cezai kovuşturma olan Kıbrıslı Türklere ait araçların plaka numaralarını gösterecek.
Rum polisi, cezası bulunan Kıbrıslı Türk araç sürücülerini "şu anda bu dene- timlerin yapılabildiği tek nokta olan" kara kapılarından geçişler sırasında uygulama vasıtasıyla belirleyebilecek.
Uygulama aracılığıyla denetimler, sicil belgesi talebi için gidilecek polis karakollarında da yapılacak.
Ceza ödenmezse, bir sonraki prosedür olan mahkemeye sevk gerçekleştirilecek. Daha sonraki aşamalarda radar cezaları tabletler kullanılarak polis trafik dene-. timleri sırasında da verilebilecek.
"Photo Radar List"in ilk başta hava ve deniz limanlarında da kullanılması planlanmıştı ancak Güney Kıbrıs'ın Schengen bilişim sistemine katılacak olması nedeniyle uygulama sadece kara sınır kapılarında kullanılacak.
ÖNE ÇIKANLAR
7 - 13 Eylül 2026

Avrupa Komisyonu'ndan
34 Milyon Euro'luk
Yeni Destek
Yeni yardım paketinin odak noktaları arasında; küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) desteklenmesi, yeşil hat ticaretinin genişletilmesi ve gıda güvenliği ile hayvan sağlığı konularında AB standartlarına uyum sağlanması yer alıyor.
Avrupa Komisyonu, Kıbrıs Türk toplumunun sosyo-ekonomik kalkınmasını desteklemek ve adadaki yeniden birleşme sürecini kolaylaştırmak amacıyla hazırlanan 2026 AB Yardım Programı'nı resmi olarak onayladı. Açıklanan yeni paket kapsamında Kıbrıs'ın kuzeyine 34 milyon Euro tutarında finansman sağlanacağı duyuruldu. Bu hamleyle birlikte, Avrupa Birliği'nin son 20 yılda Kuzey Kıbrıs'a aktardığı toplam kaynak 794 milyon Euro'yu geride bıraktı.
Yeni yardım paketinin odak noktaları arasında; küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) desteklenmesi, yeşil hat ticaretinin genişletilmesi ve gıda güvenliği ile hayvan sağlığı konularında AB standartlarına uyum sağlanması yer alıyor. Ayrıca tescilli hellim/halloumi üretimi ve denetim süreçleri için yürütülen çalışmalara da kaynak ayrılmaya devam edilecek.
Ekonomik kalkınmanın yanı sıra kritik altyapı projeleri de paketin öncelikli başlıklarını oluşturuyor. Enerji, okul binalarının yenilenmesi, atık su ve atık yönetimi gibi alanlara yatırım yapılırken; iki toplumlu Lefkoşa Atıksu Arıtma Tesisleri'nden elde edilen suyun yeniden kullanımı için projeler desteklenecek.
Paket ayrıca toplumsal barışı ve iki toplum arasındaki yakınlaşmayı teşkil eden unsurları da unutmuyor. Kayıp Şahıslar Komitesi, Kültür Varlıklarını Koruma Teknik Komitesi ile sivil toplum kuruluşlarının projeleri finanse edilecek. Gençlerin Avrupa'daki üniversitelerde eğitim görmesini sağlayan burs programları ve Birleşik Dünya Okulları (UWC) girişimleri de bu fonla desteklenmeye devam edecek.
Brüksel merkezli bu finansal destek, bir yandan adanın fiziki ve kurumsal altyapısını modernize etmeyi hedeflerken, diğer yandan iki toplum arasındaki ekonomik ve sosyal bağların korunması açısından stratejik bir köprü işlevi görmeyi sürdürüyor.

Güçlüye Dokunulmazlık Zırhı: Filo Jet’ten Sahte Diplomaya Cezasızlık Düzeni
İki olay arasındaki paralellik, KKTC’de adaletin coğrafi veya makamsal ölçeğe göre nasıl esnetildiğini net biçimde özetliyor. Sıradan bir yurttaş en küçük hatasında yasaların tüm sertliğiyle karşılaşırken, arkasında siyasi rüzgarlar ve sermaye gücü bulunanlar için cezasızlık adeta zırh haline getiriliyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, hukukun ve kamusal denetimin sıradan yurttaşlara tüm ağırlığıyla, ayrıcalıklı odaklara ise tamamen kapalı olduğu derin bir kriz sarmalından geçiyor. Girne açıklarında yaşanan ve on yılları aşan ihmaller zincirinin devasa bir trajediye dönüştüğü Filo Jet faciası, bu adaletsiz sistemin en acı tablosudur. Geminin işletmecisi olan Filo Denizcilik’in en büyük hissedarının, geçmiş dönem MHP Mersin İl Başkan Yardımcısı Mehmet Can Dönüş olması, olayın arkasındaki siyasi ve korumacı ağları derhal gözler önüne serdi. Siyasi ve ekonomik bağları güçlü olan aktörlerin varlığı söz konusu olduğunda, idari mekanizmaların ve yargı denetiminin nasıl sessizliğe büründüğü bir kez daha tescillendi.
Bu durum, adada benzer kalıplarla karşımıza çıkan ilk skandal değil. Daha önce adayı sarsan ve merkezinde sahte diploma iddiaları ile yolsuzlukların yer aldığı üniversite skandallarında da benzer bir senaryo izlenmişti. Adı geçen süreçlerde yine aynı siyasi çizgiyle bağları bulunan milletvekili Levent Uysal gibi figürlerin etrafındaki iddialar üzerine, kamusal denetim mekanizmalarının ve hukukun nasıl işletilemediği veya nasıl yavaşlatıldığı halâ hafızalardadır. İster denizde batan bir feribotun arkasındaki ortaklık yapısı olsun, ister eğitim kisvesi altında dağıtılan sahte belgeler zinciri; sonuç hiç değişmiyor. Güçlüye, arkasında siyasi dayanaklar olan çevrelere dokunulmuyor; hesap sorulmazlık adeta yazılı olmayan bir kurala dönüşüyor.
Bu iki olay arasındaki paralellik, KKTC’de adaletin coğrafi veya makamsal ölçeğe göre nasıl esnetildiğini net biçimde özetliyor. Sıradan bir yurttaş en küçük hatasında yasaların tüm sertliğiyle karşılaşırken, arkasında siyasi rüzgarlar ve sermaye gücü bulunanlar için cezasızlık adeta zırh haline getiriliyor.
Güçlüye hesap sorulamayan bir düzenin egemen olduğu yapılarda, felaketler kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkıp sistematik bir politikanın ürünü haline gelir ve adanın kuzeyinde olan da bu ne yazık.

Koltuk Değiştirmek Adalet Değildir: Göz Boyama Kabinesi
Arıklı ve Amcaoğlu’nun gidişi, arkalarında bırakılan devasa ihmaller zincirini ve idari sorumlulukları ortadan kaldırmıyor. Daha da önemlisi, sorumlular hakkında kamu vicdanını rahatlatacak, bağımsız ve şeffaf bir yasal süreç derhal ve hakkıyla başlatılmadığı sürece bu atamalar hiçbir şey ifade etmiyor.
Kıbrıs’ın kuzeyini derinden sarsan trajik gemi faciasının ardından, siyasi iktidarın krizle başa çıkma yöntemi yine şaşırtmadı. Can kayıplarıyla sonuçlanan devasa ihmallerin üstü, ardı ardına gelen kabine revizyonlarıyla örtülmeye çalışılıyor. Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı ile Ekonomi ve Enerji Bakanı Olgun Amcaoğlu’nun görevden alınması, ilk bakışta siyasi bir sorumluluk alma hamlesi gibi sunulsa da; koltuklara Faiz Sucuoğlu ve Hasan Taçoy’un getirilmesi, bu hamlenin köklü bir değişimden ziyade klasik bir göz boyama operasyonu olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.
Sistemik sorunları, denetimsizlikleri ve idari kusurları, sadece bakanlık koltuklarındaki isimleri değiştirerek çözemezsiniz. Arıklı ve Amcaoğlu’nun gidişi, arkalarında bırakılan devasa ihmaller zincirini ve idari sorumlulukları ortadan kaldırmıyor. Daha da önemlisi, sorumlular hakkında kamu vicdanını rahatlatacak, bağımsız ve şeffaf bir yasal süreç derhal ve hakkıyla başlatılmadığı sürece bu atamalar hiçbir şey ifade etmiyor. Halkın can güvenliğini hiçe sayan zincirleme kararların imzacısı olanlar yargı önünde hesap vermezken, iktidar içi dengeler gözetilerek yapılan bu bayrak yarışının toplumsal karşılığı yalnızca güvensizliktir.
İktidar, bu tür kozmetik değişikliklerle kamuoyunun öfkesini dindireceğini ve zaman kazanacağını sanıyorsa büyük bir yanılgı içindedir. Mesele kimin koltuğa oturduğu değil, o koltuğun gerektirdiği kamu denetiminin neden yapılmadığıdır. Gerçek bir adalet tesisi edilmeden, liyakatsizliğin ve denetimsizliğin hesabı hukuk önünde sorulmadan yapılan her atama, adaletsizliği kurumsallaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Toplumun talep ettiği şey, isimlerin yer değiştirdiği bir kukla oyunu değil; asıl sorumluların yargı önüne çıkarıldığı hakiki bir hukuk devletidir.
ÖNE ÇIKANLAR
31 Ağustos - 6 Eylül 2026

Göstermelik Görevden Almalar Yetmez: Feribot Faciasında Gerçek Bir Adli Soruşturma Şart
Girne açıklarında meydana gelen ve çok sayıda yurttaşın yaşamını kaybetmesine, onlarcasının ise deniz ortasında yaşam mücadelesi vermesine yol açan feribot faciası, KKTC’de idari ve hukuki bir krizin kapısını araladı.
Facianın ardından kamuoyu vicdanını rahatlatmak adına Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı ile bakanlık bünyesindeki üst düzey bürokratların görevden alınması, kamuoyundaki öfkeyi dindirmeye yetmedi. Sadece koltuk değişimleriyle veya idari kararnamelerle sınırlı kalan bir "tasfiye" süreci, yaşanan katliam niteliğindeki ihmaller zincirinin üzerini örtmeye yetmez.
Kaza sonrası yürütülen ilk incelemeler, geminin eksik uluslararası sertifikalarla sefere çıkarıldığını, ehliyeti ve eğitimi yetersiz mürettebatla yolcu taşındığını ve elverişsiz hava şartlarına rağmen denetim mekanizmalarının işletilmediğini açıkça ortaya koydu. Bütün bu usulsüzlükler, facianın basit bir "hava muhalefeti" veya "kaptan hatası" olmadığını; liman başkanlığından bakanlık kademelerine kadar uzanan sistemsel bir denetimsizlik ve görevi ihmal suçunun işlendiğini kanıtlamaktadır.
Bu doğrultuda, siyasi ve idari makamlarda bulunan isimlerin yalnızca görevden alınması adalet arayışının sonu değil, ancak başlangıcı olabilir. İstifa veya görevden el çektirme, kurumsal sorumlulukların adli boyuttaki cezasızlığına gerekçe kılınamaz. Başta görevden alınan bakan ve bürokratlar olmak üzere, denetim yetkisini kötüye kullanan, eksik belgelere göz yuman, liyakatsiz personelin çalışmasına izin veren ve felakete giden süreçte imzası bulunan tüm yetkililer hakkında derhal bağımsız ve kapsamlı bir adli soruşturma başlatılmalıdır.
Eğer yürütülecek adli ve teknik soruşturmalar sonucunda söz konusu isimlerin kazanın meydana gelmesinde kusur, ihmal veya kastı tespit edilirse, unvanlarına bakılmaksızın yargı önüne çıkarılmalı ve gerekli tüm yasal yaptırımlar uygulanmalıdır.
Sorumlular ceza mahkemelerinde yargılanmadığı ve sistemdeki cezasızlık zırhı kırılmadığı sürece, idari atamalar ve istifalar toplumsal vicdanda bir karşılık bulmayacak.

SINIRLARI AŞAN İNSANLIK:
STELIOS’UN DESTEĞİ VE BARIŞ ISRARI
Kıbrıslı Rum iş insanı Stelios Haji-Ioannou ve kurucusu olduğu Stelios Vakfı, KKTC sahillerinde meydana gelen feribot faciasının ardından hayatını kaybeden ve kaybolan kurbanların ailelerine toplam 260 bin euroyu aşan bir acil maddi destek sağlama kararı aldı.
Trajedinin hemen ardından atılan bu adım, yalnızca acılı ailelerin yükünü hafifletmeyi amaçlayan insani bir jest değil; adadaki siyasi kutuplaşmaya ve milliyetçi reflekslere meydan okuyan güçlü bir duruştur kuşkusuz.
Kıbrıs'ın güneyindeki milliyetçi çevrelerden zaman zaman gelen "kuzeyi meşrulaştırma" eleştirilerine ve adanın kuzeyindeki statükocu kesimlerin önyargılarına rağmen Stelios, acının dini, dili, ırkı ve siyasi sınırı olmadığını bir kez daha kanıtladı. Kıbrıslı Rum aşırı sağcıların suçlamalarını ve kuzeydeki milliyetçi söylemleri görmezden gelerek doğrudan felaketten etkilenen insanlara el uzatması, adada ihtiyaç duyulan gerçek empati kültürünün somut bir örneği oldu.
Bu destek, münferit bir yardım hamlesi olmanın ötesinde, Stelios’un yıllardır kurduğu ve finanse ettiği fon aracılığıyla adada yürüttüğü barış mücadelesinin doğal bir uzantısı aslında. Her türlü siyasi baskıya, statüko ve milliyetçi saldırılara karşın iki toplum arasındaki iş birliğini ve diyalogu teşvik eden projeler üreten Stelios Vakfı, "iki toplumun bir arada barış içinde yaşayabileceği" inancını eylemleriyle beslemeye devam ediyor.
Feribot faciası sonrasında sergilenen bu yaklaşım, trajedilerin dahi adada bölünmeyi derinleştirmek için kullanıldığı bir iklimde, insani değerlerin ve barış iradesinin her türlü siyasi barikattan daha güçlü olduğunu gösterdi. Stelios’un attığı bu adım, adanın iki yanındaki barış yanlıları için büyük bir umut kaynağı ve kalıcı huzurun ancak bu tür dayanışma köprüleriyle kurulabileceğinin en açık belgesidir.

3500 Dolarlık Sahte Ehliyet ve KKTC’deki Feribot Skandalının Perde Gerisi
Girne açıklarında meydana gelen ve felaketle sonuçlanan feribot faciasının ardından yürütülen adli ve idari soruşturmalar, facianın ardındaki skandallar zincirini gün yüzüne çıkarmaya devam ediyor.
Kaza yapan geminin kaptanının, süresi dolan belgesini yenilemek yerine Honduras’tan 3500 dolar gibi trajikomik bir meblağ karşılığında gayriresmi yollarla yeni bir kaptanlık ehliyeti temin ettiği ortaya çıktı.
Sürecin en vahim boyutu ise bu belgenin KKTC liman makamlarınca hiçbir ciddiyetle sorgulanmadan geçerli kabul edilmesidir. Bu tablo, olayın basit bir kaza değil, göz göre göre gelen bir katliam ve denetim mekanizmasındaki derin çöküşün resmi olduğunu gösteriyor.
Oysa bir gemi kaptanının seyir ehliyeti, yolcuların can güvenliğinin ilk ve en temel garantisidir.
Uluslararası denizcilik standartlarına göre, bir kaptanın sefere çıkabilmesi için çetin yeterlilik sınavlarından geçmesi, belgelendirilmesi ve liman başkanlıkları ile sahil güvenlik unsurları tarafından titizlikle denetlenmesi şarttır. "Kolay bayrak" ve denetim zafiyetiyle bilinen Honduras gibi ülkelerden parayla alınan belgelerin KKTC limanlarında süzgeçten geçmeden onay alabilmesi, deniz idaresinin adeta kevgire döndüğünü kanıtlıyor.
Söz konusu skandal; "Bu Honduras belgesinin denkliği denetlenirken hangi kriterler esas alındı", "Limanlarda gemi bağlama, sefere çıkış izni verme ve evrak kontrolü süreçleri nasıl bir süzgeçten geçiriliyor" şeklindeki soruları kaçınılmaz kılıyor. Parayla satılan belgelere göz yuman, denetim görevini kağıt üzerinde bırakıp sahadaki gerçekliği sorgulamayan sistemik yozlaşmışlık; kurumsal liyakatsizliğin ve kontrolsüzlüğün boyutlarını acı bir şekilde resmediyor.
Can güvenliğinin 3500 dolarlık Honduras ehliyetine kurban edildiği bu düzen, radikal bir denetim reformunu zorunlu kılıyor. Sadece sahte belgeyle sefere çıkan değil, o belgeye geçerlilik verip geminin açılmasına imkan tanıyan, evrakları doğrulamayan ve denetim sorumluluğunu ihmal eden tüm kurum ve görevliler yargı önünde hesap vermelidir.
KKTC liman denetim sistemleri uluslararası standartlara kavuşturulup tam şeffaflık sağlanmadıkça, denizlerimiz benzer ihmallerin sahnesi olmaya devam edecektir.
ÖNE ÇIKANLAR
24 - 30 Ağustos 2026

AİHM’DEN OSMAN KAVALAYI DERHAL SERBEST BIRAKIN KARARI
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala dosyasında verdiği kararlarla Türkiye iç hukukunun ve siyasi atmosferinin en sert tartışma odaklarından birini oluşturdu.
AİHM Kavala’nın makul bir şüphe ve somut delil olmaksızın cezaevinde tutulduğuna, bu tutukluluğun hak savunucularını ve sivil toplumu susturma amacı taşıdığına hükmederek Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ettiğine karar verdi.
Kararda, mahkumiyetin ve hak kısıtlamalarının tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiği net bir dille vurgulandı. Kararın uygulanmaması üzerine başlatılan ihlal prosedürü ise meseleyi bireysel bir hukuk mücadelesinden çıkarıp, Ankara ile Strasbourg arasındaki sistemik bir kriz alanına dönüştürdü.
Türkiye’nin resmi makamları ve hukuki çevreleri ise bu karara karşı sert, dirençli ve ulusal egemenlik vurgulu bir tutum sergiliyorlar. Ankara'nın yaklaşımının temelinde, AİHM’in bir üst derece mahkemesi veya milli yargının üzerinde bir hiyerarşik merci olmadığı tezi yatmakta. Türk yetkililer, uluslararası kararların ancak "tali" nitelikte olabileceğini ve asıl olanın ulusal mahkemelerin bağımsızlığı ile kararları olduğunu savunuyorlar. Bu çerçevede AİHM, "yargı yetkisini aşmak", Türk iddialarını ve delillerini taraflı biçimde göz ardı etmek ve hukuki bir meseleyi siyasi bir basınca dönüştürmekle suçlanıyor.
Türkiye, Gezi Parkı süreci ve 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendirilen yargılamaların milli hukukun normlarına göre yürütüldüğünü, uluslararası bir mahkemenin milli mahkemelerin yerine geçerek hüküm tesis edemeyeceğini vurguluyor.
Kararın uygulanmaması durumunda Avrupa Konseyi bünyesinde üyeliğin askıya alınmasına kadar varabilecek yaptırım süreçleri gündeme gelirken, Türkiye’nin bu tutumu adeta Avrupa'nın insan hakları mimarisine çekilmiş radikal rest niteliğinde. Bu rest karşısında batılı devletlerin tavrının daha önce olduğu gibi vasat bildirilerin ötesine geçemeyeceği ortada ne yazık.

SELMA EYLEM NEDEN YALNIZ BIRAKILDI?
Bugüne kadar Kıbrıs Türk toplumunun demokratik hafızasında sivil toplum ve ifade özgürlüğü temel sütunlardan biri oldu. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, adanın kuzeyinde muhalif seslere ve barış yanlısı figürlere yönelik baskının yeni ve tehlikeli bir boyuta ulaştığını gösterdi.
Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası (KTOEÖS) eski başkanı ve Birleşik Kıbrıs-İki Toplumlu Barış İnisiyatifi temsilcisi Selma Eylem’in Adli Şube tarafından ifadeye çağrılması, bu demokratik aşınmanın somut bir özeti oldu.
Olayın fitilini ateşleyen süreci hatırlatmak gerekirse, Selma Eylem, 108 örgütün imzasını taşıyan ortak bildiriyi Guterres’e sunmuş; konuşmasında Kıbrıs Türk toplumunun kimliğini, siyasi iradesini ve demografik yapısını tehdit eden unsurları açıkça dile getirmişti. Bir sivil toplum liderinin diplomatik ve meşru bir zeminde toplumunun varoluşsal kaygılarını dile getirmesinden daha doğal ne olabilir?
Fakat bu meşru temasın ardından gelen süreç, hedeflenen şeyin yalnızca Eylem değil, tüm muhalif yapılar olduğunu ortaya koydu. Polisin ortada herhangi bir resmi şikayet ya da suçlama yokken “elimizdeki resmi belgeye dayanarak” mantığıyla hareket etmesi, hukuki bir prosedürden ziyade siyasi bir gözdağı niteliğindedir.
Bu hukuk dışı uygulamaya karşı Birleşik Kıbrıs İnisiyatifi’nin BM Genel Sekreteri’ne mektup göndererek konuyu uluslararası gündeme taşıması önemli bir adım kuşkusuz. Ancak öte yandan, adadaki içi siyasetin ve sol/ilerici blokun bu baskı karşısındaki sessizliği var ki, bu çok karanlık bir tablo çiziyor.
Yıllardır "demokrasi", "insan hakları" ve "ifade özgürlüğü" retoriğini dilinden düşürmeyen ana muhalefet partileri ve sol kitle örgütlerinin önemli bir kısmı, Selma Eylem’e yapılan bu doğrudan müdahaleyi adeta görmezden geldiler. Yeni Kıbrıs Partisi (YKP), Birleşik Kıbrıs Partisi (BKP) ve son olarak Arif Hasan Tahsin Vakfı gibi ilkeli bir duruş sergileyen sol yapıların destek ve tepki açıklamalarını bir kenara bırakırsak, solun ezici çoğunluğunun sergilediği bu eylemsizlik ağır ve acı bir tutarsızlık göstergesidir.
Özellikle mecliste ve sokakta önemli bir kitleye sahip Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ve Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) gibi ana akım sol partilerin, ayrıca toplumun en örgütlü gücü sayılan KTÖS, KTAMS, DEV-İŞ gibi kitlesel sendikaların bu açık hak ihlali karşısında etkili ve ortak bir direniş hattı örememesi son derece düşündürücü doğrusu. Siyasi otoritelerle arayı bozmama kaygısı ve yaklaşan seçim hesaplarının yarattığı çekinceler, sol siyasetin kendi öz değerlerini savunmasını engellediğinin de bir göstergesidir de aynı zamanda.
Oysa unutulmamalıdır ki; bugün bir sivil toplum temsilcisinin BM ile yaptığı görüşmedeki söylemleri nedeniyle sorgulanmak istenmesi, yarın tüm toplumsal muhalefetin tamamen susturulacağının habercisidir. İfade özgürlüğü, yalnızca tehlikesiz ve gündelik konuları konuşurken değil, baskının en yoğun olduğu anlarda bedel ödeyenlerin yanında durulduğunda anlam kazanır.
Kıbrıs Türk solu ve ana muhalefete, üzerlerindeki bu ölü toprağını atmadıkları ve kritik durumlarda ilkeli duruş sergileyen yapılarla ortak bir mücadele zemini oluşturmadıkları sürece, toplumsal iradenin yok edilmesine dolaylı olarak ortak olmaktan kaçınamayacaklarını hatırlatırız.

KKTC’DE SİLAH
İZNLERİ VERİLDİ...
600 Silah İzni...
Toplumda ve muhalefette geniş yankı uyandıran bu hamle, her şeyden önce devletin güvenlik mekanizmalarına olan güvenin zedelendiğini gösteriyor…
KKTC’de hükümetin yaklaşık 600 kişiye tabanca taşıma izni verdiğinin ortaya çıkması ve bu durumun resmen doğrulanması, ada kamuoyunda derin bir endişe ve sert bir siyasi tartışma dalgası yarattı. Nüfus oranına göre oldukça yüksek sayılan bu rakam, sadece idari bir karar olmanın ötesinde ülkedeki iç güvenlik mimarisinin ve toplumsal huzurun ne denli kırılgan bir noktaya evrildiğini de açıkça ortaya koyuyor.
Toplumda ve muhalefette geniş yankı uyandıran bu hamle, her şeyden önce devletin güvenlik mekanizmalarına olan güvenin zedelendiğini gösteriyor… Bir ülkede sivillere ya da belirli kesimlere kitlesel boyutta silah taşıma yetkisinin dağıtılması, kamusal asayişin polis ve güvenlik güçleri eliyle tesis edilmesinde zafiyet yaşandığı algısını pekiştirmez mi? Demek ki bir zamanlar Denktaş'ın tavsiye ettiği gibi herkesin evine bir köpek alması artı yeterli bir güvenlik yöntemi olmaktan çıktı… Nitekim muhalefet partilerinin tepkilerinde dile getirildiği üzere; sivillerin kendilerini korumak için silaha ihtiyaç duyduğu bir ortam, kamu düzeninin ve "hukuk devleti" ilkesinin gerilediğinin dolaylı bir itirafıdır.
Öte yandan bu uygulama, bireysel silahlanmanın ve şiddet kültürünün teşvik edilmesi riskini da beraberinde getiriyor kuşkusuz. Son yıllarda kara para, kayıt dışılık ve adli suç oranlarındaki artışla gündeme gelen adanın kuzeyinde, ateşli silahların dolaşıma girmesi toplumsal huzursuzluğu tırmandırıyor. Silah taşıma izinlerinin hangi objektif kriterlere, hangi liyakat ve güvenlik soruşturmalarına göre dağıtıldığına dair şeffaflık eksikliği, meşru güvenlik ihtiyacından ziyade "siyasi imtiyaz ve yakın çevreyi koruma" kuşkularını da beraberinde getiriyor ayrıca.
Yani, 600 kişiye silah taşıma izninin verilmesi, KKTC'nin toplumsal yapısında derin yaralar açma potansiyeli taşıyan oldukça tehlikeli bir adım. Güvenliği bireylerin silahlanmasında arayan bir anlayış, huzuru sağlamak bir yana, zaten gündelik hale elen şiddeti büsbütün sıradanlaştırmaz mı?
ÖNE ÇIKANLAR
17 - 23 Ağustos 2026

Fransa’nın Zilevice Kararı
Fransa’nın Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi’nin Litvanya vatandaşı Rasa Zilevice hakkında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çıkardığı Avrupa Tutuklama Emri’ni kabul ederek iade kararı vermesi, Kıbrıs mülkiyet krizinin derin ve iki taraflı tarihsel arka planını yeniden gündeme taşıdı…
Kuzey Kıbrıs’ta emlak sektöründe faaliyet gösteren Zilevice’nin iadesi, bir yandan hukuki yaptırım arayışı olarak görülürken diğer yandan adanın her iki tarafındaki mülkiyet rejimlerinin asimetrik yapısını gözler önüne seriyor.
Kıbrıs’taki taşınmaz mal krizini bir bütün olarak değerlendirecek olursak, her iki toplumun maruz kaldığı hukuki ve ekonomik dinamiklere yeniden kısaca bir göz atmamız gerekir…
1974 sonrasında Kıbrıs’ın güneyinde kalan yüz binlerce dönüm Kıbrıslı Türke ait mülk, Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi tarafından "Kıbrıslı Türk Malları Vasiliği" idaresine alındı. Kıbrıslı Türk hak sahiplerine mülkleri üzerinde satış, devir veya kalıcı koçan hakkı tanınmıyor; bu taşınmazlar kiralama modeliyle yerinden edilmiş Rumlara koçan verilmeden tahsis ediliyor. Bazılarına göre, mülkiyet hakkının dondurulması, Türk tarafında ciddi bir hak mağduriyeti duygusu yarattı. Burada belirtmek gerekir ki Kıbrıslı Türklerin güneydeki mallarını satması hukuken "yasak" olmamakla birlikte, Vasilik Yasası nedeniyle sistemsel olarak zorlaştırılıp ve olağanüstü idari şartlara bağlandı. Bu nedenle genel kabul, güneydeki mülkiyet haklarının fiilen dondurulduğu yönünde. Yani Kıbrıslı Türkler, güneyde kalan mallarını satabilirler, ancak bunun için öncelikli koşul, en az 6 yıl güneyde ikamet etmeleri. Ardından bu ikamet süresini belgelere dayandırarak "vasilik idaresinden çıkma" talebinde bulunabilirler. Mülk vasilikten çıkarıldıktan sonra sahibi mülkünü istediği kişiye veya devlete satabilir.
Kıbrıs’ın kuzeyinde ise 1974 öncesi Rumlara ait olan taşınmazlar, 1983 sonrası KKTC mevzuatı çerçevesinde yerli halka, Türkiye’den gelen nüfusa ve ilerleyen süreçte yabancı yatırımcılara koçanlandırılarak devredildi. Bu durum, adanın kuzeyinde inşaat ve emlak sektörünün büyümesini sağlarken, esas hak sahibi olan Rumların mülkiyet haklarını doğrudan etkilemekle birlikte, kuzeyde ciddi bir ekonomik rant alanı oluşturdu.
AİHM tarafından iç hukuk yolu olarak kabul edilen Taşınmaz Mal Komisyonu, mülklerin iadesi, takası veya tazminatını öngörse de finansman yetersizliği ve bürokratik gecikmeler nedeniyle Rum mağduriyetlerini tamamen gidermekte yetersiz kalmakta…
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AİHM ve TMK mekanizmalarının yavaşlığından sıyrılarak konuyu uluslararası ceza hukukuna ve AB yaptırımlarına taşıması şu kritik sonuçları doğuruyor:
Öncelikle bu karar, KKTC ekonomisinin dinamiklerinden biri olan emlak sektörüne uluslararası bir gözdağı niteliğinde. Kuzeyde gayrimenkul alan ya da pazarlayan yabancı aktörlerin "Avrupa genelinde tutuklanma" riskiyle karşılaşmalarının, sermaye akışına doğrudan bir darbe vurduğu açık.
Mülkiyet sorununun ceza davalarıyla çözülmeye çalışılması, kuzeyde iş yapan profesyoneller ve bireysel alıcılar için ciddi bir güvensizlik oluşturuyor. Ancak bu durum, güneyde kalan mülklerine ulaşamayan Kıbrıslı Türklerin yaşadığı hukuki belirsizlikle de paralellik taşımakta.
Gerçek şu ki, mülkiyet gibi en hassas başlıklardan birinin diyalog ve siyasi uzlaşı yerine uluslararası yakalama kararlarıyla çözülmeye çalışılması, taraflar arasındaki güveni tamamen zedeleyerek kapsamlı bir çözüm zeminini ağır biçimde tahrip ediyor…

KKTC’deki Tüp Bebek Skandalının Düşündürdükleri
BBC’nin araştırmalarıyla gündeme taşınan ve en az 30 çocuğu ilgilendiren tüp bebek (IVF) skandalı, Kuzey Kıbrıs’ın sağlık turizmi ve denetim mekanizmaları üzerindeki kara bulutları derinleştirdi.
Çoğunluğu İngiliz ailelerden oluşan mağdurlar, tıbbi geçmişlerini ve fiziksel özelliklerini özenle seçtikleri spermler yerine yanlış veya uyuşmayan donörlerin kullanıldığını ticari DNA testleriyle kanıtladılar. Ailelerin aynı donörden olmasını beklediği kardeşlerin genetik bağının bulunmaması ya da seçilen Batı Avrupalı donörler yerine çocukların Doğu Akdeniz/Türkiye kökenli çıkması, münferit bir hatadan ziyade sistematik bir usulsüzlüğe işaret ediyor ki, bu da skandalın boyutunu derinleştiriyor…
Olayın odağındaki Doğuş Tüp Bebek Merkezi ve bağlantılı kliniklerin, dünyanın en büyük sperm bankalarından Cryos International tarafından 2016 yılında kara listeye alındığının açıklanması, sorumsuzluğun yıllara yayıldığını belgeliyor.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın (FCDO) Kuzey Kıbrıs’taki tüp bebek tedavilerine yönelik seyahat uyarısını güncellemesi ise konunun uluslararası bir krize dönüştüğünün en açık göstergesi.
Bu skandal, KKTC’deki sağlık sektörüne dair acı gerçekleri de gözler önüne seriyor…
KKTC’nin uluslararası alandaki tanınmamışlık statüsü ve AB mevzuatının dışında kalması, tıp sektöründe bağımsız ve katı denetim mekanizmalarının oluşmasını engelledi. Ucuz maliyet, cinsiyet seçimi ve esnek kurallar vaadiyle adaya çekilen yabancı hastalar, ne yazık ki yetersiz mevzuatın ve denetimsizliğin kurbanı oluyorlar…
Yıllardır ülke ekonomisinin lokomotiflerinden biri olarak pazarlanan "sağlık turizmi", küresel ölçekte güvenilirlik kaybına uğradığı da bir gerçek. Uluslararası basında "sahte veya yanlış donör" haberleriyle anılmak, işini etik kurallarla yapan kurumları da töhmet altında bırakıyor…
Ancak, konu sadece bir tüketici aldatmacası değil; doğan çocukların biyolojik kimlik haklarının, genetik sağlık geçmişlerinin ve genetik bağlarının ellerinden alınması gibi ağır bir etik ve psikolojik ihlal de söz konusudur.
Yerel makamların soruşturma başlattığını duyurmasına rağmen somut bir kamuoyu bilgilendirmesi yapmaması, kurumsal rehavetin devam ettiğini gösteriyor. KKTC, bu skandal karşısında radikal adımlar atmadığı; kliniklerin lisanslarını, laboratuvar biyosatış zincirlerini ve donör takip sistemlerini şeffaf biçimde denetlemediği sürece, hem uluslararası alanda yalnızlaşmaya hem de insan hayatını meta haline getiren bu yapının faturasını ödemeye devam edecek.
Konuyla ilgili ayrıntılı bilgilerin ve İngiliz ailelerin tanıklıklarının yer aldığı BBC'nin tüp bebek skandalı haber videosunu aşağıdaki bağlantıdan inceleyebilirsiniz:
https://www.bbc.com/news/articles/c75gv9xnr3po
Bu video, skandalın arka planını ve ailelerin yaşadığı süreci doğrudan aktardığı için son derece önemli…

Türkiye’ye Giriş Yasağı Devam Ediyor…
2022 yılında Ankara Esenboğa Havalimanı’nda N-82 tahdit kodu gerekçe gösterilerek Türkiye’ye girişi engellenen Bağımsızlık Yolu Genel Sekreteri Münür Rahvancıoğlu’nun TC Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru yetersizlik gerekçesi öne sürülerek reddedildi…
Son yıllarda gazeteci, akademisyen, sanatçı ve siyasetçilerden oluşan en az 16 Kıbrıslı Türkün Türkiye’ye girişinin engellenmesi, Lefkoşa ile Ankara arasındaki ilişkilerde sessiz fakat derin bir çatlağa dönüştü.
Sınıra ulaşana kadar varlığından haberdar olunmayan N-82 (Ön izne bağlı giriş) ve G-82 (Milli güvenlik aleyhine faaliyet) tahdit kodları, Ali Bizden, Ali Kişmir, Okan Dağlı ve Prof. Dr. Senih Çavuşoğlu gibi isimlerin havaalanlarından geri gönderilmesiyle somut bir hal aldı.
Bu uygulamanın hukuki gerekçeden ziyade, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinden bu yana muhalif, federal çözüm yanlısı ve eleştirel sesleri hedef alması, meseleyi basit bir güvenlik prosedürü olmaktan çıkarıp siyasi bir yaptırıma çevirdi.
Kıbrıslı Türkler açısından bu yasakların ağır bir duygusal ve sosyal kırılma yarattığı gerçeğinden öte burada ağır bir siyasi ironi de görüyoruz… Sonuçta, Türkiye mevzuatında "yabancılara" uygulanan bir idari kodun Kıbrıslı Türklere esnetilmesi, "soydaş" ve "kardeş" söylemleriyle taban tabana zıt değil mi?
Yıllarca eğitim, kültür ve ailevi bağlarla bağlandıkları Türkiye’de birer "güvenlik tehdidi" muamelesi görmek, toplumda derin bir dışlanmışlık ve yabancılaşma hissi uyandırdı.
Bu yasakların adanın kuzeyindeki özgür düşünceye yönelik örtülü bir sansür mekanizması olarak algılandığını da belirtmek gerek.
Ankara’nın politikalarını eleştirmenin bedelinin "yasaklı listesine alınmak" olması, Kıbrıs Türk toplumunun kendi özerk siyasi iradesine duyulan saygısızlığın bir göstergesi kabul ediliyor.
Bu uygulama ayrıca, Türkiye’nin Kıbrıs’taki tarihsel ve siyasi varlığının niteliğine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi. 1974 sonrasında Kıbrıslı Türklerin gözünde "kurtarıcı ve Ana Vatan" rolü üstlenen Türkiye’nin varlığı, özellikle son dönemdeki siyasi müdahaleler ve ülkeye giriş yasağı ile birlikte giderek "tahakküm kuran hiyerarşik bir güç" algısına evriliyor.
Türkiye’ye karşıt duruşu olmayan kitlelerin bile “Ne oluyoruz” diye sormaktan kendilerini alamadıkları gözümüzden kaçmadı.
ÖNE ÇIKANLAR
10 - 16 Ağustos 2026

Kıbrıs’ta 1996 Derinya olaylarının üzerinden tam 30 yıl geçti. Ancak bu yıl dönümü, geçmişle yüzleşmek yerine iki toplum arasındaki siyasi ve duygusal mesafenin hala ne kadar büyük olduğunu gösteren yeni bir tablo çıkardı ortaya.
1996 DERİNYA CİNAYETLERİ, ARIKLI VE KENAN AKIN…
11 Ağustos 1996’da Tasos İsaak’ın, üç gün sonra ise Solomos Solomu’nun öldürülmesi, Kıbrıs’ın yakın tarihindeki en travmatik olaylardan biri olarak kaldı hafızalarda. İsaak’ın öldürülmesiyle ilgili soruşturma ve etkili soruşturma yürütülmemesi daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de önüne geldi. Ancak cinayetlerin üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen cezai sorumluluk meselesi hala kapanmış değil.
Bu yıl ise Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, İsaak ve Solomu’nun ölümleriyle bağlantılı kişilerin yakalanması için ulusal ve uluslararası düzeyde girişimleri artıracaklarını açıkladı. Aralarında KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın da bulunduğu bazı isimlere ilişkin tutuklama emirlerinin hala yürürlükte olduğu bildirildi.
Ancak önemli bir ayrıntı var: Arıklı’nın adı İsaak dosyasında geçerken, Solomu dosyasındaki tutuklama emirlerinde yer almıyor. Ayrıca bir kişinin tutuklama dosyasında adının bulunması, onun mahkeme tarafından suçlu bulunduğu anlamına gelmiyor.
Bütün bunlar yaşanırken Kuzey’de verilen siyasi mesajlar ise endişe verici.
Arıklı’nın, Güney’in girişimine verdiği son derece sert ve hakaret içeren tepki, yalnızca kişisel bir savunma olarak değerlendirilemez. Daha önemlisi, geçmişte Derinya olayları konusunda “bugün olsa yine aynısını yaparım” şeklindeki milliyetçi söylemlerin yeniden dolaşıma girmesidir. Kenan Akın’ın yıllar önce benzer yöndeki açıklamaları da bu hafızanın hala canlı olduğunu gösteriyor.
İşte asıl tehlike burada.
Otuz yıl önce iki insanın ölümüne yol açan milliyetçi şiddet, bugün geçmişte kalmış bir trajedi olarak hatırlanmak yerine, bazı çevrelerde yeniden meşrulaştırılabiliyorsa, Kıbrıs’taki iki toplumun gerçekte ne kadar yol katettiğini sormak gerekir.
Güney’de İsaak ve Solomu’nun anılması “adalet” ve “hesap verme” üzerinden yapılırken, Kuzey’de aynı olayların “bayrak”, “sınır” ve “milli mücadele” üzerinden savunulması, iki toplumun aynı tarihi hala birbirinden tamamen farklı okuduğunu gösteriyor.
Üstelik karşılıklı sertleşme birbirini besliyor.
Güney’in 30 yıl sonra tutuklama dosyalarını yeniden gündeme taşıması, Kuzey’de milliyetçi tepkiyi güçlendiriyor. Kuzey’deki sert milliyetçi söylem ise Güney’deki güvenlik ve adalet söylemini besliyor.
Sonuçta ortaya çıkan tabloda, barış arayışından uzaklaşan ve kendi geçmişinin içine daha fazla kapanan iki toplum görüyoruz.
Oysa, Derinya’nın 30. yılında asıl ihtiyaç yeni kahramanlar yaratmak yerine, geçmişin kurbanlarına bakarak aynı şiddetin bir daha asla kabul edilemeyeceğini söyleyebilmek değil mi?
Çünkü 30 yıl sonra hala “aynısını bugün de yapardım” denilebiliyorsa, bu Kıbrıs’ın en büyük sorununun yalnızca çözülememiş siyasi meseleler olmadığını gösterir.
Asıl sorun, toplumların geçmişteki şiddetle henüz gerçek anlamda yüzleşememiş olmasıdır.

TARİHİMİZİN
EN KÜÇÜK
KURBANI
SELDEN BEBEK
14 Ağustos 1974, Kıbrıs tarihinin en acı günlerinden biri olarak kaldı hafızalarda. Türkiye'nin ikinci askeri harekatının başladığı tarih, aynı zamanda Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan Kıbrıslı Türklerin katledildiği tarih olarak geçti kayıtlara. Kurbanlar arasında henüz 16 günlük olan Selden bebek de vardı. Resmi kaynaklara göre, üç köyde toplam 126 kişi öldürüldü.
Bu nedenle 14 Ağustos'u yalnızca bir askeri harekatın başlangıç tarihi olarak hatırlamamız mümkün değil kuşkusuz. Bununla birlikte, Muratağa, Sandallar ve Atlılar katliamlarının varlığı, ikinci harekatın neden ve gerekliliğinin sorgulanmasının önüne de geçemez, geçmemeli…
Türkiye'nin resmi söylemine göre ikinci harekat, Cenevre görüşmelerinin sonuçsuz kalması, Rum ve Yunan güçlerinin Türk bölgelerinden çekilmemesi ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin sağlanamaması nedeniyle gerçekleştirildi. İkinci Cenevre Konferansı'nın 14 Ağustos'ta çökmesinin ardından çatışmalar yeniden başladı.
Ancak başka bir tarihsel ve hukuki okumaya göre, 30 Temmuz Cenevre Deklarasyonu, tarafların kontrolündeki bölgelerin genişletilmemesini ve tüm güçlerin saldırgan faaliyetlerden kaçınmasını öngörüyordu. Türkiye'nin 14 Ağustos'ta geniş çaplı bir askeri harekata başlaması ise, özellikle harekatın ulaştığı coğrafya ve sonrasında ortaya çıkan fiili bölünme nedeniyle, bugün hala tartışmalı bir uluslararası hukuk meselesidir.
Muratağa, Sandallar ve Atlılar'da sivillerin katledilmesi korkunç bir savaş suçları tablosudur. Buna karşın, 14 Ağustos'ta başlayan harekatın nedenlerini, hedeflerini, ulaştığı sonucu ve hukuki gerekliliğini sorgulamamız kaçınılmazdır.
Ve hiç kuşku yok ki, Kıbrıs’ın gerçek yüzleşmesi, kendi kurbanını anarken karşı tarafın kurbanını inkar etmeyi bırakmasıyla başlayacaktır.

MAKARİOS DRUSİOTİS’TEN MADDİ YARDIM KAMPANYASI
Kıbrıslı Rum gazeteci ve araştırmacı Makarios Drusiotis, hakkında yürütülen davalarda hukuki savunmasını ve bağımsız adli incelemeleri finanse edebilmek amacıyla kamuoyundan yardım istedi. “Gerçeği savunmak için yardımınızı istiyorum” başlığıyla başlatılan kampanyaya yalnızca 24 saat içinde 551 kişi destek verdi ve €35 binden fazla para toplandı.
Drusiotis’in başlattığı yardım kampanyası, yalnızca bir gazetecinin mahkeme masraflarını karşılamak için halktan destek istemesi değil. Kampanyanın gördüğü olağanüstü ilgi ve hemen ardından devlet kurumlarının devreye girmesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde ifade özgürlüğü ve araştırmacı gazeteciliğin geleceği açısından da önemli bir tartışmayı beraberinde getirdi.
Kampanya 36 saat içinde €50 binlik hedefini de aşarak toplam €52.874,63'e ulaştı. Drusiotis, paranın yalnızca kampanyanın amacı doğrultusunda kullanılacağını ve hesapların bağımsız bir denetim şirketi tarafından kontrol edilerek kamuoyuna açıklanacağını duyurdu.
Ancak tam bu noktada başka bir gelişme yaşandı.
İçişleri Bakanlığı, kampanyanın kamuya açık bağış toplama faaliyetlerini düzenleyen mevzuata aykırı olup olmadığının incelenmesi için polise başvurdu. Konunun polise ulaşmasının ardından kampanyanın hukuki niteliği araştırılmaya başlandı.
Burada ciddi bir paradoks çıkıyor ortaya.
Bir gazeteci, hakkında açılmış davalarda kendisini savunabilmek için vatandaşlardan gönüllü ekonomik destek alıyor. Vatandaşlar da kendi iradeleriyle bu çağrıya cevap veriyor. Ardından devlet mekanizması, bu dayanışmanın yasal olup olmadığını araştırmak üzere harekete geçiyor.
Üstelik hukukçu Simos Angelidis'in değerlendirmesine göre mevcut mevzuat, söz konusu kampanyanın klasik anlamda “kamuya açık yardım toplama” faaliyeti kapsamına girdiğini açık biçimde göstermiyor. Yasada crowdfunding kavramının da bulunmadığı belirtiliyor.
Elbette devletin bağış kampanyalarının şeffaflığını ve yasallığını denetleme hakkı vardır. Ancak demokratik bir toplumda asıl soru, bu denetimin hangi koşullarda ve nasıl uygulandığıdır.
Çünkü Drusiotis'in karşı karşıya olduğu dava yalnızca onun kişisel meselesi değil. Bir gazetecinin araştırmaları nedeniyle ağır hukuki süreçlerle karşılaşması ve ardından savunmasını finanse etmek için toplumdan yardım istemek zorunda kalması, basın özgürlüğünün ekonomik boyutunu da gündeme getiriyor.
Daha önemlisi, kampanyaya verilen güçlü toplumsal destek önemli bir mesaj içeriyor:
İnsanlar Drusiotis'in yalnızca kendisini değil, araştırmacı gazeteciliğin savunulması gereken bir değer olduğunu düşünüyor.
Bu nedenle mesele artık Drusiotis’in toplayacağı miktardan çok Kıbrıs’ta araştırmacı gazeteciliğin bağımsızlığının akıbeti meselesidir neresinden baksanız.
ÖNE ÇIKANLAR
3 - 9 Ağustos 2026

Polisin kapattığı cinayet dosyasını aralıyoruz...
13 yıl önce, 1 Nisan 2013 günü gece saat 22.00 sıralarında birisi Akıncılar köyünde Mustafa Gazi'yi telefonla aradı. Onu evin yakınındaki mandırada buluşmaya çağırdı. Evinden ayrılıp buluşmaya giden Gazi bir daha geri dönmedi. Aracı bulunan, ancak kendisi bulunamayan Gazi’nin cinayet gecesi aracından 35 bin Euro çalındı. Kim çaldıysa cinayet ortağıdır!
OLAY NASIL OLDU?
Kıbrıslı bir Rum Cratos Otel yakınlarındaki bir arazisini otel sahiplerine satacaktı. Otel sahipleri bunun için Kıbrıslı Ruma 100 bin Euro rapora verdiler. Ancak güneyde özellikle kilisenin baskısı üzerine bu şahıs arazisini Cratos’a satmaktan vazgeçti… Bunun üzerine otel verdiği kaporayı geri istedi, ancak Kıbrıslı Rum vermedi. Pazarlığın aracısı Mustafa Gazi idi… Gazi’nin, güneydeki iş çevreleri ile sıkı ilişkileri vardı. Polis soruşturmayı derinleştirse, bu cinayeti rahatlıkla çözebilirdi! Olayın en büyük şüphelilerinden biri halen yurtdışında kaçak olarak bulunuyor. Hakkında başka davalar da bulunan ve yurtdışına çıkışı da yasak olan şahsın bu yasağı delerek nasıl kaçtığı da merak ediliyor…
13 YILLIK CİNAYETİN KARANLIK SIRLARI
Mustafa Gazi’yi herkes unuttu. O halde biz hatırlatalım. 1 Nisan 2013’te Akıncılar (Luricina) bölgesinde esrarengiz bir şekilde kayboldu ve bir daha izine rastlanmadı. Yani 13 yıldır kayıp. Bir cinayete kurban gittiği anlaşılıyor, ancak, nereye gömüldüğü bilinmiyor.
Ne yazık polis olayla ilgili yeterli araştırmayı ve soruşturmayı yapmadı. Dosyayı da alelacele kapatıp rafa kaldırdı.
Bizim elde ettiğimiz bulguların polisin elinde olmadığını sanmıyoruz. İşte bu bulgulardan yola çıkarak cinayeti rahatlıkla aydınlatabilir ve failleri yakalayabilirlerdi…
CİNAYET ÖNCESİ
Olay şöyle gelişti: Kıbrıslı bir Rum Cratos Otel yakınlarındaki bir arazisini otel sahiplerine satmak için anlaştı… Otel sahipleri bunun için 100 bin Euro rapora verdiler ona. Ancak güneydeki kilise çevreleri Kıbrıslırumun bu arazisini Türklere satmasına karşı çıktı ve adama ciddi tepkiler yağdı… O da böylelikle satmaktan vazgeçti…
Bunun üzerine Cratos sahipleri verdikleri kaporayı geri istediler. Rum geri vermedi.
Bu pazarlıkta Mustafa Gazi aracı idi ve zor durumda kaldı. Gazi’nin güneydeki bazı iş çevreleriyle sıkı ilişkileri vardı. Arazi sahibi Rum kaporayı vermeyince ortalık birbirine karıştı…
GAZİ’YE EN SON TELEFON EDEN KİM?
1 Nisan 2013 gecesi saat 22.00 sıralarında Akıncılar köyünde birisi Mustafa Gazi’yi evinden telefonla aradı. Arayan en yakın ve güvendiği dostlarından biriydi. Onu evin yakınlarındaki mandrada buluşmaya çağırdı. Evinden 5-10 dakikalığına ayrılıp buluşmaya giden Gazi bir daha geri dönmedi. Arabası bulundu, ama kendisi bulunmadı. Bir daha da izine hiçbir yerde rastlanmadı.
Cinayetten sonra Gazi’nin aracından 35 bin Euro çalındı. Bunu çalan şahıs, van aracın yarıya kadar açık olan camını çekip indirdi ve aracın gözündeki 35 bin Euro’yu aldı… Bu önemli detayı polis saptamamış olabilir mi? Bu parayı çalan şahsın yakınlarına, “Ben almasam zaten polis alacaktı” dediği söyleniyor. O zaman bu şahıs cinayet ortağından başka birisi olabilir mi?
YURTDIŞINA KAÇTI
Olayın en büyük şüphelilerinden biri olan bu şahıs halen yurtdışında kaçak olarak bulunuyor. Hakkında başla davalar da bulunan ve yurtdışına çıkışı teminatla yasak olan bu kişinin yurtdışına nasıl kaçtığı da merak ediliyor…

İşİmİz" boruya mı kaldı?
Doğalgaz boru hattı projesinin en önemli noktalarından biri de Türkiye'nin, Kıbrıs sorununda sadece siyasi bir pozisyon değil, kendine gelecekteki enerji düzeninde de önemli bir rol inşa ediyor olmasıdır. Ve bildiğiniz gibi enerji söz konusu olduğunda, borunun nereye gittiği kadar, hangi tarafın vanayı kontrol ettiği de önemli..
Türkiye ile KKTC arasında imzalanan doğal gaz boru hattı anlaşması, ilk bakışta bir enerji projesi gibi görünse de bu projenin kuşkusuz çok daha geniş bir çerçevesi var…
Yaklaşık 101 kilometre uzunluğundaki hattın 97 kilometresi deniz altında olacak ve Anamur’dan Teknecik’e ulaşacak. Daha da önemlisi, iki adet 22 inçlik borudan oluşacak sistem çift yönlü tasarlanıyor. Yani yalnızca Türkiye’den KKTC’ye gaz taşımayacak; gelecekte Kıbrıs veya Doğu Akdeniz’de üretilecek gazın Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya aktarılmasına da imkan tanıyacak. Ve projenin asıl önemi de işte burada.
Türkiye açısından mesele KKTC’nin gaz ihtiyacını karşılamaktan ibaret değil. Ankara, Doğu Akdeniz’de enerji akışının dışında kalmak istemiyor. Güney Kıbrıs’ın Cronos sahasındaki gazı 2028’den itibaren Mısır üzerinden Avrupa’ya göndermeye hazırlanması, bölgedeki enerji haritasını hızla değiştiriyor.
Türkiye’nin kurduğu hat ise Ankara’ya başka bir seçenek yaratıyor: Kıbrıs’ın kuzeyini, Türkiye’nin enerji altyapısına bağlamak ve gelecekte Doğu Akdeniz gazının Türkiye üzerinden Avrupa pazarına ulaşabileceği alternatif bir koridor oluşturmak.
KKTC açısından bunun anlamı daha somut. Elektrik üretiminde pahalı sıvı yakıtlara bağımlılık azalabilir; enerji arzı daha güvenli hale gelebilir ve üretim maliyetleri düşebilir. Türkiye’nin açıkladığı plana göre gaz öncelikle elektrik üretiminde kullanılacak. Ancak aynı proje, KKTC’yi Türkiye’ye yalnızca siyasi değil, fiziksel bir enerji altyapısıyla da bağlayacak.
Kıbrıs Cumhuriyeti açısından ise tamamen farklı bir tablo var karşımızda.
Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi bu projeyi yalnızca ekonomik bir yatırım olarak görmüyor. Cumhuriyet’in Dışişleri Bakanlığı, anlaşmayı egemenlik ve Doğu Akdeniz’de “fait accompli” yaratma girişimi olarak nitelendirdi.
Fakat burada ilginç bir paradoks var.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin elindeki gaz Avrupa’ya Mısır üzerinden gönderilmeye hazırlanırken, kuzeydeki boru hattı gelecekte aynı adadaki enerji kaynaklarını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırabilecek bir altyapının ilk parçası olarak tasarlanıyor.
Dolayısıyla boru hattı sadece gaz taşımayacak.
Kıbrıs’ın gelecekteki enerji haritasını ve dolayısıyla siyasi pazarlık gücünü de şekillendirecek.
Belki de projenin gerçek önemi tam olarak burada yatıyor: Türkiye, Kıbrıs sorununda yalnızca siyasi bir pozisyon değil, gelecekteki enerji düzeninde de alternatif bir güzergâh inşa ediyor.
Ve enerji söz konusu olduğunda, borunun nereye gittiği kadar, hangi tarafın vanayı kontrol ettiği de siyasettir.

Künzel davası Eylül'e ertelendi
Esenentepe ve Girne’de emlak satışına aracılık ettiği gerekçesiyle 2024 yılından bu yana Güney Kıbrıs’ta tutuklu bulunan Alman emlakçı Ewa Isabella Künzel’in davası devam ediyor…
Alithia ve güney Kıbrıs’ta yayınlanan diğer gazeteler, Künzel’in Lefkoşa Rum Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam eden davasının geçtiğimiz hafta 7, 9, ve 11 Eylül tarihlerine ertelenmesine karar verildiğini yazdı.
Lefkoşa Rum Ağır Ceza Mahkemesi’nin savunma makamının itirazlarına karşın, iddia makamının talebini kabul ettiğini yazan gazete, mahkemenin ayrıca savunma makamının, tanığın tutukluluk kararının kaldırılması talebini reddettiğini belirtti.
Habere göre, savunma makamı, davanın ertelenmesi zamanı da dahil olmak üzere toplam tutukluluk süresinin 26 aya ulaşacağını, bu nedenle tanığın tutukluluğunun kaldırılmasını talep etti.
Haravgi gazetesine göre, mahkeme, “Bu kararda gözaltı süresinin, tek başına kararı değiştirme kriteri olamayacağı” görüşünü de ortaya koydu.
Ewa Isabella Künzel davası, tek başına bir emlakçının yargılanması değil; Kıbrıs’taki mülkiyet sorununun artık doğrudan bireylerin cezai sorumluluğu üzerinden yürütülmeye başlandığını göstermesi bakımından oldukça önemli. Zira, bu davanın sonucu KKTC’deki emlak sektörünü doğrudan etkileyebilir.
Künzel Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı değil, Alman vatandaşı bir emlakçı. Bu nedenle dava, yalnızca Kıbrıslı Rumların veya KKTC’deki mülk sahiplerinin meselesi değil. Avrupa vatandaşlarının KKTC'deki taşınmaz piyasasında faaliyet göstermesinin hukuki risklerini de gündeme getiriyor.
Nitekim Güney Kıbrıs makamlarının son yıllarda yabancı yatırımcı ve emlakçılara yönelik soruşturmaları genişletmesi bunun tesadüfi olmadığını gösteriyor. Benzer davada Simon Aykut'un beş yıl hapis cezasına mahkûm edilmesi de önemli bir emsal oluşturdu.
ÖNE ÇIKANLAR
27 Temmuz - 2 Ağustos 2026

ARAKÇİ’DEN KIBRIS CUMHURİYETİ’NE UYARI
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi adamızda konuşlu İngiliz askeri üslerine yönelik sert mesajlar verdi. Özellikle Ağrotur ve Dikelya üslerine dikkat çeken Arakçi, bu üslerin İran’a karşı kullanılması halinde bunun karşılıksız kalmayacağını belirtti…
İngiliz Üsleri Kıbrıs'ı Koruyor mu, Yoksa Hedefe mi Dönüştürüyor?
30 Temmuz'da İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin, Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Konstantinos Kombos'a yaptığı uyarı, Doğu Akdeniz'deki gerilimin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Arakçi, Kıbrıs'taki yabancı askeri üslerin İran'a yönelik operasyonlarda kullanılmasının ciddi sonuçlar doğurabileceği mesajını verdi. Her ne kadar söz konusu üsler Birleşik Krallık'ın egemenliği altında bulunsa da, uyarının doğrudan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne yöneltilmiş olması, adanın bölgesel krizlerin dışında kalmasının giderek zorlaştığını ortaya koyuyor.
Ancak belki de bugün asıl sorulması gereken soru İran'ın ne söylediği değil, Kıbrıs'ın neden böyle bir uyarının muhatabı haline geldiğidir.
Yıllardır adada varlığını sürdüren İngiliz üsleri, genellikle Kıbrıs'ın güvenliğiyle ilişkilendirilir. Oysa son gelişmeler tam tersini düşündürüyor. Bu üsler gerçekten Kıbrıs'ı koruyor mu, yoksa Kıbrıs'ı tarafı olmadığı savaşların potansiyel hedefi haline mi getiriyor?
Kıbrıslılar ne İran'la ne de Orta Doğu'daki başka bir çatışmayla savaş hâlinde değiller. Buna rağmen ada, jeopolitik konumu ve İngiliz üslerinin askeri işlevi nedeniyle bölgesel hesaplaşmaların içine çekiliyor. Kararlar Londra'da alınıyor, askeri operasyonlar başka başkentlerde planlanıyor; fakat ortaya çıkabilecek güvenlik risklerini ilk hissedecek olan yine Kıbrıs'ta olacak…
Bu durum, askeri üslerin varlığına ilişkin eski tartışmaları da yeniden gündeme getiriyor. Yabancı güçlerin kontrolündeki bu bölgelerde yürütülen askeri faaliyetlerin siyasi ve güvenlik sonuçları bütün adayı kapsayan bir durum. Dolayısıyla mesele yalnızca uluslararası hukuk değil; aynı zamanda demokratik meşruiyet ve halkın güvenliğidir.
İngiliz üslerinin geçmişte Orta Doğu'daki çeşitli askeri operasyonlarda lojistik ve işlevsel rol üstlenmesi, bugün İran'ın uyarısının neden ciddiye alınması gerektiğini açıklıyor. Çünkü bu tartışma yalnızca diplomatik bir açıklamadan ibaret değil; Kıbrıs'ın, kendi iradesi dışında büyük güçlerin çatışmalarına ne ölçüde dahil edildiği sorusunu da gündeme taşıyor.
Belki de artık Kıbrıs'ta daha da yüksek bir sesle sormamız gereken soru şudur: İngiliz üsleri gerçekten adanın güvenliğine mi hizmet ediyor, yoksa Kıbrıs'ı hiç tarafı olmadığı savaşların ön cephesine mi dönüştürüyor? Eğer ikinci ihtimal giderek daha gerçekçi görünüyorsa, o zaman tartışılması gereken yalnızca İran'ın açıklamaları değil, İngiliz üslerinin ve daha geniş anlamda tüm yabancı güçlerin adadaki varlığının Kıbrıs halkına ne kazandırdığı ve ne kaybettirdiği değil mi?

ÖLÜMLÜ KAZAYA 2 YIL 6 AY HAPİS
Motosiklet sürücüsü Rifat Gezici’nin ölümü ile sonuçlanan kazada mahkeme sanık İbranim Tımbıl’a 2 yıl 6 ay hapislik kararı verince, Gezici’nin yakınları isyan etti… Akıllara yine o aynı acı soru geldi: KKTC’de insan hayatının bir değer var mı?
İnsan Hayatının Bedeli İki Buçuk Yıl mı?
Rifat Gezici artık hayatta değil. Henüz 25 yaşında, bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Geride ise yalnızca acılı bir aile değil, adalet duygusu ağır yara almış bir toplum kaldı.
Kazaya neden olmak suçundan yargılanan İbrahim Tımbıl'a verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası, Gezici ailesini ve yakınlarını isyan ettirdi. Ancak bu tepki yalnızca bir ailenin yaşadığı acının sonucu değil; Kuzey Kıbrıs'ta yıllardır biriken adalet tartışmalarının da yeni bir yansımasıdır.
Son yıllarda ölümlü trafik kazalarına ilişkin verilen kararlar, kamuoyunda aynı soruyu tekrar tekrar getiriyor aklımıza: Kuzey Kıbrıs'ta insan hayatının gerçek değeri nedir?
Rifat Gezici dosyası, ne ilk ne de muhtemelen son örnek olacak. Daha önce kamuoyunda geniş yankı uyandıran Altınfincan ve Zenginses davalarında da verilen cezalar, mağdur aileler tarafından adalet duygusunu tatmin etmekten uzak bulunmuştu. Dosyalar farklı olsa da geride bıraktıkları ortak his değişmedi: Bir insanın yaşamını yitirmesi ile verilen cezalar arasında toplum vicdanının kabul etmekte zorlandığı bir uçurum bulunuyor.
Hiç kuşkusuz her davanın kendine özgü hukuki koşulları vardır ve mahkemeler yürürlükteki yasalar ile dosyadaki deliller çerçevesinde karar verir. Ancak yargı kararları yalnızca hukuki sonuçlar doğurmaz; aynı zamanda toplumun adalet algısını da şekillendirir. Bir can kaybının ardından verilen ceza, kamu vicdanında "insan hayatının değeri" ile ilişkilendirilmeye başlanıyorsa, artık yalnızca tek bir davayı değil, sistemin tamamını konuşmak gerekir.
Temmuz 2024'te ölümlü trafik suçlarında öngörülen azami hapis cezasının 14 yıla çıkarılması, caydırıcılığı artırma amacı taşıyordu. Ancak kamuoyunda oluşan tartışmalar, yalnızca yasal üst sınırların artırılmasının yeterli olmadığını; uygulamanın da toplumdaki adalet beklentisini karşılaması gerektiğini gösteriyor.
Rifat Gezici geri gelmeyecek. Tıpkı Altınfincan ve Zenginses davalarında kaybedilen hayatların geri gelmeyeceği gibi. Fakat bu davaların ortak bir mirası olabilir: İnsan hayatının hiçbir istatistiğe, hiçbir dosya numarasına ve hiçbir yetersiz hapis cezasına indirgenemeyeceğini hatırlatmak. Çünkü bir toplumun adalet sistemi, en çok da kaybedilen hayatlar karşısında verdiği tepkiyle ölçülür.

Ceza indirimi için...
Cezaevi Müdürüne Yetki Verildi
Bakanlar Kurulu, Cezaevi Disiplin Yasası'nın verdiği yetki çerçevesinde hazırlanan Cezaevi (Değişiklik) Tüzüğünü Resmi Gazete'de yayımlayarak yürürlüğe koydu.
KKTC'de hazırlanan yeni düzenlemeyle cezaevi müdürüne belirli koşullar altında hükümlülerin cezalarında indirim yapılmasına ilişkin yetki verilmesi, ceza infaz sisteminin sınırları konusunda önemli bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Yapılan değişiklikle, iki yıl veya daha fazla hapis cezası çeken hükümlülere uygulanacak iyi hâl indirimi yeniden düzenlendi.
Yeni düzenlemeye göre, iki yıl veya daha fazla hapis cezası çeken hükümlülerin "iyi hâli" ve "çalışkanlığı" dikkate alınarak cezalarının altıda biri oranında bağışlanmasına Cezaevi Müdürü karar verebilecek.
Bunun yanında, yine iki yıl veya daha fazla hapis cezası alan hükümlüler için, "iyi hâl" ve "çalışkanlık" kriterlerini karşılamaları halinde cezalarının üçte biri oranında bağışlama yapılmasına da Müdür tarafından karar verilebilecek.
Bunun yanında, yine iki yıl veya daha fazla hapis cezası alan hükümlüler için, "iyi hâl" ve "çalışkanlık" kriterlerini karşılamaları halinde cezalarının üçte biri oranında bağışlama yapılmasına da Müdür tarafından karar verilebilecek.
İlk bakışta cezaevlerinin daha etkin yönetilmesini amaçlayan idari bir düzenleme gibi görünen bu değişiklik, gerçekte hukuk devleti ilkesine ilişkin daha temel soruları gündeme taşıyor.
Bir mahkeme, delilleri değerlendirerek, sanığın kusurunu belirleyerek ve yasaları uygulayarak bir cezaya hükmeder. O karar, uzun bir yargılama sürecinin sonunda verilir. Peki, bu cezanın ne kadarının fiilen infaz edileceğine yürütme organı içinde görev yapan bir idari makamın karar vermesi, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle ne ölçüde bağdaşır?
Hiç kuşkusuz birçok ülkede iyi hal, rehabilitasyon ve disiplin kurallarına uyum gibi ölçütlere bağlı infaz mekanizmaları bulunuyor. Ama bu mekanizmalar genellikle açık kurallara, bağımsız denetime ve yargısal denetim imkanına dayanır. Tartışılması gereken, ceza indiriminin varlığı değil; bu yetkinin hangi güvencelerle ve kim tarafından kullanılacağıdır.
Cezaevi müdürleri son derece önemli bir kamu görevi yürütüyor. Ancak onların asli sorumluluğu, ceza infaz kurumlarının güvenliğini ve düzenini sağlamaksa, geniş bir takdir yetkisinin aynı makama verilmesi, ister istemez keyfiyet, eşitsizlik ve kamuoyu nezdinde güven sorunu doğurmaz mı?
"Adam öldürme", "taammüden adam öldürme", "adam öldürmeye teşebbüs", "uyuşturucu madde suçları", "soygun", "ırza geçme" ve "ırza geçmeye teşebbüs” gibi ağır suçlar yeni düzenlemenin dışında bırakılmış olsalar da bu uygulamanın yalnızca hükümlüleri değil, suç mağdurlarını ve onların ailelerini de doğrudan ilgilendirmesinden ötürü toplumun genelinde doğuracağı etki de ayrıca sorgulanması gerekir.
Hukuk devletinde önemli olan yalnızca adil yargılama değildir; verilen kararların ne şekilde uygulandığıdır da aynı zamanda. Eğer ceza indirimi sistemi oluşturulacaksa, bunun kişisel takdire değil, açık kurallara, şeffaf ölçütlere ve etkili yargısal denetime dayanması gerekir. Aksi hâlde tartışma, cezaevlerinin yönetiminden çıkar ve yargının verdiği kararların fiilen kimin tarafından belirlendiği sorusuna dönüşür.
ÖNE ÇIKANLAR
20-26 Temmuz 2026

Dünya Kupası Finalinde Neden Tarafsızlar İspanya'nın Yanındaydı?
2026 FIFA Dünya Kupası finalinde İspanya'nın Arjantin'i uzatmalarda 1-0 yenerek kupayı kazanması, sadece futbol açısından değil, tribünlerde ve sosyal medyada oluşan atmosfer bakımından da dikkat çekiciydi. Final boyunca ve maçın ardından dünyanın dört bir yanındaki çok sayıda tarafsız futbolseverin İspanya'nın zaferini kutlaması, "Neden herkes İspanya için seviniyor?" sorusunu gündeme taşıdı.
Bunun ilk nedeni, İspanya'nın turnuva boyunca sergilediği futboldu. Luis de la Fuente yönetimindeki ekip, disiplinli savunması, topa hâkim oyunu ve bireysel yıldızlardan çok kolektif performansa dayanan anlayışıyla birçok futbol otoritesinin beğenisini kazandı. Finalde de sabırlı oyununu son ana kadar sürdürerek kupaya uzandı.
Ancak sempatiyi açıklayan tek unsur futbol değildi. Arjantin, Lionel Messi'nin son Dünya Kupası olması nedeniyle önemli bir destek toplasa da, turnuva boyunca bazı oyuncuların ve taraftar gruplarının agresif tavırları eleştirilerin hedefi oldu. Finalin ardından Arjantinli bazı futbolcuların İspanya'nın kupa seremonisine sırtlarını dönmesi ve maç sonrasında yaşanan gerginlikler, uluslararası kamuoyunda olumsuz karşılandı.
Sosyal medyada da benzer bir tablo oluştu. Özellikle Latin Amerika dışındaki birçok futbolsever, kupayı kimin hak ettiğini tartışırken İspanya'nın turnuva boyunca daha istikrarlı ve daha estetik futbol oynadığını savundu. Reddit ve diğer platformlarda yapılan yorumlarda, tarafsız izleyicilerin önemli bir bölümünün finalde İspanya'yı desteklediği görüldü.
İspanya'ya yönelik sempatiyi artıran etkenlerden biri de kuşkusuz genç yıldız Lamine Yamal'ın saha dışındaki duruşuydu. Yamal, son dönemde Filistin halkıyla dayanışma gösteren paylaşımları ve Gazze'de yaşanan insani trajediye ilişkin mesajlarıyla özellikle Filistin'i destekleyen kesimlerin takdirini kazandı. Dünyanın birçok yerinde futbolcuların bu konuda sessiz kalmayı tercih ettiği bir dönemde Yamal'ın tavrı, milyonlarca insan tarafından cesur bir duruş olarak değerlendirildi. Bu nedenle finalde bazı tarafsız futbolseverlerin İspanya'yı desteklemesinde yalnızca takımın oynadığı futbol değil, Yamal'ın temsil ettiği insani duruşun da etkili olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Elbette bu, İspanya'yı destekleyen herkes için geçerli bir neden değildi; ancak özellikle Filistin yanlısı çevrelerde genç futbolcuya duyulan sempati, final gecesinin dikkat çeken unsurlarından biri hâline geldi.
Belki de bu finalin en önemli mesajı, futbolseverlerin artık yalnızca büyük yıldızların peşinden gitmediğini göstermesiydi. Messi, kuşkusuz futbol tarihinin en büyük oyuncularından biri olarak kariyerini bir başka Dünya Kupası finaliyle taçlandırdı. Ancak romantik hikâyeler her zaman kupayla bitmiyor. Bazen insanlar, bireysel efsanelerden çok, sahada en doğru futbolu oynayan takımın kazanmasını istiyor.
İspanya'nın zaferi de biraz bunu temsil etti. Gösterişten uzak, sistemli, sabırlı ve takım olmayı başaran bir futbol anlayışı... Tarafsızların önemli bir bölümünün sevindiği şey belki de yalnızca İspanya'nın kazanması değildi; futbolun, yıldızlardan ziyade ortak emeğin ödüllendirildiğine duyulan inançtı. Bu nedenle final gecesi kutlanan sadece bir şampiyonluk değil, kolektif futbolun bireysel kahramanlıkların önüne geçebileceği fikriydi.

Makarios Drusiotis Ağır Ceza Mahkemesi'nde: Hukuk Devleti İçin Zorlu Bir Sınav
Kıbrıslı gazeteci ve yazar Makarios Drusiotis hakkında açılan ceza davasının Lefkoşa Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesine karar verilmesi, yalnızca bir gazetecinin yargılanması değil, aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti'nin hukuk devleti ve ifade özgürlüğü anlayışı açısından da yakından izlenecek bir sürecin başlangıcını oluşturuyor.
Başsavcılık tarafından açılan davada Drusiotis ile kamuoyunda "Sandy" olarak bilinen kadın hakkında toplam 101 suçlama yöneltildi. İddianamede sahte belge hazırlama ve dolaşıma sokma, yalan haber yayımlama ve taciz gibi suçlamalar yer alıyor. Dava, Drusiotis'in bu yıl kamuoyuna sunduğu ve yargı mensupları, siyasetçiler ile iş insanlarını kapsayan ciddi yolsuzluk ve suç iddialarının ardından başlatılan polis soruşturmasının sonucunda açıldı. Polis, Europol ve FBI uzmanlarının da katkısıyla yürütülen incelemede iddiaları doğrulayacak objektif delil bulunamadığını, bazı dijital mesajların ise sonradan üretildiği sonucuna ulaştığını açıkladı.
Drusiotis ise suçlamaları reddediyor. Hakkındaki davanın, yıllardır yürüttüğü araştırmacı gazetecilik faaliyetlerini ve özellikle eski Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis dönemini konu alan "Mafia State" araştırmalarını itibarsızlaştırmayı amaçladığını savunuyor. Davanın siyasi saiklerle açıldığını öne süren gazeteci, yargı önünde bu iddialarını dile getireceğini açıkladı.
Bu aşamada unutulmaması gereken temel ilke, masumiyet karinesidir. Ne Drusiotis ne de diğer sanıklar, mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilebilir. Aynı şekilde, savcılık makamının ileri sürdüğü iddialar da yargılama tamamlanmadan kesinleşmiş gerçekler olarak kabul edilemez. Hukuk devletinin gücü, tam da böylesi tartışmalı dosyalarda adil, bağımsız ve şeffaf bir yargılama yapabilmesinde ölçülür.
Bu nedenle Drusiotis davası, yalnızca bir ceza davası olmanın ötesine geçmiş durumda. Mahkemenin ortaya koyacağı süreç, hem araştırmacı gazeteciliğin sınırları hem de kamu yararı adına yapılan yayınların hangi koşullarda cezai sorumluluk doğurabileceği konusunda emsal niteliğinde olacaktır. Sonuç ne olursa olsun, kamuoyunun beklentisi siyasi tartışmaların değil, somut delillerin ve hukukun üstünlüğünün belirleyici olmasıdır.

TAÇAM GÖKBÖRÜ’NÜN TELEFONUNA POLİS EL KOYDU
Ülkemizin önde gelen toplumsal aktivistlerinden Taçam Gökbörü’nün telefonuna polis el koydu. Geçtiğimiz Kasım ayında gazetemizde de yayınlanan bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle telefonuna el konulan Gökbörü’ye dava okunmadı. Taçam Gökbörü “KKTC’ye hakaret” etmekle suçlanıyor…
Taçam Gökbörü'nün konuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaştığı yazıyı aynen yayınlıyoruz...
EOKA C'ye mektup
Merhabalar sevgili savcı, ve veya sevgili polis, ve veya sevgili akp, ve veya işgal, teslimiyet memuru zat.
Görüyorsun değil mi bu paylaşımımı?
Evet görüyorsun
Şu an görüyorsun
Biliyorsun değil mi?
Ben!
Taçam Gökbörü
56 yaşında
Senin yaşamış veya yaşıyor olduğun hayatı 50 defa cebinden çıkaracak bir hayat yaşadı ve yaşıyor
Hazmedemiyorsun.
Ezmek istiyorsun beni kendince, elindeki bu çakma devlet imkanları ile!
Hırsından zencir çiğniyorsun!
Ağrına gidiyor değil mi?
O kadar maaş alıyorsun, ama ortalama bir hayat. İdare edip, altına bir Mercedes otomobil çekip başarılı görüntüsü ile yaşamak için canını yiyorsun...
Girmişsin bir çıkmaza!
(kk)TC'yi savunup emeklilik maaşını bekliyorsun.
Fakat biliyorsun ki çocukların ve torunların boku yedi şimdiden.
Huzur yok artık. İçin için de kendini kemiriyorsun!
Taçam Gökbörü bugün ölse senin 5 nesil yaşamış ve yaşayacaklarından daha iyi bir hayat yaşamış
Düşünsene...
Kahrından ölebilirsin
Ama direnmek zorundasın
Daha beklediğin terfiler var önünde
10 - 15 bin lira daha fazla maaş için girmeyeceğin şekil yok
Her göreve hazırsın
Ataların bu ülke bu hale gelmesin diye silahsız mücadele veren avukatlar vurup öldürmüş yataklarında!
Taçam Gökbörü'yü kısa süreli de olsa bu ayrık otu işgal düzenine hizmet ediyorum diyebilmek için iki gün de olsa nezarete atabilmek için didik didik ediyorsun sayfamı!
Zor değil mi bulabilmek?
Evet zor
Biliyorum
Çünkü senden daha zekiyim
Hatta şunu söyleyebilirim
Zekana güvenmediğin için bu ayrık otu düzene hizmet ediyorsun
Mecbursun
Denktaş da aynı yolu yürüdü seninle
Başka bir iş yapabilecek kapasiten yok, hiç de olmadı zaten
Mahallede çocukken oyun oynayacak arkadaş bile bulmakta zorlandın,
Hep başarılı olup göze girmek için hırsla çalışıp çabaladın.
Evet işte sana bir fırsat daha
Beni mahkeme ve yargıç huzuruna çıkarmak için didik didik ediyorsun Facebook sayfamı
Dosya hazırlamaya çalışıyorsun.
Görüyorum seni!
Gözüm üzerinde iki gözüm
Sen benim verdiğim vergilerle aldığın maaşla bana karşı ve Kıbrıslılığa karşı verdiğin bu umutsuz mücadelede AKP'nin manivellası olmak ve işgal var dediğimde beni haklı hale getirmek için düştüğün tuzaktan en iyi şekilde çıkmaya çalışıyorsun.
Çalış bakalım
Sana emri verenlerin uşağı olmak seni zerre kadar rahatsız etmiyor.
İşte bu yüzden
Diyorum ki
Bu güruh Kıbrıs için yüz yıllardır sorun
Dün Osmanlı'nın, bir sonraki gün ingiliz'in, bugün de sözde yeni Osmanlı'nın emrine amadesin.
Bekliyorum
Mahkemede görüşeceğiz diliyorum
O yaşayamadığın güzel hayatı yaşayan ve nokta kadar çıkar için virgül kadar eğilmeyen ben ve "sen/siz."
Karşılaşacağız diliyorum tüm kalbimle
Beni yatağımda uyurken vurup öldüremediğin için zincir çiğniyorsun.
Ama bil ki vurup öldürebilsen bile seni ve tüm sülalenin yaşadığı hayatların toplamından bile daha iyi bir hayat yaşadım bu güne kadar bile
Hazırım yani bildiğin !
Haaa!
O pilatin var ya bacağımda, kalçamda
Hani senin can simidi gibi yapışıp kaldığın bu EOKA C düzeninden, düzeneğinden hediye!
O hala orda
Ama yine de değişmiyor birşey
O senin yaşadığın maaş bazlı zebil hayatından daha iyi bir hayat yaşamış ve yaşıyor olmama olamıyor engel
Hatta, bir gün
Gel beraber Trodos'a tırmanalım velesbitnan
Lütfen geeel!
Şener Levent abimden ricamdır.
Bu paylaşımımı yayınlarsa...
İmza:
şu an EOKA C tarafından itina ile izlenen sade bir Kıbrıslı, Taçam Gökbörü
ÖNE ÇIKANLAR
13-19 Temmuz 2026
Schengen Üyeliği
Kıbrıs Sorununa
Takılıyor

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği'nin serbest dolaşım alanı olan Schengen Bölgesi'ne katılma hedefi, adadaki çözümsüzlük nedeniyle önemli hukuki ve siyasi engellerle karşı karşıya bulunuyor. Rum yönetimi son yıllarda Schengen üyeliği için teknik hazırlıklarını hızlandırırken, Avrupa Birliği kurumları Kıbrıs sorununun yarattığı fiili bölünmenin üyelik sürecinde dikkate alınması gereken temel meselelerden biri olduğunu vurguluyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, Schengen üyeliğini hükümetinin öncelikli hedefleri arasında göstererek gerekli teknik kriterlerin büyük bölümünün yerine getirildiğini açıklamıştı. Ancak Schengen sisteminin dış sınırların etkin biçimde denetlenmesini öngörmesi, adanın kuzeyi ile güneyi arasındaki Yeşil Hat'ın statüsünü yeniden gündeme taşıdı. Avrupa Birliği, Yeşil Hat'ı Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dış sınırı olarak değil, Birliğin müktesebatının askıya alındığı bir iç hat olarak değerlendiriyor. Bu durum, Schengen kurallarının Kıbrıs'ta nasıl uygulanacağı konusunda hukuki belirsizlik yaratıyor.
Avrupa Komisyonu'nun değerlendirmelerine göre Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Schengen'e katılabilmesi için yalnızca bilgi sistemleri, sınır güvenliği ve vize altyapısının yeterli olması yeterli görülmüyor. Üye devletlerin oybirliğiyle vereceği siyasi karar da gerekiyor. Diplomatik kaynaklar, bazı AB ülkelerinin adadaki mevcut statüko çözülmeden Schengen üyeliğinin yeni siyasi ve güvenlik sorunları doğurabileceği yönünde çekinceler dile getirdiğini belirtiyor.
Uzmanlara göre Schengen üyeliği, Kıbrıs sorunundan tamamen bağımsız teknik bir süreç olmaktan çıkmış durumda. Özellikle Yeşil Hat üzerinden gerçekleşen geçişler, düzensiz göç, iltica başvuruları ve sınır denetimlerinin nasıl uygulanacağına ilişkin sorular henüz netlik kazanmış değil. Bu nedenle Rum yönetiminin teknik hazırlıkları devam etse de, üyelik sürecinin nihai aşamasında siyasi değerlendirmelerin belirleyici olması bekleniyor.
Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü sürdükçe Schengen üyeliğinin zamanlamasının da belirsizliğini koruyacağı değerlendirilirken, AB çevrelerinde adadaki mevcut durumun üyelik sürecini doğrudan etkileyen temel unsurlardan biri olmayı sürdürdüğü ifade ediliyor.
KKTC'de Yeni Asgari Ücret
Belirlendi

KKTC’de yeni asgari ücret brüt 70.893 TL, net 61.677 TL olarak belirlenirken, saatlik 408.99 TL, günlük 3.271,98 TL ve haftalık ücret de 16.359,92 TL olarak belirlendi.
Yeni Asgari Ücret Tartışmaları Büyüyor: Alım Gücü Eriyor, Gelir Adaletsizliği Derinleşiyor
KKTC'de Asgari Ücret Saptama Komisyonu'nun aldığı kararla yeni asgari ücret yürürlüğe girerken, açıklanan rakam işçi kesimi ile işveren temsilcileri arasında yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Hayat pahalılığının hız kesmeden devam ettiği, Türk lirasındaki değer kaybının ithal ürün fiyatlarını sürekli yukarı çektiği bir dönemde belirlenen yeni ücretin çalışanların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğu yönünde eleştiriler yapılıyor.
İşçi sendikaları, belirlenen ücretin "yaşam ücreti" olmaktan çok "açlık sınırına yakın bir çalışma ücreti" niteliği taşıdığını savunurken, özellikle kira, elektrik, su, eğitim ve sağlık harcamalarındaki artışın çalışanların gelirini daha maaşını almadan erittiğine dikkat çekiyor. Buna karşılık işveren kesimi ise artan maliyetler, yüksek enflasyon ve döviz baskısı altında faaliyet gösteren işletmeler açısından daha yüksek bir artışın sürdürülebilir olmadığını öne sürüyor.
Ancak tartışmanın merkezinde yalnızca asgari ücretin miktarı değil, ülkede giderek derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği bulunuyor. Son yıllarda kamu çalışanlarının maaşları hayat pahalılığı ödeneğiyle düzenli olarak artırılırken, özel sektör çalışanlarının büyük bölümü fiilen asgari ücret seviyesinde çalışmaya devam ediyor. Aynı ekonomik krizden etkilenen iki farklı kesim arasında oluşan maaş farkı her geçen yıl daha da büyüyor. Kamu sektöründe çalışanlar enflasyona karşı kısmen korunabilirken, özel sektörde çalışan binlerce kişi yükselen fiyatlar karşısında alım gücünü hızla kaybediyor.
Ekonomistler, yalnızca asgari ücret artışlarının tek başına çözüm üretmeyeceğini, yüksek enflasyonun kontrol altına alınmadığı ve üretime dayalı ekonomik politikalar geliştirilmediği sürece yapılan zamların kısa süre içinde etkisini yitirdiğini belirtiyor. Özellikle dövize bağlı kira piyasası ve ithalata bağımlı ekonomi, ücret artışlarının çok kısa sürede fiyatlara yansımasına neden oluyor.
Öte yandan birçok uzman, ülkede sosyal adaletin giderek zayıfladığı görüşünde birleşiyor. Aynı işi yapan veya benzer eğitim düzeyine sahip bireyler arasında yalnızca kamu ya da özel sektörde çalışıyor olmaktan kaynaklanan büyük gelir farklılıkları, toplumda adalet duygusunu zedeliyor. Buna ek olarak, yüksek maaşlı kamu yöneticileri ile asgari ücretle yaşam mücadelesi veren çalışanlar arasındaki uçurumun büyümesi, ekonomik olduğu kadar sosyal bir sorun olarak da değerlendiriliyor.
Yeni asgari ücret bu nedenle yalnızca ücret pazarlığının sonucu olarak değil, KKTC ekonomisinin yapısal sorunlarını ve giderek derinleşen toplumsal eşitsizliği yeniden gözler önüne seren bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Çalışanların önemli bir bölümü için asıl mesele maaşın ne kadar arttığı değil, ay sonunu borçlanmadan getirebilmek ve insanca yaşayabilecek bir gelir düzeyine ulaşabilmek olarak öne çıkıyor.
Guterres Kıbrıs’a Geliyor
BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs ziyareti öncesi diplomatik hareketlilik

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Temmuz sonunda Kıbrıs'a gerçekleştirmesi beklenen ziyaret, adadaki siyasi süreç açısından yeni bir diplomatik temas olarak değerlendiriliyor. New York'ta gerçekleştirilen genişletilmiş gayriresmî Kıbrıs toplantısının ardından gündeme gelen ziyaretin, taraflar arasında güven artırıcı adımların ele alınması ve diyaloğun sürdürülmesi amacı taşıdığı belirtiliyor.
Diplomatik kaynaklara göre Guterres'in ziyaretinde, Kıbrıs'taki iki liderle ayrı ayrı görüşmesi, ayrıca Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) ve BM İyi Niyet Misyonu yetkililerinden sahadaki son gelişmelere ilişkin bilgi alması bekleniyor. Görüşmelerde geçiş kapıları, gençlik ve sivil toplum alanındaki iş birliği, çevre ve iklim konularında ortak çalışmalar ile ara bölgede güven artırıcı önlemler gibi başlıkların da gündeme gelmesi öngörülüyor.
Ziyaretin en önemli boyutlarından biri ise, New York'ta tarafların üzerinde mutabakata vardığı diyaloğun devam ettirilmesi hedefi olacak. BM Genel Sekreteri, son yıllarda çözüm müzakerelerinin yeniden başlamasına yönelik ortak zeminin bulunamadığını kabul etmekle birlikte, taraflar arasındaki iletişim kanallarının açık tutulmasının önemine dikkat çekiyor. Bu çerçevede Guterres'in, tarafları kapsamlı çözüm konusunda pozisyonlarını değiştirmeye zorlamak yerine, üzerinde uzlaşılabilecek sınırlı alanlarda ilerleme sağlanmasını teşvik etmesi bekleniyor.
Öte yandan, Kıbrıs'taki siyasi tarafların temel tezlerinde herhangi bir değişiklik bulunmuyor. Rum tarafı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları temelinde iki bölgeli, iki toplumlu federasyon hedefini savunmayı sürdürürken, Türk tarafı egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iki devletli çözüm modelini gündemde tutuyor. Bu nedenle Guterres'in ziyaretinden kapsamlı müzakerelerin yeniden başlamasını sağlayacak somut bir sonuç çıkması beklenmiyor.
Buna rağmen diplomatik çevreler, BM Genel Sekreteri'nin adaya yapacağı ziyaretin siyasi diyaloğun tamamen kopmaması açısından sembolik ve pratik önem taşıdığı görüşünde birleşiyor. Uzun süredir çözümsüzlüğün gölgesinde ilerleyen Kıbrıs meselesinde taraflar arasındaki temasların sürdürülmesi, özellikle bölgesel gelişmelerin hız kazandığı bir dönemde, Birleşmiş Milletler'in sürece olan bağlılığını göstermesi bakımından da önem taşıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'in 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleştireceği Kıbrıs ziyareti, son yılların en önemli diplomatik temaslarından biri olarak değerlendiriliyor.
Dipnot...
Guterres'in bu ziyareti, görev süresinin bitimine aylar kala Kıbrıs'a yaptığı ilk ziyaret olacak.
2017'de Crans-Montana'nın çöküşünden bu yana ilk kez bir BM Genel Sekreteri adaya geliyor.
Bu ziyaret, kapsamlı çözüm müzakerelerini başlatmaktan çok, yeni bir gayriresmî genişletilmiş konferansın zeminini hazırlama girişimi olarak görülüyor.
Tarafların temel pozisyonları değişmediği için büyük bir siyasi atılım beklenmiyor; ziyaret daha çok diplomatik temasların canlı tutulmasını amaçlıyor.