ARŞİV
AVRUPA 23 TEMMUZ 2000

Dobra... Dobra...
Turgut Afşaroğlu
DENKTAŞ'A DİKKAT!
Mustafa Kemal'i gördüm düşümde...
Beyaz bir ata binmişti.
Girne kapısından... Silihtar sarayına gidiyordu.
Hemen koştum, elini öpmeye çalıştım.
-Dur, dedi. Sen de kimsin?
Cevap vermemi beklemeden devam etti:
-Ben, Denktaş'ın rüyasına girmişim.
-Denktaş öyle söylüyor paşam. -Yalan! Ben Denktaş'ın rüyasına değil, 43 yıl önce, bir tek Doktor'un rüyasına girdim.
-Denktaş'a "Konjektüre dikkat et Rauf" demişsiniz.
-Yalan! Ben Doktor'a "Denktaş'a dikkat et, doktor"dedim.
Mustafa Kemal'i gördüm düşümde.... Beyaz bir ata binmişti.
Girne kapısından...
Silihtar sarayına gidiyordu.
Birden mahşeri bir kalabalık birikti
Gimme kapısında.
Meydan sığmadı taştı.
Ata'nın geldiğini duyan...

Girne kapısına koştu. 7'sinden 70'ine...
Kaç kişi kalmışsa.... Girne kapısındaydı... Ata'nın etrafındaydı.
Ve Mustafa Kemal... Konuşmaya başladı.
Mavi gözleri çakmak, çakmaktı: "Ben size, 43 yıl önce, Doktor'la haber gönderdim. 'Denktaş'a dikkat edin' dedim.
Niye etmediniz?
Kan ve ateş günlerinde, sizi bırakıp kaçanları, niye başınıza taç yaptınız? Benim kurduğum Cumhuriyet'le aranızı açanları, nasıl fark edemediniz?
Şahsi emellerini, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının emelleri ile birleştirenleri, nasıl tanımazsınız? Onlara karşı, neden birleşmezsiniz?
Mavi gözleri çakmak çakmaktı. Ses tonunu biraz daha yükseltti. Ve konuşmaya devam etti: "Siz nasıl Atatürkçüsünüz? Benim "mandacılığı" reddettiğimi, dünyada ilk "Ulusal Kurtuluş Kavgasını başlattığımı ve "Ya İstiklâl, Ya ölüm" parolası ile, "Bağımsızlığınızı" ölümüne korumak zorunluluğunda olduğunuzu, nasıl unutursunuz?
Ben Kıbrıs'ı Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katmak istesem, Kıbrıs'ı "Misak-ı Milli hudutları" içine almaz mıydım, sanıyorsunuz?
Mandacılık, kimden ve nasıl gelirse
gelsin, reddedilmelidir.
Dünyanın neresinde olursa olsun, Türk devletinin bağımsızlık ve demokrasisi titizlikle korunmalıdır. Ankara'da iktidarda olanlara, bu sürekli olarak hatırlatılmalıdır.. Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkan, Türk devletlerinin bağımsızlık demokrasisine sahip çıkıldığı oranda korunacaktır."
Kan, ter içinde uyandım:
-Bu iş tamamdır, dedim.
ve Atatürk'ün yıllar önce, "Büyük
Nutuk"ta söyledikleri, kulaklarımda
yankılanmaya devam ediyordu:
-Memleketin başında olanlar, gaflet, dalâlet ve hatta hiyanet içinde olabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi emellerini, müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhid edebilirler.
Cebren ve hile ile...

Açı
Şener Levent
CİNNET (3)
Demek komplo değildi Rauf Bey Demek bütün bu olup biten rezalet ve işkence, o uyanık komutan ile Polis Müdürü Erdem Bey'in "vatan kurtarma
operasyonuydu ha...
Buna kırk yıldır yüzü gülmeyen o kargalar bile güler...
Çıkın ve şöyle bir çevrenize bakın Rauf Bey...
Bakalım bu ülkede sana ve o komutanına inanan kaç kişi kaldı...Savaşta silah arkadaşlarına destek atışı yapmayıp, A- 4'ünü atarak kaçan Ertan Ersan'dan ve 20 Temmuzda evinde saklandıktan sonra Moskova'ya sıvışan Doğan Harman'dan başka...
Kaç kişi kaldı?
Yanına çektiğin Doğan'dan mi medet umuyorsun?
Senin bu destekçine baktıkça, herkes komutanın komplosunu da, senin palavralarını ve kültürünü de daha iyi kavradı.
Sana ve komutana destek atacak diye, zavallının dili iyice bozuldu.
Gazete sütunlarından kudurmuş küfürler savuruyor.
Ne diyor bize:
-Orospu çocuğu!
Ama senin hatırına Rauf Bey... Özeyranlı'nın hatırına...
Zavallı basınımız işte bu hale geldi sizin sayenizde...
Bilmiyorum, açıp telefonu,
-Bravo Doğan! Eline diline bereket... Söv sövebildiğin kadar, dedin mi?
Küçük bir iltifatı olsun esirgedin mi yoksa?
Ya komutan?
Hiç değilse o olsun bir aferin çekmedi mi?
Casuslara ve vatan hainlerine "orospu çocuğu" diyerek gazete sayfalarında küfretmek sevap...
Değil mi Rauf Bey?...
Değil mi a komutan efendi?
Kaç yıldız takacaksınız Doğan'a?
Beş mi?
Demek komplo değildi Rauf Bey... Ve siz casusları kıskıvrak yakaladınız..
Öyle mi?
Kirk yıldır sizin kafanız değişmedi. Kaç kişi bu sokaklarda vurulup öldürüldüyse, hepsi için ya vatan haini, ya casus dediniz...
Ne "İnkılapçı" gazetesinin baş muharriri Fazıl Önder...
Ne Ayhan Hikmet...
Ne Ahmet Gürkan... Ne Kutlu Adalı...
Hiçbiri kurtulamadı sizin şerrinizden...
Size göre hepsi de vatan haini... Bir tek siz temiz çıktınız bu kanlı tarihin içinden...
Pırıl pırıl...
Bir tek siz tertemiz ve de Yorgacis... Kıbrıs Türk halkının azılı düşmanı... Kanlı EOKA'cı...
Ve de halkımızı toplu imha plani "Akritas" planının büyük mimarı... Siz bir tek ona iltifat ettiniz...
-Yorgacis iyi ve olgun bir devlet adamıydı, dediniz...
Çünkü aynı cehennemdeydiniz... Sen de antikomünist... O da antikomünist...
Şimdi o yılan Adası'nın yılan ıslıkları arasında hala casusluk senaryoları ile kendini avutup duruyorsun...
76 yaşında...
Zavallı destekçin ise Mecidiye sokağında kendini yiyip bitirdi...
Hep seni ve komutanını savunacak "Orospu çocuğu" diye diye yüksek
katınıza varıyor...
Böyle baykuşları olanların yanında halkın ne işi var?
Hariçten Gazel
Hüseyin Gürçınar
BEYAZ GECELER
Yine Akdeniz'in ufak, şirin be kasabasında, bir barda oturuyoruz Bar sahibi işlerin durgunluğundan bahsediyor." Bu akşam gene bir masa var". "Aha iki gişi daha geldi. Rakısını yudumlamaya devam ediyor... Yanımdaki diğer şahıs ilk gençlikten tanıdığım şu anda adada yüksek öğrenin yapmakta olan sevdiğim bir arkadaş. Onun durumu da pek farklı değil "Kaos", "gelecek kaygısı", "işeyelim da gene... Bakalım nolacak" gibi pek de iç açıcı olmayan kelimeler sarfediyor, cümleler kuruyor. Patrona soruyorum: "Hayat nasıl?"... "Vallahi Hüseyin hayat güzel," seks yapmak güzel". Bir yudum daha… Türkçe kanal yok mu be patron?"." Eyidir be bu. Bırak!". Tek tük geçen arabaların çıkardığı gürültüler bize kasabada (ki birkaç yıl önce ilçe olmuştu) hayat olduğunu hatırlatıyor. "Yani bu bölgede birtek gabare galdı?" diye soruyor patron. "Eyya. White-horse'u da kapattılar" diye de cevap veriyor arkadaş "Ma Koreli'nin gızının düğünü da amma galabalık oldu ha!"... Masada halen üç kişiyiz.
Yoldan bir çift geçer. İkisi ayn tarafara bakar, aynı yüz ifadesi ile. Içim acır. Masa suyunu çeker.

Nereden kaynaklandığın yıllardır bir türlü anlayamadığım bir sıkıntı...
Eve gitmek için değilse de Jazz Bar'dan ayrılıyorum. Once düğüne bir daha göz atmak için "Atatürk Düğün Parkı’na”. Burada bir vukaat yok. Nihayet "kendimle barışmak için eve doğru yola koyuluyorum. Kilse, müzenin omzunun arkasından sırıtıyor. İçimden bir ses bana "Kendinin farkına var!" diyor, sonra "boşver, saçmalıktı" diye ekliyor. Insan sosyal bir organizmadır! Fakat kalem mürekkebini harcadıkça toplumdan uzaklaştığımı hissediyorum. Belki de yanlış yol bu! Belki de Şener Leventi örnek almalıyım. İşte yine kaos. Amaaan...
Bana ne! Isteyen istediğini düşünsün bundan böyle insan içine çıkmayacağım! Lanet olsun! Beni bu hallere düşüren kim? Hem, hem ben Denktaş'tan nefret etmiyorum. Aksine ona sempati duyduğum bile oluyor. Ailem benim için niye endişelensin? Alkol mutluluk mu? Ve buna benzer bilimum saçmalık. Her şey allak bullak...
Saat sabahın 3:30'u. Hala çabalıyorum.
Gün boyunca gördüğüm dişi insan formları beynimi gecenin bu vaktinde dahi meşgul ediyor. Daha doğrusu sadece morfolojik
açıdan... Ahh... Neyse... Başka bir konu da gazete. Merak ediyorum, acaba gazetede beni askerin casusu zanneden var mı? (Belki de salt bir paranoya bu). Yaşım daha ufak! Neyin doğru neyin yanlış olduğunu henüz kestiremiyorum (İşte bu gerçek!). Neyse bu konuyu kapatmam gerektiğini hissediyorum.
Patron haklı olmalı. Seks yapmak dünyanın en güzel şeyi! Hele hele olgun kadınlardan çok hoşlandığımı itiraf etmeliyim… Örnek vermek saçma, ama illa ki gerekli ise; onunla yatmak değil ama en azından tanışmayı çok isterdim: "Ayla Gürel"... veya " Bitki Fizyolojisi" doktorum (bununla yatmayı yeğlerdim!) Şunu da itiraf edeyim, kadınlık bence aşağılık bir varoluş formu! Acıların, rekabetin, ihtirasın, türlü türlü pisliğin
Çıkış noktası.
Neyse artık geç oldu. lyi sabahlar…

KIBRIS’TA BARIŞIN ORTAK DİLİNİ YAKALAMAK
Kıbrıs gerçeği nedir? Herkesin kendine göre bir penceresi var, manzaraları başka başka olan... 1976 yılı olabilir.
Kıbrıs'taydım. Cumhuriyet muhabiri Izzet Rıza Yalın'la bir akşam vakti
Girne limanında, set üstündeki o sempatik balik lokantalarından birine gitmiştik.
Izzet Rıza hüzünlenmişti:
"1974 öncesi, değil bu restoranlarda
balık yiyip içmek, buralardan geçmek bile bize yasaktı. Rum garsonlar, Türkleri kovalardı."
Rahmetli İzzet Rıza'nın bu sözleri çok iyi anlatmıştı bana, Kıbrıs Türkü açısından Kıbrıs gerçeğini...
Bir de Madam Vlahos'yu hatırlarım. Yunan basınının bir zamanlar duayeniydi. Albaylar Cuntası dönemindeki demokrasi kavgasıyla da ünlenmişti Avrupa'da.
Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yürütme Kurulu'nda birlikte çalışırken bana demişti ki:
"Allah aşkına Hasan, siz Türklerin işi ne Afrodit'in adasında?.."
Izzet Rıza'yla Madam Vlahos'nun sözleri bir araya gelince, 1960'lardan başlayarak Kıbrıs'ta yaşanan trajedilerin özü ortaya çıkar. Rum ve
Kıbrıs'ta barışın ortak dilini yakalamak..
Yunan iddialarından oluşur bu öz: Türkler ikinci sınıftır, azınlıktır. Kıbrıs, Elen adasıdır.
Çok özetle Elen fanatizmi buydu. Ama sonunda kendi kendini vurdu. Enosis derken, Türklere dönük etnik temizlik derken, Kibris ikiye bölündü. Tek devletli bir adadan iki devletli bir adaya gelindi. Çünkü Kıbrıs Türkleri ve Türkiye, bu 'Elen fanatizmi'ne haklı olarak boyun eğmediler.
Daha önce de yazmıştım.
Rauf Denktaş'ı ve onun neslini düşünüyorum. Bütün ömürleri bir kavgayla geçti. Bu kavga, özünde, Kibris Türkü'nün birinci sınıflığı için verilen kavgaydı.
Kolay olmadı.
O yüzden, başta Denktaş Bey olmak üzere en güzel yılları kavgayla
geçmiş o saygıdeğer insanların duyarlıklarını anlamaya çalışmadan, 1974 öncesini, o dönemin yeraltı mücadelelerini, Türk askerinin 1974 çıkarmasını ve şehitleri yakın tarih içinde yerli yerine oturmadan Kıbrıs gerçeği
kavranamaz.
Ama tabii 1974'te bitmedi tarih. Zaman akıyor.
Yalnız dün yok.
Bugün de var.
haline gelirsek, barış ve dostluğun ortak dili yakalanamaz Kıbrıs'ta...
Bugün KKTC rahatsız. Ekonomik durum iyi değil. Sokaktaki adam, devletin işleyişinden şikayetçi... Gelecek kaygısı, tedirginliği var. Özellikle gençler arasında... Kıbrıs'ta nihai çözüm isteği, uzunca zamandır KKTC kamuoyunda, Yine özellikle gençler arasında ağır basmaya başlayan bir eğilim. Bu konuda, yani nihai çözümle ilgili olarak Denktaş Bey eleştiriliyor.
Malum:
Rum kesiminin zenginliği de KKTC'de göz ucuyla izlenen bir başka olgu...
Şu da yeni değil: Türkiye, Türk askeri de eleştiriliyor KKTC'de... Bu açıdan Türk Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Ali Nihat Özeyranlı'nın tutumu, öyle anlaşılıyor ki, son derece olumsuz rol oynadı.
Türkiye'nin bağımsız, egemen bir devlet olarak tanıdığı KKTC'de Türkiye'den gitmiş bir askerin, KKTC'de başbakan yardımcılarına, bakanlara yönelik tutumu yakışık almamıştır.
Daha vahimine gelince:
Yine bu komutanın vatana ihanet ile suçladığı gazetecilerin bir anda casusluk iddiasıyla tutuklanmaları olmuştur. Ama deliller yetersiz çıktığı içindir ki, bu
Düne saplanır kalırsak, tarihin tutsağı gazeteciler on güne kalmadan serbest
bırakılmışlardır.
Bu durumda, haklı olarak, deliller nerede diye sormazlar mı adama? Vatana ihanet, casusluk bu kadar ucuz olabilir mi?.. Özetlersem:
Denktaş Bey'in ve Ankara'nın KKTC'deki eleştirilere daha çok kulak vermeleri gerekiyor.
Yine bilinmesi lazım:
Kıbrıs'ta nihai çözüm el kol bağl oturarak gelmeyecek. Türk tarafının da atacağı adımlar, göstereceği esneklikler var. Yani pozitif bir yapıcılık
şart.
Evet, 'Kıbrıs Türkü satılmaz!' Yani 'Ver kurtul!' olmaz Kıbrıs'ta. Ama bu demek değildir ki ulusal dava yaftası altında, her değişik tutum çatlak ses olarak damgalanıp vatana ihanet kapsamına sokulabilir. Çok yanlıştır bu da...
Kıbrıs gerçeğinin çok boyutlu ve duyarlı yönleri olduğunu biliyorum. Ama bildiğim bir şey daha var. Tarihin yükü...
Bu yükü, bu ağırlığı aşabilmeliyiz. Tarihi unutmayalım tabii ama, tannin tutsağı da olinayalım. Yoksa Kıbrıs'ta barış ve dostluğun ortak dilini yakalamak olağanüstü güçleşir.

ARŞİV
AVRUPA 20 TEMMUZ 2000



Geriye dönüp bakıldığımızda, 2000 yılının dramatik bir dönüm noktası olmaktan ziyade yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz. Adanın bölünmüş olduğu gerçeği değişmemiş olsa da toplumda gözle görülür bir değişimin başlangıç yılıydı 2000 yılı… Ekonomik gerçekler, AB üyeliği umudu ve siyasi beklentilerin yeniden şekillenmeye başladığı günler.
Bu yıl, kuşkusuz Kıbrıslı Türk toplumunun tarihindeki en tartışmalı siyasi komplolarından birine de tanık oldu. Temmuz 2000’de gazeteci Şener Levent, Ali Osman Tabak, Harun Denizkan, Mehmet İnancı ve bir Astsubay ile eşinin tamamen gerçek dışı ve uyduruk iddialarla tutuklandı ve on bir gün boyunca gözaltında tutuldular. Eleştirmenler tarafından
yaygın olarak siyasi amaçlı olduğu kabul edilen dava başarısızlıkla sonuçlandı ve muhalif sesleri susturmak için yargı sisteminin kullanılmasının sınırlarının bir sembolü haline geldi.

Bu olay, bağımsız basını sindirmek yerine ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve siyasi müdahale konularındaki kamuoyu tartışmalarını güçlendirerek daha geniş çaplı bir dönüşümün başlangıcı oldu.
Kıbrıs Türk toplumunun otoriteyi sorgulamaya yönelik bir tavır geliştirmeye başladığını 2002–2003 yıllarındaki kitlesel gösterilerde, Yeşil Hat’ın açılmasında, AB üyeliği ve Annan Planı’nı çevreleyen tartışmalarda ve çok daha sonra, Afrika davaları sırasında Şener Levent ve meslektaşlarına gösterilen yaygın kamuoyu dayanışmasında görüyoruz. Levent’i susturmaya yönelik tekrarlanan çabaların başarısızlığı, Kıbrıslı Türk sivil toplumunun ne kadar geliştiğini ortaya koydu. Bir zamanlar kaçınılmaz olarak kabul edilebilecek olan şeylere karşı açık bir direniş başladığını görüyoruz. Bu anlamda, Temmuz 2000’deki olaylar münferit bir olay değil, muhalif gazeteciliği bastırma girişimlerinin giderek daha fazla örgütlü sivil direnişle karşılaşacağı yeni bir siyasi dönemin ilk işaretiydi.
Ancak 2000 yılında yakalanan ivme, Kıbrıs Türk toplumu için daha fazla siyasi veya ekonomik özerklik sağlayabilecek kalıcı bir harekete dönüşmedi. Zamanla, Türkiye’ye artan ekonomik bağımlılık, demografik yapının yerle bir olması, siyasi
parçalanma ve arka arkaya gelen çözüm çabalarının başarısızlığı, 2000’lerin başını karakterize eden toplumsal mücadele ve dayanışmayı kademeli olarak zayıflattı. Bir zamanlar yeni bir sayfanın başlangıcı gibi görünen bu dönem, ne yazık ki, kaçırılmış bir tarihsel fırsat olarak kaldı tarihte.