AVRUPA DİYOR Kİ...
20-26 Temmuz 2026
MALLAR İÇİN ADALET, PEKİ YA KATLİAMLAR?
Yasa Yeşilada Avrupa Konseyi’nde uluslararası memur olarak görev yapan bir Kıbrıslı Türk. Geçtiğimiz hafta kara sınır kapısından Kıbrıs’ın güneyine geçiş yapığı sırada Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri tarafından durdurularak kendisine celpname tebliğ edildi.
Şu ana kadar bilinen, bu celpnamenin Yeşilada’ya 2011 yılında Kıbrıslı Türk bir aileden satın aldığı eşdeğer koçanlı taşınmazı 2023 yılında Alman bir alıcıya satması nedeniyle hakkında açıldığı belirtilen dava kapsamında tebliğ edildiği.
Rum polisinin Yeşilada’ya celpnameyi imzalamaması halinde tutuklanacağını bildirmesi üzerine Yeşilada belgeyi imzalayarak teslim aldı ve Cuma günü de mahkemeye çıkması bekleniyordu. Ancak kalp spazmı geçirmesi ve sağlık raporlarını mahkemeye sunması üzerine mahkeme 28 Temmuz Salı gününe ertelendi.
Daha önce ağırlıklı olarak müteahhitler ve büyük ölçekli taşınmaz projeleri üzerinden yürütülen soruşturmaların, artık “eşdeğer koçanlı taşınmaz” satın alıp daha sonra satan KKTC vatandaşlarını da kapsaması açısından dikkat çeken bu gelişme, Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminin, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Rum malları üzerinde yapılan taşınmaz işlemlerine ilişkin hukuki girişimlerde yeni bir aşamaya geçtiği şeklinde yorumlanıyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son iki yıldır kuzeyde kalan Rum malları ile ilgili işlemler konusunda cezai soruşturmalarını yoğunlaştırdığı bir gerçek. Başlangıçta bu soruşturmalar, büyük ölçüde tartışmalı mülklerin satışını teşvik etmek veya kolaylaştırmakla suçlanan müteahhitler, emlakçılar ve bireylere odaklanmış olsa da, Yasal Yeşilada’ya bireysel olarak yaptığı bir satış işlemi nedeniyle dava açılmış olması aynı durumda olan binlerce Kıbrıslı Türkü de kapsama olasılığı açısından oldukça önemli.
Öte yandan bu gelişmenin adada bölünmüşlüğün yarattığı absürtlüğü bir kez daha açığa çıkardığını da görmezden gelmemiz mümkün değil kuşkusuz.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bakış açısına göre, bu yasal işlemlerin hukuki dayanağı oldukça açık. Sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti, adanın uluslararası alanda tanınan tek hükümeti olmaya devam ediyor ve bu nedenle 1974'ten beri fiili kontrolü dışında kalan bölgeler de dahil olmak üzere tüm topraklar üzerinde egemenliğini koruduğunu savunuyor.
Bununla birlikte, adanın bölünmesinden sonra yerinden edilen Kıbrıslı Rum mülk sahipleri, hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk kapsamında mülklerinin meşru sahipleri olarak kabul ediliyorlar. Bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti, sahiplerinin rızası olmadan bu mülklerle ilgili işlemlerin suç teşkil ettiği noktasından hareket ediyor.
Bu tutum hukuki açıdan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çeşitli kararlarıyla desteklendi; Mahkeme, yerinden edilen Kıbrıslı Rumların mülkiyet haklarını tutarlı bir şekilde tanıdı ve aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ta meydana gelen ihlallerden Türkiye’yi sorumlu tuttu. Mahkeme ayrıca, Kuzey Kıbrıs’ta kurulan Taşınmaz Mal Komisyonu’nu, başvuru sahiplerinin genellikle Strazburg’a başvurmadan önce tüketmeleri gereken bir iç hukuk yolu olarak da kabul etmişti. Bu kararlar, her iki tarafın da belirli yasal haklarını tanırken birçok siyasi soruyu çözümsüz bırakan karmaşık bir hukuki çerçeve yarattı.
Halkın Partisi Genel Başkanı Kudret Özersay söz konusu olayı Rum tarafının mülkiyet konusundaki ‘yeni bir provokasyonu’ olarak nitelendirdi. Ancak, bu değerlendirmeyi yaparken, geçtiğimiz yıl kuzeydeki mallarını görmeye gittikten sonra tutuklanan ve aylarca tutuklu olarak hem sivil, hem de askeri mahkemede yargılanan beş Kıbrıslı Rumun davasını gözardı etmemiz mümkün mü?
Bu olay Kıbrıslı Türkler de dahil olmak üzere birçok gözlemci tarafından, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum malları konusunda artan soruşturma ve özellikle Simon Aykut’un tutuklanmasına yönelik siyasi amaçlı bir tepki olarak değerlendirilmişti.
Kuşkusuz bu iki vaka hukuki açıdan birbirinden farklı. Ancak her ikisi de endişe verici bir eğilimi ortaya koyuyor: mülkiyet anlaşmazlığının, giderek siyasi arenadan ceza adalet sistemine kaymakta olduğu gerçeğini…
Tutuklama ve soruşturmalar, bir uzlaşma aracı değil kuşkusuz, aksine bütün bunlar güvensizliği daha da derinleştiriyor. Hukuki süreçlerin siyasi diyaloğun yerini almaya başladığı bir ortamda, müzakerelerin ne anlamı kaldığını da sorgulamamız gerekmez mi?
Belirtmeden geçemeyeceğimiz başka bir acı ironiyi daha var mevcut hukuki gelişmelerin fonunda…
1963-1974 yılları, her iki toplumun üyeleri tarafından işlenen ciddi insan hakkı ihlalleri ve korkunç savaş suçlarıyla damgalandı. Yüzlerce sivil öldürüldü, binlerce kişi yerinden edildi, insanlar kayboldu ve bugün savaş suçu veya insanlığa karşı suç kategorisine girecen sayısız eylem, hiçbir zaman kapsamlı bir cezai hesaplaşma ile sonuçlanmadı. Kayıp Kişiler Komitesi, mağdurların yerlerinin tespit edilmesi ve kimliklerinin belirlenmesi konusunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olsa da, işlenen suçların faillerine yönelik hiçbir cezai/yasal soruşturma gündeme gelmedi.
Bu zıtlık sadece siyasi açıdan değil, insani açıdan da önemli. Çünkü bize adadaki adalet arayışının oldukça seçici olduğunu gösteriyor. Ve bu adalet arayışı, günümüzün hukuki ve siyasi pozisyonlarını pekiştiren ihlallere odaklanırken, geçmişin en ağır suçlarını cezasız bırakmaktan çekinmiyor. Kalıcı, gerçek bir barış, mülkiyet haklarının savunulmasından daha fazlasını gerektirmez mi?
AVRUPA DİYOR Kİ...
13-19 Temmuz 2026
Son Masanın Çöküşü:
5+1 Toplantısı Neden Daha Başlamadan
Başarısız Olmaya Mahkum?
Bir görüşme umudu daha sona erdi. Bir başka özenle kaleme alınmış açıklama daha yayınlandı. “Diyalog devam edecek” şeklindeki bir başka söz daha Kıbrıs sorununun arşivlerine girdi.
Gayri resmi 5+1 toplantısı, pek çok kişinin kabul etmek istemediği bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Tarafların siyasi hedefleri zıt yönlere doğru ilerlerken müzakerelerin başarılı olma şansı yok.
Yıllardır BM müzakereleri, uluslararası alanda kabul görmüş tek bir çerçeveye dayanıyordu: siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyona… Ancak bugün Ankara açıkça iki egemen devletin tanınmasını savunuyor…
Dolayısıyla iki tarafın tutumu arasında halâ ortak bir yol yok.
Türkİye artık hedefİnİ gİzlemİyor
Belki de önceki yıllara kıyasla en büyük fark, Türkiye’nin artık Kıbrıs politikasını gizlemiyor olmasıdır.
2020’de Ersin Tatar’ın seçilmesinden bu yana Ankara, federasyonla ilgili diplomatik söylemden bile vazgeçti. Her toplantı aynı ön koşulla başlıyor: egemenlik eşitliği ve eşit uluslararası statü.
Bu, sadece başka bir müzakere taktiği değil, bu, aynı zamanda yıllardır süren BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla oluşturulan çerçevenin tamamen değiştirildiğinin de bir göstergesi.
Her iki tarafın da birbiriyle bağdaşmayan ilkelerden yola çıkarken müzakerelerin ilerlemesini beklemek, zıt yönlerde seyreden iki trenin sonunda aynı istasyona ulaşmasını beklemeye benziyor.
Dİplomatİk hareketlİlİğİn yanıltıcılığı
Ancak gelin görün ki, herşeye rağmen toplantılar yine de devam ediyor. Neden?
Çünkü diplomasi, diyalogun kendisiyle neredeyse aynı derecede, diyalogun görünüşüne de değer verir.
Birleşmiş Milletler, süreci kolayca sona ermiş ilan edemez. Avrupa Birliği, siyasi çatışmaya karşı istikrarı tercih eden bir kurum. Garantör ülkelerden biri olan İngiltere, Ankara ile doğrudan çatışmaktan kaçınırken güven artırıcı tedbirleri savunmaya devam ediyor.
Sonuç olarak, toplantılar bir çözümün yakın olduğu için değil, tam bir başarısızlığı kabul etmenin rahatsız edici bir gerçeği ortaya çıkaracağı için düzenleniyor: Şu anda ortak bir siyasi zemin yok.
Avrupa başka yerlerde yüksek sesle konuşurken,
Kıbrıs konusunda fısıldıyor
Avrupa Birliği, kendisini uluslararası hukukun, toprak bütünlüğünün ve demokratik ilkelerin savunucusu olarak sunmasına karşın konu Kıbrıs’a geldiğinde, siyasi tutarlılığın gözle görülür şekilde zayıfladığı oldukça açık…
Sonuçta, Avrupa, göçten bölgesel güvenliğe ve NATO işbirliğine kadar uzanan konularda Türkiye’ye büyük ölçüde bağımlı… Ve bu bağımlılık, Avrupa’nın Kıbrıs konusunda anlamlı bir siyasi baskı uygulama istekliliğini sınırlıyor. Dünyanın diğer bölgelerindeki uluslararası hukuk ihlallerini şiddetle kınayan aynı hükümetler, iş Türkiye’ye geldiğinde şaşırtıcı oranda temkinli bir diplomatik dil tercih ediyorlar.
Kıbrıslılar seyİrcİ konumunda
Belki de en büyük trajedi, her iki toplumun da süreci gerçek anlamda kontrol edememesinde yatıyor.
Güneydeki siyaset, iç siyasi hesaplardan büyük ölçüde etkilenmeye devam ederken kuzeydeki siyaset Ankara’da alınan kararlara çoktan bağımlı hale geldi.
Dolayısıyla adanın kendi geleceği üzerindeki etkisi, onu çevreleyen dış aktörlerin etkisinden çok daha az. Müzakereler uzun bir zamandır Kıbrıslılar tarafından yürütülen müzakerelerden ziyade, Kıbrıs hakkında yapılan tartışmalara benziyor ne yazık...
Zaman, aktİf bir sİyasİ güç halİne geldİ
Başarısızlıkla sonuçlanan her toplantı, sahadaki gerçekleri de değiştiriyor. Genç nesil, kalıcı bölünmeyi normal bir durum olarak kabul ederek büyüyor. Ekonomik sistemler birbirinden uzaklaşmaya devam ediyor. Kurumlar birbirinden daha da kopuyor. Geride bırakılan toprağın eski halinden eser kalmadı. Toplumsal hafıza yavaş yavaş bölünmeye alışıyor. Kıbrıs sorunu artık sadece dondurulmuş durumda değil, yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyor.
Her başarısız müzakere, gelecekteki bir yeniden birleşmeyi daha da zorlaştırıyor; barışın daha az arzu edilir hale gelmesi nedeniyle değil, bölünmenin giderek daha fazla kurumsallaşmasından ötürü...
Rahatsız Edici Sonuç
Geçtiğimiz yıl New York'ta gerçekleşen son 5+1 toplantısı, müzakerecilerin iyi niyet eksikliğinden dolayı başarısız olmadı.
Toplantı, diplomasinin siyasetin kapatmayı reddettiği bir uçurumu aşamaması nedeniyle başarısız oldu.
Uluslararası toplum, BM’nin federal çerçevesi ile Türkiye’nin iki devletli politikası arasındaki çelişkiyle yüzleşene kadar, gelecekteki toplantılarda da muhtemelen aynı özenle hazırlanmış açıklamalar, aynı fotoğraflar ve aynı hayal kırıklığı yaşanacak.
Ne yazık ki umudun, sadece protokolle ayakta kalması mümkün değil.
Kıbrıs sorunu hiçbir zaman dünyanın en öncelikli diplomatik meseleleri arasında yer almadı. Her zaman daha büyük krizlerin gölgesinde kaldı ve yalnızca bölgesel istikrar tehlikeye girdiğinde uluslararası ilgiyi üzerine çekti. Günümüzde ise bu sorunu ertelemek daha da kolay hale geldi. Ukrayna ve Gazze’deki savaşlar, Orta Doğu’daki istikrarsızlık, göç, enerji politikaları ve Türkiye’nin Batı için stratejik önemi, Kıbrıs meselesini uluslararası gündemdeki öncelik sıralamasında daha da aşağıya itti. Müzakere süreci, dünyanın bir çözüme ulaşılabileceğine inandığı için değil, başarısızlığını kabul etmenin, ilerleme olasılığının hâlâ var olduğu yanılsamasını sürdürmekten daha zahmetli olacağı için devam ediyor.
Bu durumda sormadan edemeyeceğimiz bir soru geliyor akla:
Uluslararası toplum halâ Kıbrıs sorununu çözmeye mi çalışıyor, yoksa sadece onu süresiz olarak idare etmeye mi?