top of page

AVRUPA DİYOR Kİ...

14 - 20 Eylül 2026

İSRAİL KIBRIS’TA ÇÖZÜM İSTER Mİ?                      

                  

 

İkibinli yılların başında İsrail bu kadar içimize sokulmamıştı henüz...

Şimdi ise günlük hayatımızın bir parçası gibi...

Basınımızdan hiç düşmüyor... 

Nikos'a mı borçluyuz bunu? 

Nikos güneyde saraya oturduktan sonra belirlediği stratejinin peşinden gitti...

Ve şunu da kabul etmemiz gerekir ki, 3,5 yılda Kıbrıs'ın özellikle dış politikasında çok aktif faaliyet göstererek geniş bir yelpazede ciddi işler yaptı...

Konuştuğum çeşitli Rum kesimleri onu iç politikada başarısız bulsalar da, dış politikada çok başarılı bulduklarını söylüyorlar...

Herşeyden önce bölgemizdeki komşu devletlerle çok yakın ilişkiler kurdu ve bu devletlerin Kıbrıs'la bağlantılarını güçlendirdi...

Özellikle İsrail ile bu ilişkileri çok ileri düzeye taşıyarak ikili anlaşmalar yaptı...

Karşılıklı askeri ilişkilerini gözümüze soktu...

Rusya ile ilişkileri zayıflarken ABD ile bağlarını güçlendirdi…

Batının Rusya'ya yaptırımlarına boyun eğdi, ama AB ile bu açığını kapatmaya çalıştı...

Bu uyum politikası sayesinde ABD Kıbrıs'a silah ambargosunu kaldırdı...

Kısacası, 52 yıldır işgal altında olan şu küçücük adayı uluslararası alanda görünür hale getirdi...

Tüm bunları Türkiye'nin adadaki işgaline karşı güvenlik temelinde yaptığını anlamak zor değil...

Ancak Türkiye'ye karşı da, onun sinir uçlarıyla oynamamaya özen göstererek yumuşak bir dil kullanıyor...

Onunla yüzyüze kavga etmekten kaçınıyor...

Sanırım aşırı milliyetçiler tarafından çok sıkıştırılmasa, Türkiye'ye karşı üslubunu daha da yumuşatabilir...

Doğalgaz boru hattının da Türkiye'den geçirilmesini kabul eder mi bilemem...

Ama ABD ile AB çok zorlar ve sıkıştırırsa, buna da evet demek durumunda kalabilir...

Dost ve müttefik edinmek için hiçbir şeyden kaçınmadı bölgemizde...

ABD Colani'yi affettikten ve onu Suriye Cumhurbaşkanı ilan ettikten sonra, o da bu namlı teröristi kucakladı...

***

İsrail ile ilişkileri neden bu kadar ileriye taşıdı?

Türkiye'ye karşı onun gerçekten bir kalkan, bir koruyucu olduğuna mı inanıyor?

Ayrıca İsrail Kıbrıs'ta bir çözüm mü istiyor?

Hiç sanmam... 

"Hristodulidis çözüm istemiyor" diyen siyaset alanında uzmanlaşmış bir dostuma sordum:

-Neden istemiyor?

-Çünkü İsrail ile ABD de istemiyor da ondan, dedi...

Buna karşılık Tufan Erhürman'ın çözüm istediğini söylemesi beni daha da şaşırttı...

-Hristodulidis çözüm istemezse, Tufan ne yapsın, deyince ben de sordum:

-Hristodulidis için söylediğin nedenler eğer gerçekse, Tufan için de geçerli değil mi bu?

 Ayrıca yalnız ABD ve İsrail değil, Türkiye de çözüm istemez... Türkiye istemezse, Tufan nasıl isteyebilir ki?

***

Hristodulidis başarılı bir dış politikaya imza atmış olabilir, ama gelin şunu da teslim edelim...

İsrail ile bu yakınlaşması, Gazze'de soykırım yapılırken Netanyahu ile kucaklaşması Kıbrıs'ta Türk işgaline karşı mücadeleye büyük zarar verdi... Neden mi?

Türkiye Kıbrıs'ın İsrail'idir de ondan...

İsrail Filistin topraklarında ne yaptıysa Türkiye de Kıbrıs'ta onu yaptı...

İsrail de işgalci, Türkiye de işgalci...

İsrail silah zoruyla Filistinlilerin topraklarını ellerinden aldıysa, Türkiye de Kıbrıs'ta Rumların topraklarını aldı…

İsrail işgal ettiği Filistin topraklarına kendi vatandaşlarını taşıyarak yeni yerleşim yerleri kurdu...

Türkiye de bu adaya kendi vatandaşlarını taşıdı ve Rum topraklarını onlara dağıttı...

Yok birbirlerinden farkı... 

Ama sen birine işgalci diyorsun, diğeri ile de sarmaşdolaş oluyorsun...

Bu halinle bu adanın işgaline karşı çıkamazsın...

Kıbrıs'taki mücadelene verdiğin en büyük zarar işte budur...

***

Şunu da unutma hem... 

İngiliz parlamentosunda, "Ingiltere'nin dostu yok, yalnız çıkarları var" yazar değil mi? 

İsrail için de öyledir!

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

7 - 13 Eylül 2026

GEÇECEK BÜTÜN BUNLAR DA                      

                  

 

Bizede bir gemi battı ve perişan olduk, yasa gömüldük, müzikli eğlencelerimizi bile yasakladık, gazetede bundan başka bir şey yazamaz olduk…

Oysa bu denizde çok tekneler battı…

Çok derme çatma gemiler, botlar…

Binlerce insan sulara gömüldü…

Bağrışan, ağlaşan cansız bedeni ölü balıklar gibi sahile vuran çocuklar gördük…

Artık gazetelerin baş sayfalarına bile değer görülmeyen önemsiz küçük haberler…

Şimdi onları daha iyi anlıyoruz değil mi?

Ölümden kaçan insanların ölüm macerasını…

***

Kayıplarımızı arıyoruz hala denizin dibinde robotlarla…

Merak etmeyin…

Unutulur, değişir bu manşet de…

Değişti bile…

Bir cinayet…

Boşandığı kocası bıçaklayarak öldürdü eski karısını…

Bir süre önce de kadın uyurken bıçakladı ve öldürdü kocasını…

Bu adada 74’ten önce de cinayetler olurdu…

Ama bu kadar sık olmazdı…

74’ten sonra çok değişti burası…

Kıbrıs’ı kaybettik…

Türkiye olduk…

Şu habere bakın mesela…

81 yaşındaki adamın yaya geçidinden yavaş geçmesine sinirlenen 55 yaşındaki herif, tutup dövdü onu…

Siz daha önce bu adada hiç böyle bir olay duydunuz mu?

***

Türkiye’deki deprem faciası neyse, buradaki gemi faciası da öyledir elbette…

İkisinin de nedenleri aynı…

Denetimsizlik…

Ve para iştahı…

Polis sanki bizmişiz gibi hareket ettiğimizin farkında mısınız?

Suçlu aramıyor başka polis…

Biz arıyoruz…

Batan gemiyi ilk terkeden kaptan, gemideki mazotu neden denize döktü?

Mazot kaçakçılığı mı yapıyorlardı diye sorsam haksız mıyım?

Geminin kara kutusu da ortalarda yok!

Yoka bu gemide öyle bir kutu yok muydu?

Gemi denetiminden sorumlu şirket ürk Loydu neden hiçbir açıklama yapmıyor?

Ya Türkiye Ulaştırma Bakanlığı?

O da birinci derecede sorumlu değil mi?

Gemi yalnız Girne’den Mersin’e gitmez…

Mersin’den de Girne’ye gelir…

O halde orda ona sefer çıkış iznini kim verdi?

Anası gibi danası derler buna…

Türkiye’deki sorumsuz…

Kıbrıs’taki sorumsuz…

Türk zihniyeti değil mi?

***

Bu didişme boğuşma içinde Kıbrıs sorununu bile unuttuk…

Holguin adaya gelmekten vazgeçti de kimsenin umuru bile olmadı…

Liderlerin buluşup görüşmesini de kafaya takan yok…

Zaten görüşseler ne…

Görüşmeseler ne…

Tufan bir metodoloji saçmalığı ile herşeyi havaya uçurdu…

Erhan Arıklı ile öyle sarmaş-dolaş olduktan sonramı verdiniz siz Tufan’a notunuzu?

Şaşarım…

Ben Tufan seçilmeden önce de yazdım, şimdi de yazarım…

Türkiye’de muhalefet lideri Özgür Özel şaşırıp da Tufan’a “Ersin Erhürman” dedi ya, tam teştis işte…

Ama bir fark var yine de…

Tatar döneminde milliyetçilik bu kadar tırmanmamıştı…

Tatar’ın söylediği ve yaptığı her şeye herkes karşı çıkardı…

Tatar’ı değil, Hristodulidis’i haklı bulurdu…

Tufan tersine çevirmeyi başardı bunu…

Şimdi herkes Hristodulidis’i haksız buluyor ve Rum tarafını suçluyor…

Bir muhalefetimiz vardı eskiden…

Tufan’la birlikte onu da kaybettik şimdi…

Herkes KKTC’ci…

Herkes anavatancı oldu…

Kuzeyde tırmanan milliyetçiliğe karşılık güneyde de milliyetçilik tırmandı…

Şovenistler adada en parlak dönemini yaşıyor…

Kime borçluyuz bunu?

Solculuk öldü adada…

Son kuşak ömrünü tamamlıyor…

***

Bir gemi mi batan yalnız?

O halde biz neden dipteyiz?

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

31 Ağustos - 6 Eylül 2026

GERÇEĞİN RENGİ                       

                  

 

Bu memlekette doğruları söylemek için kurşunlanmayı, bombalanmayı ve linç edilmeyi göze almak lazım…

Kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir şeyi söyleyince, arkanda neden şüpheli adamlar dolandığına şaşmayacaksın…

Her an vurulabileceğini bileceksin…

Kapın çalınacak bir gün…

Hiç tanımadığın adamlar göreceksin karşında…

Telefonda bir ses,

-Seni köpek gibi vuracağız, diyecek…

Bir gün kafası kesik bir köpek ölüsü bulacaksın kapında…

O kapıyı kurşunlayacaklar sonra…

Ve bir not bulacaksın orda:

-Gelecek defa böyle olmayacak!

Silahsızsın…

İlk kez bir silahın olsun isteyeceksin!

*** 

Bu memlekette doğruları söylemenin çok ağır bir bedeli var…

Ne demişti aracına bomba konularak havaya uçurulan yazar:

-Vurulduk ey halkım, unutma bizi!

Vurulmadan çok önce söylemişti…

Vurulacağını bilirdi çünkü…

Kimsenin söyleyemediğini söyleyenler namlunun ucunda yaşar…

Vurulduğu gün ne demişti bize Ayhan:

-Bizi öldürebilirler!

Ele verdikleri gerçek kimsenin söyleyemeyeceği bir şeydi çünkü..

Ben bilirim bunu…

Sen de bilirsin Niyazi…

Ama bak, şimdi öyle bir şey söyledin ki, leş kargaları gibi üstüne çullandılar…

Seni küfre boğdular…

Ve ne yazık sana destek vermeye cesareti olan da yok!

Yalnızlığı göze alamayanlar doğruları söyleyemezler…

***

Ne dedin:

-Erhan Arıklı kuzeydeki makamlar tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti makamlarına teslim edilmeli…

Ah Niyazi ah!

Daha önce söyleseydin keşke…

Sırası mıydı şimdi?

Herkes Arıklı’ya lanet yağdırırken sırası mıydı?

Bak işte şimdi nasıl sahip çıktılar ona:

-Bizim Ruma verecek kimsemiz yok, diye bar bar bağırıyorlar…

İsaak ve Solomo cinayetlerinde parmağı mı var?

Sen bilmez misin, Rum öldüren katilimizin de bizim nazarımızda büyük değeri var!

Onlara göre katil!

Bize göre kahraman!

Ne kadar Rum öldürdüyse, o kadar madalya!

“Öldürmek benim sanatımdı” diyen Turgut Yenağralı’yı isteseler verir miydik?

Onu da vermezdik değil mi?

Ha şu da var…

“Öldürülen her Kıbrıslıruma karşılık on Türk” diyerek sıradan Kıbrıslıtürkleri öldürenleri biz Kıbrıs Cumhuriyeti makamlarından istesek ne olurdu?

Onlar verir miydi?

Onlar da vermezdi!

Biz Aşşa’nın katillerini vermezdik…

Onlar da Muratağa’nın katillerini vermezdi…

Kıbrıs böyle bir yer işte…

Katiller ocağı!

Katillerin en güvenli sığınağı!

Doğruları söylemeyeceksin, eğer Türk isen yalnız Rumların öldürdüklerinden bahsedeceksin…

Rum isen yalnız Türklerin öldürdüklerinden…

***

Bak işte, bu gemi faciasında 28 can kaybının baş suçlularından biri olduğu halde, korumaya aldılar şimdi Arıklı’yı…

Ruma verecekleri kimsemiz yokmuş!

Katil de olsa, katil bizim katilimiz!

Beş gündür limanda herkes yatıp kalkar ve denizden çıkarılacak olan yakınlarını beklerken, onun söylediği şeye bak…

Kendisine komplo kurmuşlar!

Kimler?

Hiç sıkılmadan ve utanmadan,

-Rumcular, diyor…

Söyle, böyle bir toplumda nasıl yaşanır…

*** 

Bu derin acı içinde hayatımızı karartan yalnız bunlar değil…

Güneyde bu trajediye sevinenler olduğunu duydum da inanamadım…

Onlara cevap yetiştirmeye çalışan vicdan sahibi kimselere selam olsun…

Bir de para bağışı yapan Stelios var…

Ona da mı öfke?

Off, ne biçim bir yer oldu burası…

Yaşadığımız acılar bizi adam eder sanırdım…

Oysa insanlıktan daha da çıkardı…

Barış her gün bizden biraz daha uzak…

*** 

“Erhan Arıklı Kıbrıs Cumhuriyeti makamlarına teslim edilmeli” dedin…

Ara bölgede Selma Eylem’i susturan Tufan seni susturamadı mı?

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

7 - 13 Eylül 2026

GEÇECEK BÜTÜN BUNLAR DA                      

                  

 

Bizede bir gemi battı ve perişan olduk, yasa gömüldük, müzikli eğlencelerimizi bile yasakladık, gazetede bundan başka bir şey yazamaz olduk…

Oysa bu denizde çok tekneler battı…

Çok derme çatma gemiler, botlar…

Binlerce insan sulara gömüldü…

Bağrışan, ağlaşan cansız bedeni ölü balıklar gibi sahile vuran çocuklar gördük…

Artık gazetelerin baş sayfalarına bile değer görülmeyen önemsiz küçük haberler…

Şimdi onları daha iyi anlıyoruz değil mi?

Ölümden kaçan insanların ölüm macerasını…

***

Kayıplarımızı arıyoruz hala denizin dibinde robotlarla…

Merak etmeyin…

Unutulur, değişir bu manşet de…

Değişti bile…

Bir cinayet…

Boşandığı kocası bıçaklayarak öldürdü eski karısını…

Bir süre önce de kadın uyurken bıçakladı ve öldürdü kocasını…

Bu adada 74’ten önce de cinayetler olurdu…

Ama bu kadar sık olmazdı…

74’ten sonra çok değişti burası…

Kıbrıs’ı kaybettik…

Türkiye olduk…

Şu habere bakın mesela…

81 yaşındaki adamın yaya geçidinden yavaş geçmesine sinirlenen 55 yaşındaki herif, tutup dövdü onu…

Siz daha önce bu adada hiç böyle bir olay duydunuz mu?

***

Türkiye’deki deprem faciası neyse, buradaki gemi faciası da öyledir elbette…

İkisinin de nedenleri aynı…

Denetimsizlik…

Ve para iştahı…

Polis sanki bizmişiz gibi hareket ettiğimizin farkında mısınız?

Suçlu aramıyor başka polis…

Biz arıyoruz…

Batan gemiyi ilk terkeden kaptan, gemideki mazotu neden denize döktü?

Mazot kaçakçılığı mı yapıyorlardı diye sorsam haksız mıyım?

Geminin kara kutusu da ortalarda yok!

Yoka bu gemide öyle bir kutu yok muydu?

Gemi denetiminden sorumlu şirket ürk Loydu neden hiçbir açıklama yapmıyor?

Ya Türkiye Ulaştırma Bakanlığı?

O da birinci derecede sorumlu değil mi?

Gemi yalnız Girne’den Mersin’e gitmez…

Mersin’den de Girne’ye gelir…

O halde orda ona sefer çıkış iznini kim verdi?

Anası gibi danası derler buna…

Türkiye’deki sorumsuz…

Kıbrıs’taki sorumsuz…

Türk zihniyeti değil mi?

***

Bu didişme boğuşma içinde Kıbrıs sorununu bile unuttuk…

Holguin adaya gelmekten vazgeçti de kimsenin umuru bile olmadı…

Liderlerin buluşup görüşmesini de kafaya takan yok…

Zaten görüşseler ne…

Görüşmeseler ne…

Tufan bir metodoloji saçmalığı ile herşeyi havaya uçurdu…

Erhan Arıklı ile öyle sarmaş-dolaş olduktan sonramı verdiniz siz Tufan’a notunuzu?

Şaşarım…

Ben Tufan seçilmeden önce de yazdım, şimdi de yazarım…

Türkiye’de muhalefet lideri Özgür Özel şaşırıp da Tufan’a “Ersin Erhürman” dedi ya, tam teştis işte…

Ama bir fark var yine de…

Tatar döneminde milliyetçilik bu kadar tırmanmamıştı…

Tatar’ın söylediği ve yaptığı her şeye herkes karşı çıkardı…

Tatar’ı değil, Hristodulidis’i haklı bulurdu…

Tufan tersine çevirmeyi başardı bunu…

Şimdi herkes Hristodulidis’i haksız buluyor ve Rum tarafını suçluyor…

Bir muhalefetimiz vardı eskiden…

Tufan’la birlikte onu da kaybettik şimdi…

Herkes KKTC’ci…

Herkes anavatancı oldu…

Kuzeyde tırmanan milliyetçiliğe karşılık güneyde de milliyetçilik tırmandı…

Şovenistler adada en parlak dönemini yaşıyor…

Kime borçluyuz bunu?

Solculuk öldü adada…

Son kuşak ömrünü tamamlıyor…

***

Bir gemi mi batan yalnız?

O halde biz neden dipteyiz?

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

24 - 30 Ağustos 2026

“ŞEREFLİ” DEDİĞİNİZ

İŞKENCECİ ASKERLER                       

                  

 

Ölümünü, hatta öldürüldüğünü duyduğunuz zaman sizin de sevindiğiniz kimseler olmadı mı?

Nazım Hikmet "Ölümlerine ağlanmayan, askerlerdendiler" diyor faşist Nazi askerleri için...

Diyarbakır zindanında tutuklulara akla hayale gelmeyecek işkenceler yapan Esat Oktay Yıldıran isimli subay 20 Temmuz Kıbrıs askeri harekatında da bulunmuştu...

"Ben Kıbrıs'ta çocuk kanı içtim" diyerek övünüyordu o işkenceleri yaparken...

1988 yılında İstanbul'da bir yolcu otobüsünde, ailesinin yanında vurularak öldürüldüğünü duyunca “Canı cehenneme” dedim...

Onunla ilgili daha önce gazetede yazdığım bir yazıya dönemin Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığından bir tekzip geldi…

"Esat Oktay Yıldıran şerefli bir Türk subayıydı" diyordu komutanlık bana gönderdiği açıklamada...

Tekzibi yayınladım ve çöpe attım…

Ama buradaki komutanlığın bu zihniyeti, bu ağır işkenceciyi savunması hiç şaşırtmadı beni…

***

Dün okuduğum bir yazıda da bu alçak subayın bir benzerini buldum ve sonunda onun akıbetinin de öyle olduğunu gördüm... "Şerefli" dedikleri bir asker bu da...

Neler yapmış bakın...

***

Bu da Türkiye'deki 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra yaşanmış bir olay... 

1981'de...

20 yaşındaki üniversite öğrencisi Behzat'ı tutuklamışlar...

Daha sona ormanlık bir alana götürüp bir ağaca bağlamışlar…

Ağabeyi Ekber koşmuş arkalarından, yalvarmış yakarmış serbest bırakmaları için…

Bırakmamışlar…

Hatta onu da bir ağaca bağlayarak kardeşine yapılacak olanları izlemeye zorlamışlar…

Askerlerin başındaki yüzbaşı Aytekin İçmez bölgede teröristlerin bulunduğunu söyleyerek yerlerini öğrenmeye çalışmış onlardan...

İki kardeş de bilmediklerini söylemişler... 

Bunun üzerine işkence başlamış…

Ne yapmış bu “şerefli" askerler bilir misiniz?

Behzat'ın gözlerini ve vücudunu kor haline getirilmiş kasaturayla dağlamışlar, kör etmişler onu... Daha sonra da ayaklarını ateşin içine yerleştirmişler... Yanık kokusu yayılmış vadiye…

Ayakları topuklarına kadar yanmış…

Bu işkencenin ardından da boğazına kurşun sıkarak onu öldürmüşler...

Silah seslerini duyan köylüler koşup gelmişler... Tanınmaz halde bulmuşlar onu...

Ağabeyi ise baygın yatıyormuş…

***

Çok işkence olayı okudum... 

Ama böylesini de ilk kez duydum...

Bu orduda çok "marifetli" subaylar varmış meğer...

Ki bu adada da gördük duyduk böylelerini...

Peki sonra ne olmuş?

Ağabeyi Ekber, kardeşine bunu yapanların yargılanmaları için mahkemeye başvurmuş…

Mahkeme kasten adam öldürmek suçundan yüzbaşıyı yargılamış ve cezalandırmış...

Ancak askeri sıkıyönetim düzenlemeleri gerekçe gösterilerek bu ceza uygulanmamış...

***

Ve işte sonuç:

28 yıl geçmiş aradan...

2009 yılının Eylül ayında emekli Albay Aytekin İçmez Bursa’daki evinde boğazından vurulmuş halde ölü bulundu…

Behzat'ı boğazından vurmuştu o...

Onu da boğazından vurdular…

Behzat'ın babası bir Alevi Dedesi…

Oğlunun öldürülmesinden sonra ebedi bir mateme bürünmüş…

110 yaşına kadar yaşamış…

Ölene kadar 26 yıl hiç kesmemiş sakalını…

***

Diyarbakır işkencecisi hak ettiğini bulduğu gibi, bu cani albay da hak ettiğini buldu…

Bilirim bir çözüm değil, bir çare değil bu dünyada intikam... 

Ama bazı insanlar gerçekten yaşamayı hak etmez...

"Ben Kıbrıs'ta çocuk kanı içtim" diyen bir adam bu dünyadan yok olursa, dünya temizlenmiş olmaz elbette, ama hiç değilse bir caniden kurtulur...

Ne zaman göğsü bol madalyalı bir gazi görsem merak ederim hep...

Esirlerin canına kıydı mı? Kadınlara kızlara tecavüz etti mi?

Bence gerçek gaziler bunları hiç yapmadan bir savaşı kazanmayı başaranlardır!

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

17 - 23 Ağustos 2026

SÜPERSONİK PATLAMADAN

ŞİMDİLİK KURTULDUK

                       

                  

Çevremizde neler oluyor  farkında mısınız?

Yoksa seçim maskaralıklarından ilgilenmeye fırsat bulamıyor musunuz?

Bir seyi değiştirebilecek gücünüz olmasa da, biraz ilgilenseniz fena olmaz bana kalırsa...

ABD'nin Ortadoğu'daki iki jandarması İsrail ile Türkiye arasında geçenlere bakın... 

Suriye'yi paramparça ettiler... 

Şimdi de paylaşamıyorlar... 

Esad'ı devirerek yerine dünyanın en namlı teröristini oturttular...

Türkiye İsrail'in önünü açtı…

Suriye'yi İsrail'e teslim etti ABD ile...

Şimdi de İsrail'in hedefi oldu... 

İsrail Suriye'de Türkiye'yi istemiyor!

"Buradan çek git" diyor...

Ve geçtiğimiz gün Türkiye'nin Suriye'deki hava üssünü bombaladı...

Bombaladığı Ebu Zuhur üssü Türk sınırına yetmiş kilometre mesafede...

Aslında asıl hedef Kıbrıs'mış... 

Çeşitli haber kaynaklarından verilen bilgiye göre, İsrail savaş uçakları Suriye'deki Türk hava üssünü bombaladıktan sonra Türkiye'ye iki kilometre kadar yaklaşacaklar, oradan Doğu Akdeniz'e süzülecekler, sonra da Kıbrıs üzerinde süpersonik patlamalar yapacaklardı!

Ne demek süpersonik patlama? 

Sesten hızlı giden uçağın karada yapacağı tahribat...

Ancak Türk radarlarına yakalanmak istemeyen İsrail uçakları son anda vazgeçmiş bundan…

***

İddialara göre Suriye'de İsrail'in bombaladığı Türk hava üssü bir süreden beri boşmuş ve Türkiye asker konuşlandırmaya hazırlanıyormuş…

İsrail de buna izin vermemek için bombalamış…

Trump “Bize haber vermediler” dedi, ama İsrail yalanladı onu…

Saldırıdan önce bilgilendirmiş..

Türkiye ise çok yumuşak bir üslupla İsrail’i kınadı ve Netanyahu hakkında kırmızı bülten çıkarılmasını istedi…

Çıkarılsa ne olacak?

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ile ilgili aldığı karardan sonra mahkeme başkanını görevden aldılar…

***

Trump, "Ben burada olduğum sürece İsrail ile Türkiye savaşmaz" diyor gerçi, ama ipler oldukça gerildi...

Hem savaşırlarsa bile Suriye’de savaşacaklar…

Türkiye böyle bir savaşta NATO'nun arkasında duracağına inanıyor...

Malum ya, NATO'nun 5. maddesi var…

Bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilir…

İsrail ise başka görüşte... 

Türkiye ile direkt savaşmayacağı için NATO'nun 5. maddesi işlemez…

***

Suriye'yi bile bile İsrail'e teslim etmiş olan Türkiye kendi kuyusunu kazdığının hiç farkında olmadı demek ki... 

Fetih hırsı mantığın önüne geçti... 

ABD ve İsrail ile bu bölgede zar atmak kolay mı? 

Sanırım Tayyip Erdoğan'ın sürecine inanan ve arkalarında ABD ile İsrail'i hisseden Kürtler de aynı gaflet içinde...

Tek adam rejiminde nasıl bir barış olur anlayamadım... 

İkinci dünya savaşından önce Hitler ile İngiltere ve Sovyettler Birliği’nin yaptığı barış anlaşmalarını hatırlatıyor bana bu…

Faiz sözcüğü ile barış sözcüğü nasıl yanyana konur?

***

İsrail’in Kıbrıs’ta bir provokasyon planı mı var?

Neden süpersonik patlamalar yapmak istemiş burada?

Kuzeyde herhalde…

Kıbrıs’ta Türkiye’yi sürekli olarak suçluyor…

İşgalci diyor…

Bir işgalcinin başka bir işgalciye işgalci diye bönürdüğü garip bir dünya…

İsrail işgal ettiği Filistin topraklarında yaptıysa, Türkiye de aynısını Kıbrıs'ta yaptı...

Israil Filistin topraklarını İsraillilere dağıttı…

Türkiye de Rum toprakların Türkiyelilere dağıttı... 

İsrail'in taşıdığı nüfusa "yerleşimci" deniliyor... 

Türkiye'nin taşıdığı nüfusa da "yerleşimci" deniliyor...

***

Kendi yörüngenizden çıkın... 

Çevrenize bakın biraz da... 

Ansızın süpersonik bir patlamanın altında kalırsanız şaşırmayasınız…

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

10 - 16 Ağustos 2026

MEKKE ANLAŞMASI:

TÜRKİYE SAVAŞA DAHİL OLDU

                       

                  

Bırakın artık şu kısır döngüyü... 

Güven yaratıcı önlemler, kapılar, Guterres çerçevesi vesaire...

ileriye bakın biraz da...

Çevrenize...

Çok önemli gelişmeler oluyor çevremizde...

Sarsıcı gelişmeler...

Türkiye bölgesel savaşa dahil oldu... Geçtiğimiz hafta imzalanan Mekke Anlaşması'nın tek bir cümleyle açıklaması budur...

Tayyip Erdoğan Türk ordusunu savaşa sokuyor...

Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ortak bir savunma anlaşması imzaladılar Mekke'de...

Ne demektir bu bilir misiniz? Türkiye savaşa girdi demek! Bu ortak savunma anlaşmasına göre, bu üç devletten birine yapılan herhangi bir saldırı diğerlerine karşı da yapılmış sayılacak!

Yani Suudi Arabistan veya Pakistan bir saldırıya uğrarsa, Türkiye onlara saldıranlara karşı onların safında yer alacak!

***

Türkiye şu anda savaş halinde mi? 

Havır!

Herhangi bir ülkenin hedefinde mi? 

Hayır!

O halde sanki hedefteymiş gibi bu ortak savunma anlaşmasını imzalamaya ihtiyacı mı vardı?

Hayır!

Öyleyse neden imzaladı?

Amerika öyle istedi de ondan! Amerika Ortadoğu'da herşeyi ABD ve İsrail çıkarlarına göre dizayn ediyor.

Ve herhalde bu anlaşmanın asıl amacı da Türkiye'yi Iran'a karşı savaşa sokmak!

***

ABD üsleri dolayısıyla İran, Suudi Arabistan'a saldırıyor...

Demek ki Türkiye bu anlaşmadan sonra bu saldırıyı kendine yapılmış kabul ederek İran'a saldıracak!

Pakistan Afganistan ve Hindistan ile çatışıyor.

Bu savaşta da Türkiye Afganistan ve Hindistan'a karşı Pakistan'in yanında savaşa dahil olacak!

Suudi Arabistan Yemen'i bombalıyor.

Yemen de onu bombalıyor... Türkiye kimin yanında olacak? Suudi Arabistan'ın!

ABD ve İsrail bu çerçeveden çok memnun...

Suudi Arabistan bölgede ABD ve İsrail çıkarlarının en büyük koruyucusu...

Pakistan'da da ABD güdümlü bir yönetim var...

Türkiye bu anlaşma ile İsrail çıkarlarının korunmasına dolaylı olarak dahil oldu...

Dünyanın en karanlık, gerici iki rejimi ile birlikte ortaklık kurdu!

***

Tayyip Erdogan Trump'ın her istediğine boyun eğiyor...

"Terörsüz Türkiye" projesi de ABD'nin, Suudiler ve Pakistan'la yapılan ortak savunma anlaşması da

ABD'nin...

Anlaşılan ABD Türkiye'yi İran ile savaşa sokmanın yolunu böyle buldu...

Bu anlaşma kuşkusuz ki bölgede İsrail çıkarlarını korumak için, ancak sanki Israil'e karşı bir "İslam anlaşması" imiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor...

Bunun için de İsrail medyası hemen tepki gösteriyor. Oysa Suudilerin İsrail ile bir derdi yok!

Buna karşılık İran'dan gelen tepki başka.

İran Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada şöyle denildi:

"Suudiler, Türkiye ve Pakistan ile yapılan kağıt üzerindeki bir anlaşmanın kendilerine güvenlik getirmeyeceğini bilmelidirler...

Başka bir Iranlı üst düzey yetkili ise, "Anlaşma Suudi Arabistan'ın güvenliğini garanti etmeyecek" dedi.

***

Türkiye'nin bölgesel savaşa dahil olması Kıbrıs'ı nasıl etkileyecek?

Böyle bir durumda İran'ın menziline girecek olan Türkiye ile birlikte, özellikle kuzey Kıbrıs'ın da hedef tahtası haline gelmesi mümkün...

Türkiye'nin burada da güçlü bir askeri varlığı bulunuyor çünkü...

Yani savaş halinde Iran yalnız Türkiye'deki ABD üslerini vurmayacak... Doğrudan Türkiye'yi hedef alacak... Adanın güneyinde ve kuzeyindeki İngiliz askeri üsleri zaten İran'ın hedefinde...

Son günlerde İran bu konuda Kıbrıs hükümetini bir kez daha ciddi biçimde uyardı...

"Üslerin Iran'a karşı kullanılmasana izin vermeyin, sonra sonuçlarına katlanırsınız" denildi...

Kısacası Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la ortak savunma anlaşması burada hepimizi de tehlikeye atıyor...

Ateş çemberi bizi biraz daha sarıyor... Kıbrıs hiç tekin bir yer olmadı zaten...

Bundan sonra da olmaz!

 Şener Levent

AVRUPA DİYOR Kİ...

3 - 9 Ağustos 2026

SON AŞAMA

                        Şener Levent

                  

Sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyim yine…

Rum tarafı şimdiden ABD baskısına hazır olsun…

Türkiye adaya doğalgaz borusunu döşedikten sonra sıra o baskıya gelecek…

Doğalgaz boru hattının Türkiye’den geçmesini Rumlara kabul ettirecekler…

Buna karşılık onları da memnun etmek için Türkiye’nin bazı tavizler vermesini sağlayacaklar…

Bunca yıllık statükoda taşlar yerinden oynayacak…

Şimdi değil, boru işinde ilerleme sağlanınca…

***

Sanırım ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde son aşamaya gelindi…

Biz burada ufak tefek önemsiz işlerle ve erten püften seçimlerle uğraşırken, çevremizde neler oluyor neler…

ABD Türkiye’yi yeniden dizayn ediyor…

Elindeki büyük şantaj kozlarıyla Trump, Tayyip Erdoğan’a her istediğini yaptırıyor…

Şu ana dek ona yaptıramadığı tek bir şey var ama yakında onu da halledecek…

Türkiye’yi İran’a karşı savaşa sokamadı henüz…

Ancak sokmakta kararlı…

Türkiye’de silahlı Kürt gruplarına karşı “Terörsüz Türkiye” diye bir yasa tasarısı hazırlandı…

Bu tasarıya göre en az beş bin yasaklı Kürt vatandaşın hapiste ve sürgünde serbestlik kazanması bekleniyor…

Buna karşılık PKK ve ona bağlı silahlı örgütler kendilerini feshederek silah bırakacaklar…

Tasarının önümüzdeki günlerde mecliste oylanarak yasalaşması bekleniyor…

Bu yasadan dolayı Türkiye’yi ilk kutlayan kim oldu?

ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack…

Onun ardından da İsrail Dışişleri Bakanı…

PKK kendini feshedecek ama Kuzey Irak’ta bir süre daha varlığını koruyacak…

ABD öyle istiyor çünkü…

Onları İran’a karşı saldırıda kullanacak…

***

Trump’ın elinde Tayyip Erdoğan’a karşı üç ciddi koz var…

Halk Bankası dosyası…

IŞİD dosyası…

Epstein dosyası…

Bu dosyalardan bir tekine bile el atsa Erdoğan ayakta duramaz…

ABD herşeyi İsrail’in güvenliği ve gelişmesi yönünde planlıyor…

Suriye İsrail’İn avcunda…

Kuzey Irak’taki özerk Kürdistan yönetimi de onun etki alanında…

Şimdi ABD İsrail için Kürt toplulukların rolünü de yükseltiyor…

Kürtler “Terörsüz Türkiye”” yasasını büyük bir kazanım olarak görüyor…

Bazı tanınmış analistlere göre, ABD Türkiye’yi üç büyük eyalete ayırarak parçalama niyetinde…

Bu bölgelerden biri de Kürdistan olarak görülüyor…

***

Tabii İran’ın işini bitirmeden Büyük Ortadoğu Projesi tamamlanmış sayılmaz…

En başta İsrail İran’dan kurtulmak istiyor…

Ancak yalnız füzeler ve havadan yağdırılan bombalarla bu iş olmaz…

Olmadığı da denendi ve görüldü zaten…

Kara harekatı lazım…

Bu kara harekatı ise, İran ile geniş sınırı olan Türkiye ile mümkün ancak…

Tayyip Erdoğan'ı Trump tarafından biraz daha sıkıştırılırsa, bu savaşa razı olmaktan başka çaresi kalmayacak…

Zaten Kürtleri “büyük müttefik” olarak gören ABD, “Terörsüz Türkiye” yasasını da bunun için zorladı ve başardı…

***

Şimdilik Kıbrıs bu hesapta yok…

Ama olacak…

Ne zaman?

ürkiye adaya boruyu döşeyince…

O zaman sıra Rum tarafına, boru hattının Avrupa’ya Türkiye hattı üzerinden ulaşması için baskı yapmaya gelecek…

Rum tarafı şu ana kadar buna evet demedi…

İşin içinde Ortadoğu ülkelerinde petrol be doğalgaz işi yapan Trump’ın damadı var…

Hani Arnavutluk’ta Sazan Adası’na konan şu damat Kushner…

Boru hattının Türkiye üzerinden geçmesi Kushner’in kasasına daha çok dolar girmesini sağlayacak…

***

Bunlar benim yakın bir gelecekte olabilecek gelişmelerle ilgili değerlendirmelerim…

Yanılmış da olabilirim…

Ama şimdilik görünen bu…

Siz yine de Guterres’in yol haritası üstüne kafa patlatabilirsiniz…

İpek yolunun yanında Kıbrıs’taki yol haritasının esamesi mi okunur?

AVRUPA DİYOR Kİ...

27 Temmuz - 2 Ağustos 2026

BARIŞIN KENDİSİNİ DEĞİL, İHTİMALİNİ SEVDİK...

 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in sonuçsuz kalan son çabasının ardından, Kıbrıs’tan ayrıldığında geride kutlanacak pek bir şey yoktu ne yazık. Müzakereler bir kez daha hiçbir ilerleme kaydedilemeden sona erdi. Ne tarihi bir karar, ne tarihi bir bildiri, ne bir yol haritası, ne de taşları gerçekten yerinden oynatan başka birşey var ortada. Yalnızca diyaloğun devam edeceğine dair vaatler içeren, özenle kaleme alınmış diplomatik açıklamalar…

Sadece Kıbrıs’ta barışı bekleyenler için değil, aynı zamanda birçok gözlemci için de sonuç hayal kırıklığı oldu kuşkusuz. Oysa bunda şaşacak ne vardı, değil mi?

Kıbrıs’ta adına ‘barış’ denilen müzakereler yıllardır sürüyor. Buna karşın, Kıbrıslılar barışmaya hazır mı? Esas soru bu işte…

Son bir araya gelişin, yıllar içinde giderek daha belirgin hale gelen bir gerçeği ortaya koyduğunu görmezden gelemeyiz: O gerçek de barış sürecinin, barışın kendisinden de daha önemli bir hale geldiği. Her yeni girişim manşetlere, diplomatik iyimserliğe ve kamuoyu tartışmalarına yol açıyor. Her zirve beklentileri artırıyor. Her başarısızlığın ardından yeniden denemeye dair vaatler geliyor.

Ve bu döngü yıllardır devam ediyor.

Sanki Kıbrıslılar, barışın kendisini değil de, ihtimalini sevmişler gibi...

Oysa ikisi çok farklı, değil mi?

Barış olasılığı rahatlatıcı geliyor kuşkusuz, çünkü kimseden hiçbir talebi yok böyle bir olasılığın. Kimsenin hiçbir şeyden ödün vermesini gerektirmiyor… Tam tersine herkesin, pratikte hiçbir sonuçla yüzleşmeden kendi tercih ettiği geleceği hayal etmesine olanak tanıyor. Oysa barışın kendisi uzlaşma gerektirir. Rahatsız edici sorular sorar. Toplumları, değer verdikleri kesinliklerden vazgeçmeye zorlar.

İşte coşku da zaten genellikle bu noktada sönmeye başlar.

Kıbrıs müzakereleri tanıdık bir kalıbın içinde sıkışıp kaldı yıllardır. ‘Baharı’ geldiğinde iyimserliğin arttığı, siyasilerin tarihi fırsatlardan söz ettiği, iki toplumlu sivil toplum örgütlerinin uzlaşmayı kutlayan etkinlikler düzenledikleri günlerden geçeriz. Uluslararası diplomatlar liderlerin cesaretini övüp dururlar…

Sonra sıra, oturup ortak bir yol bulup çözülmesi gerekenlere gelir…

Toprak.

Mülkiyet.

Güvenlik.

Güç paylaşımı.

Yönetim.

Birdenbire barış, ilham verici bir slogan olmaktan çıkar ve acı verici kararlar yığınına dönüşür.

Her iki toplum da, her iki tarafın kazanabileceklerinden ziyade, kendilerinin ne kaybedebileceğini hesaplamaya başlar.

Bu zihniyet yapısı, Kıbrıs’ın neden defalarca umut dolu anlara ulaşıp ardından yine tanıdık bir hayal kırıklığına gömüldüğünün de açıklamalarından biridir.

Birçok Kıbrıslı Rum için de, Türk için de barış, geçmişle yüzleşip gerçekten ortak bir yol bulmaktan çok bir hayal olarak vardır çünkü. Prensipte uzlaşmayı desteklemek kolaydır. Ancak iş, uzlaşmanın gerektirdiği kaçınılmaz tavizleri kabul etmeye geldiğinde hiçbir tarafın gerçekte buna yanaşmadığını görüyoruz.

Bunu, sadece siyasi liderlerin ya da uluslararası diplomasinin başarısızlığı olarak nitelememiz mümkün değil. Dış aktörlerin, kaçırılan fırsatların, tutarsız politikalar ve çatışan jeopolitik çıkarların kuşkusuz rolü çok büyük Ancak toplumların kendilerinin de siyasetçilerin neler başarabileceğinin sınırlarını belirlediklerini görmezden gelemeyiz.

52 yıldır süren bölünmüşlük, adada büyük ölçüde birbirinden ayrı iki dünya yarattı. Farklı eğitim sistemlerinde farklı tarihler öğretiliyor hala. Yeni nesil sadece adanın bir yarısını yurt bildi ve diğer yarısına bir turist gibi gidip gelerek büyüdü…

Bu koşullar altında barışın, sadece bir anlaşma imzalamaktan ibaret olması mümkün mü?

Çatışma acı verici olduğu kadar keskin bir gerçeklik yaratır. “Biz” ve “onlar” arasında kalın bir duvar örer. Biz bu kalın duvarlar ve sırılarla yaşıyoruz Kıbrıs’ta yıllardır. Barış oysa, sorgulamaktan geçer. Vicdandan geçer. Bizde bunlardan o sınırları yıkacak kadar var mı?

AVRUPA DİYOR Kİ...

20-26 Temmuz 2026

MALLAR İÇİN ADALET, PEKİ YA KATLİAMLAR?

 

Yasa Yeşilada Avrupa Konseyi’nde uluslararası memur olarak görev yapan bir Kıbrıslı Türk. Geçtiğimiz hafta kara sınır kapısından Kıbrıs’ın güneyine geçiş yapığı sırada Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri tarafından durdurularak kendisine celpname tebliğ edildi. 

Şu ana kadar bilinen, bu celpnamenin Yeşilada’ya 2011 yılında Kıbrıslı Türk bir aileden  satın aldığı eşdeğer  koçanlı taşınmazı 2023 yılında Alman bir alıcıya satması nedeniyle hakkında açıldığı belirtilen dava kapsamında tebliğ edildiği.

Rum polisinin Yeşilada’ya celpnameyi imzalamaması halinde tutuklanacağını bildirmesi üzerine Yeşilada belgeyi imzalayarak teslim aldı ve Cuma günü de mahkemeye çıkması bekleniyordu. Ancak kalp spazmı geçirmesi ve sağlık raporlarını mahkemeye sunması üzerine mahkeme 28 Temmuz Salı gününe ertelendi.

Daha önce ağırlıklı olarak müteahhitler ve büyük ölçekli taşınmaz projeleri üzerinden yürütülen soruşturmaların, artık “eşdeğer koçanlı taşınmaz” satın alıp daha sonra satan KKTC vatandaşlarını da kapsaması açısından dikkat çeken bu gelişme, Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminin, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Rum malları üzerinde yapılan taşınmaz işlemlerine ilişkin hukuki girişimlerde yeni bir aşamaya geçtiği şeklinde yorumlanıyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son iki yıldır kuzeyde kalan Rum malları ile ilgili işlemler konusunda cezai soruşturmalarını yoğunlaştırdığı bir gerçek. Başlangıçta bu soruşturmalar, büyük ölçüde tartışmalı mülklerin satışını teşvik etmek veya kolaylaştırmakla suçlanan müteahhitler, emlakçılar ve bireylere odaklanmış olsa da, Yasal Yeşilada’ya bireysel olarak yaptığı bir satış işlemi nedeniyle dava açılmış olması aynı durumda olan binlerce Kıbrıslı Türkü de kapsama olasılığı açısından oldukça önemli.

Öte yandan bu gelişmenin adada bölünmüşlüğün yarattığı absürtlüğü bir kez daha açığa çıkardığını da görmezden gelmemiz mümkün değil kuşkusuz.

 

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bakış açısına göre, bu yasal işlemlerin hukuki dayanağı oldukça açık. Sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti, adanın uluslararası alanda tanınan tek hükümeti olmaya devam ediyor ve bu nedenle 1974'ten beri fiili kontrolü dışında kalan bölgeler de dahil olmak üzere tüm topraklar üzerinde egemenliğini koruduğunu savunuyor. 

Bununla birlikte, adanın bölünmesinden sonra yerinden edilen Kıbrıslı Rum mülk sahipleri, hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk kapsamında mülklerinin meşru sahipleri olarak kabul ediliyorlar. Bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti, sahiplerinin rızası olmadan bu mülklerle ilgili işlemlerin suç teşkil ettiği noktasından hareket ediyor.

 

Bu tutum hukuki açıdan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çeşitli kararlarıyla desteklendi; Mahkeme, yerinden edilen Kıbrıslı Rumların mülkiyet haklarını tutarlı bir şekilde tanıdı ve aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ta meydana gelen ihlallerden Türkiye’yi sorumlu tuttu. Mahkeme ayrıca, Kuzey Kıbrıs’ta kurulan Taşınmaz Mal Komisyonu’nu, başvuru sahiplerinin genellikle Strazburg’a başvurmadan önce tüketmeleri gereken bir iç hukuk yolu olarak da kabul etmişti. Bu kararlar, her iki tarafın da belirli yasal haklarını tanırken birçok siyasi soruyu çözümsüz bırakan karmaşık bir hukuki çerçeve yarattı.

 

Halkın Partisi Genel Başkanı Kudret Özersay söz konusu olayı Rum tarafının mülkiyet konusundaki ‘yeni bir provokasyonu’ olarak nitelendirdi. Ancak, bu değerlendirmeyi yaparken, geçtiğimiz yıl kuzeydeki mallarını görmeye gittikten sonra tutuklanan ve aylarca tutuklu olarak hem sivil, hem de askeri mahkemede yargılanan beş Kıbrıslı Rumun davasını gözardı etmemiz mümkün mü?

Bu olay Kıbrıslı Türkler de dahil olmak üzere birçok gözlemci tarafından, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum malları konusunda artan soruşturma ve özellikle Simon Aykut’un tutuklanmasına yönelik siyasi amaçlı bir tepki olarak değerlendirilmişti.

 

Kuşkusuz bu iki vaka hukuki açıdan birbirinden farklı. Ancak her ikisi de  endişe verici bir eğilimi ortaya koyuyor: mülkiyet anlaşmazlığının, giderek siyasi arenadan ceza adalet sistemine kaymakta olduğu gerçeğini…

Tutuklama ve soruşturmalar, bir uzlaşma aracı değil kuşkusuz, aksine bütün bunlar güvensizliği daha da derinleştiriyor. Hukuki süreçlerin siyasi diyaloğun yerini almaya başladığı bir ortamda, müzakerelerin ne anlamı kaldığını da sorgulamamız gerekmez mi?

 

Belirtmeden geçemeyeceğimiz başka bir acı ironiyi daha var mevcut hukuki gelişmelerin fonunda…

1963-1974 yılları, her iki toplumun üyeleri tarafından işlenen ciddi insan hakkı ihlalleri ve korkunç savaş suçlarıyla damgalandı. Yüzlerce sivil öldürüldü, binlerce kişi yerinden edildi, insanlar kayboldu ve bugün savaş suçu veya insanlığa karşı suç kategorisine girecen sayısız eylem, hiçbir zaman kapsamlı bir cezai hesaplaşma ile sonuçlanmadı. Kayıp Kişiler Komitesi, mağdurların yerlerinin tespit edilmesi ve kimliklerinin belirlenmesi konusunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olsa da, işlenen suçların faillerine yönelik hiçbir cezai/yasal soruşturma gündeme gelmedi.

 

Bu zıtlık sadece siyasi açıdan değil, insani açıdan da önemli. Çünkü bize adadaki adalet arayışının oldukça seçici olduğunu gösteriyor. Ve bu adalet arayışı, günümüzün hukuki ve siyasi pozisyonlarını pekiştiren ihlallere odaklanırken, geçmişin en ağır suçlarını cezasız bırakmaktan çekinmiyor. Kalıcı, gerçek bir barış, mülkiyet haklarının savunulmasından daha fazlasını gerektirmez mi?

AVRUPA DİYOR Kİ...

20-26 Temmuz 2026

MALLAR İÇİN ADALET, PEKİ YA KATLİAMLAR?

 

Yasa Yeşilada Avrupa Konseyi’nde uluslararası memur olarak görev yapan bir Kıbrıslı Türk. Geçtiğimiz hafta kara sınır kapısından Kıbrıs’ın güneyine geçiş yapığı sırada Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri tarafından durdurularak kendisine celpname tebliğ edildi. 

Şu ana kadar bilinen, bu celpnamenin Yeşilada’ya 2011 yılında Kıbrıslı Türk bir aileden  satın aldığı eşdeğer  koçanlı taşınmazı 2023 yılında Alman bir alıcıya satması nedeniyle hakkında açıldığı belirtilen dava kapsamında tebliğ edildiği.

Rum polisinin Yeşilada’ya celpnameyi imzalamaması halinde tutuklanacağını bildirmesi üzerine Yeşilada belgeyi imzalayarak teslim aldı ve Cuma günü de mahkemeye çıkması bekleniyordu. Ancak kalp spazmı geçirmesi ve sağlık raporlarını mahkemeye sunması üzerine mahkeme 28 Temmuz Salı gününe ertelendi.

Daha önce ağırlıklı olarak müteahhitler ve büyük ölçekli taşınmaz projeleri üzerinden yürütülen soruşturmaların, artık “eşdeğer koçanlı taşınmaz” satın alıp daha sonra satan KKTC vatandaşlarını da kapsaması açısından dikkat çeken bu gelişme, Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminin, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Rum malları üzerinde yapılan taşınmaz işlemlerine ilişkin hukuki girişimlerde yeni bir aşamaya geçtiği şeklinde yorumlanıyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son iki yıldır kuzeyde kalan Rum malları ile ilgili işlemler konusunda cezai soruşturmalarını yoğunlaştırdığı bir gerçek. Başlangıçta bu soruşturmalar, büyük ölçüde tartışmalı mülklerin satışını teşvik etmek veya kolaylaştırmakla suçlanan müteahhitler, emlakçılar ve bireylere odaklanmış olsa da, Yasal Yeşilada’ya bireysel olarak yaptığı bir satış işlemi nedeniyle dava açılmış olması aynı durumda olan binlerce Kıbrıslı Türkü de kapsama olasılığı açısından oldukça önemli.

Öte yandan bu gelişmenin adada bölünmüşlüğün yarattığı absürtlüğü bir kez daha açığa çıkardığını da görmezden gelmemiz mümkün değil kuşkusuz.

 

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bakış açısına göre, bu yasal işlemlerin hukuki dayanağı oldukça açık. Sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti, adanın uluslararası alanda tanınan tek hükümeti olmaya devam ediyor ve bu nedenle 1974'ten beri fiili kontrolü dışında kalan bölgeler de dahil olmak üzere tüm topraklar üzerinde egemenliğini koruduğunu savunuyor. 

Bununla birlikte, adanın bölünmesinden sonra yerinden edilen Kıbrıslı Rum mülk sahipleri, hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk kapsamında mülklerinin meşru sahipleri olarak kabul ediliyorlar. Bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti, sahiplerinin rızası olmadan bu mülklerle ilgili işlemlerin suç teşkil ettiği noktasından hareket ediyor.

 

Bu tutum hukuki açıdan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çeşitli kararlarıyla desteklendi; Mahkeme, yerinden edilen Kıbrıslı Rumların mülkiyet haklarını tutarlı bir şekilde tanıdı ve aynı zamanda Kuzey Kıbrıs’ta meydana gelen ihlallerden Türkiye’yi sorumlu tuttu. Mahkeme ayrıca, Kuzey Kıbrıs’ta kurulan Taşınmaz Mal Komisyonu’nu, başvuru sahiplerinin genellikle Strazburg’a başvurmadan önce tüketmeleri gereken bir iç hukuk yolu olarak da kabul etmişti. Bu kararlar, her iki tarafın da belirli yasal haklarını tanırken birçok siyasi soruyu çözümsüz bırakan karmaşık bir hukuki çerçeve yarattı.

 

Halkın Partisi Genel Başkanı Kudret Özersay söz konusu olayı Rum tarafının mülkiyet konusundaki ‘yeni bir provokasyonu’ olarak nitelendirdi. Ancak, bu değerlendirmeyi yaparken, geçtiğimiz yıl kuzeydeki mallarını görmeye gittikten sonra tutuklanan ve aylarca tutuklu olarak hem sivil, hem de askeri mahkemede yargılanan beş Kıbrıslı Rumun davasını gözardı etmemiz mümkün mü?

Bu olay Kıbrıslı Türkler de dahil olmak üzere birçok gözlemci tarafından, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum malları konusunda artan soruşturma ve özellikle Simon Aykut’un tutuklanmasına yönelik siyasi amaçlı bir tepki olarak değerlendirilmişti.

 

Kuşkusuz bu iki vaka hukuki açıdan birbirinden farklı. Ancak her ikisi de  endişe verici bir eğilimi ortaya koyuyor: mülkiyet anlaşmazlığının, giderek siyasi arenadan ceza adalet sistemine kaymakta olduğu gerçeğini…

Tutuklama ve soruşturmalar, bir uzlaşma aracı değil kuşkusuz, aksine bütün bunlar güvensizliği daha da derinleştiriyor. Hukuki süreçlerin siyasi diyaloğun yerini almaya başladığı bir ortamda, müzakerelerin ne anlamı kaldığını da sorgulamamız gerekmez mi?

 

Belirtmeden geçemeyeceğimiz başka bir acı ironiyi daha var mevcut hukuki gelişmelerin fonunda…

1963-1974 yılları, her iki toplumun üyeleri tarafından işlenen ciddi insan hakkı ihlalleri ve korkunç savaş suçlarıyla damgalandı. Yüzlerce sivil öldürüldü, binlerce kişi yerinden edildi, insanlar kayboldu ve bugün savaş suçu veya insanlığa karşı suç kategorisine girecen sayısız eylem, hiçbir zaman kapsamlı bir cezai hesaplaşma ile sonuçlanmadı. Kayıp Kişiler Komitesi, mağdurların yerlerinin tespit edilmesi ve kimliklerinin belirlenmesi konusunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olsa da, işlenen suçların faillerine yönelik hiçbir cezai/yasal soruşturma gündeme gelmedi.

 

Bu zıtlık sadece siyasi açıdan değil, insani açıdan da önemli. Çünkü bize adadaki adalet arayışının oldukça seçici olduğunu gösteriyor. Ve bu adalet arayışı, günümüzün hukuki ve siyasi pozisyonlarını pekiştiren ihlallere odaklanırken, geçmişin en ağır suçlarını cezasız bırakmaktan çekinmiyor. Kalıcı, gerçek bir barış, mülkiyet haklarının savunulmasından daha fazlasını gerektirmez mi?

AVRUPA DİYOR Kİ...

13-19 Temmuz 2026

Son Masanın Çöküşü:

 

5+1 Toplantısı Neden Daha Başlamadan

Başarısız Olmaya Mahkum?

 

Bir görüşme umudu daha sona erdi. Bir başka özenle kaleme alınmış açıklama daha yayınlandı. “Diyalog devam edecek” şeklindeki bir başka söz daha Kıbrıs sorununun arşivlerine girdi.

Gayri resmi 5+1 toplantısı, pek çok kişinin kabul etmek istemediği bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Tarafların siyasi hedefleri zıt yönlere doğru ilerlerken müzakerelerin başarılı olma şansı yok.

Yıllardır BM müzakereleri, uluslararası alanda kabul görmüş tek bir çerçeveye dayanıyordu: siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyona… Ancak bugün Ankara açıkça iki egemen devletin tanınmasını savunuyor…

Dolayısıyla iki tarafın tutumu arasında halâ  ortak  bir yol yok.

 

Türkİye artık hedefİnİ gİzlemİyor

 

Belki de önceki yıllara kıyasla en büyük fark, Türkiye’nin artık Kıbrıs politikasını gizlemiyor olmasıdır.

2020’de Ersin Tatar’ın seçilmesinden bu yana Ankara, federasyonla ilgili diplomatik söylemden bile vazgeçti. Her toplantı aynı ön koşulla başlıyor: egemenlik eşitliği ve eşit uluslararası statü.

Bu, sadece başka bir müzakere taktiği değil, bu, aynı zamanda yıllardır süren BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla oluşturulan çerçevenin tamamen değiştirildiğinin de bir göstergesi.

 

Her iki tarafın da birbiriyle bağdaşmayan ilkelerden yola çıkarken müzakerelerin ilerlemesini beklemek, zıt yönlerde seyreden iki trenin sonunda aynı istasyona ulaşmasını beklemeye benziyor.

 

Dİplomatİk hareketlİlİğİn yanıltıcılığı

 

Ancak gelin görün ki, herşeye rağmen toplantılar yine de devam ediyor. Neden?

Çünkü diplomasi, diyalogun kendisiyle neredeyse aynı derecede, diyalogun görünüşüne de değer verir.

Birleşmiş Milletler, süreci kolayca sona ermiş ilan edemez. Avrupa Birliği, siyasi çatışmaya karşı istikrarı tercih eden bir kurum. Garantör ülkelerden biri olan İngiltere, Ankara ile doğrudan çatışmaktan kaçınırken güven artırıcı tedbirleri savunmaya devam ediyor.

Sonuç olarak, toplantılar bir çözümün yakın olduğu için değil, tam bir başarısızlığı kabul etmenin rahatsız edici bir gerçeği ortaya çıkaracağı için düzenleniyor: Şu anda ortak bir siyasi zemin yok.

 

Avrupa başka yerlerde yüksek sesle konuşurken,

Kıbrıs konusunda fısıldıyor

 

Avrupa Birliği, kendisini uluslararası hukukun, toprak bütünlüğünün ve demokratik ilkelerin savunucusu olarak sunmasına karşın konu Kıbrıs’a geldiğinde, siyasi tutarlılığın gözle görülür şekilde zayıfladığı oldukça açık…

Sonuçta, Avrupa, göçten bölgesel güvenliğe ve NATO işbirliğine kadar uzanan konularda Türkiye’ye büyük ölçüde bağımlı… Ve bu bağımlılık, Avrupa’nın Kıbrıs konusunda anlamlı bir siyasi baskı uygulama istekliliğini sınırlıyor. Dünyanın diğer bölgelerindeki uluslararası hukuk ihlallerini şiddetle kınayan aynı hükümetler, iş Türkiye’ye geldiğinde şaşırtıcı oranda temkinli bir diplomatik dil tercih ediyorlar.

 

Kıbrıslılar seyİrcİ konumunda

 

Belki de en büyük trajedi, her iki toplumun da süreci gerçek anlamda kontrol edememesinde yatıyor.

Güneydeki siyaset, iç siyasi hesaplardan büyük ölçüde etkilenmeye devam ederken kuzeydeki siyaset Ankara’da alınan kararlara çoktan bağımlı hale geldi.

Dolayısıyla adanın kendi geleceği üzerindeki etkisi, onu çevreleyen dış aktörlerin etkisinden çok daha az. Müzakereler uzun bir zamandır Kıbrıslılar tarafından yürütülen müzakerelerden ziyade, Kıbrıs hakkında yapılan tartışmalara benziyor ne yazık...

 

Zaman, aktİf bir sİyasİ güç halİne geldİ

 

Başarısızlıkla sonuçlanan her toplantı, sahadaki gerçekleri de değiştiriyor. Genç nesil, kalıcı bölünmeyi normal bir durum olarak kabul ederek büyüyor. Ekonomik sistemler birbirinden uzaklaşmaya devam ediyor. Kurumlar birbirinden daha da kopuyor. Geride bırakılan toprağın eski halinden eser kalmadı. Toplumsal hafıza yavaş yavaş bölünmeye alışıyor. Kıbrıs sorunu artık sadece dondurulmuş durumda değil, yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyor.

Her başarısız müzakere, gelecekteki bir yeniden birleşmeyi daha da zorlaştırıyor; barışın daha az arzu edilir hale gelmesi nedeniyle değil, bölünmenin giderek daha fazla kurumsallaşmasından ötürü...

 

Rahatsız Edici Sonuç

 

Geçtiğimiz yıl New York'ta gerçekleşen son 5+1 toplantısı, müzakerecilerin iyi niyet eksikliğinden dolayı başarısız olmadı.

Toplantı, diplomasinin siyasetin kapatmayı reddettiği bir uçurumu aşamaması nedeniyle başarısız oldu.

Uluslararası toplum, BM’nin federal çerçevesi ile Türkiye’nin iki devletli politikası arasındaki çelişkiyle yüzleşene kadar, gelecekteki toplantılarda da muhtemelen aynı özenle hazırlanmış açıklamalar, aynı fotoğraflar ve aynı hayal kırıklığı yaşanacak.

Ne yazık ki umudun, sadece protokolle ayakta kalması mümkün değil.

 

Kıbrıs sorunu hiçbir zaman dünyanın en öncelikli diplomatik meseleleri arasında yer almadı. Her zaman daha büyük krizlerin gölgesinde kaldı ve yalnızca bölgesel istikrar tehlikeye girdiğinde uluslararası ilgiyi üzerine çekti. Günümüzde ise bu sorunu ertelemek daha da kolay hale geldi. Ukrayna ve Gazze’deki savaşlar, Orta Doğu’daki istikrarsızlık, göç, enerji politikaları ve Türkiye’nin Batı için stratejik önemi, Kıbrıs meselesini uluslararası gündemdeki öncelik sıralamasında daha da aşağıya itti. Müzakere süreci, dünyanın bir çözüme ulaşılabileceğine inandığı için değil, başarısızlığını kabul etmenin, ilerleme olasılığının hâlâ var olduğu yanılsamasını sürdürmekten daha zahmetli olacağı için devam ediyor.

 

Bu durumda sormadan edemeyeceğimiz bir soru geliyor akla:

Uluslararası toplum halâ Kıbrıs sorununu çözmeye mi çalışıyor, yoksa sadece onu süresiz olarak idare etmeye mi?

bottom of page