NE OLDU?
14 - 20 Eylül 2026

Türkiye'ye
Tam Bağlanma Ve Hiç Olmayacak Kıbrıs Hayalleri
Tufan Erhürman ve Nikos Hristodulidis’ 23 Eylül’de New York’ta buluşmaya hazırlanırken, Cevdet Yılmaz Türkiye’nin KKTC’deki projeleri ile ilgili geçtiğimiz hafta Lefkoşa’daydı… Hangi projeler bunlar? En başta sağlık, eğitim, ulaşım, enerji ve tarım alanındaki projeler… Yani baştan sona herşey…
Yeni yollar, yeni hastaneler, yeni okullar, tarımsal sulama hatları, denizaltı elektrik kabloları… Hepsi Türkiye’nin finansmanı, denetimi ve kontrolünde gerçekleşecek bütün bunların. KKTC’deki seçim havaları da reklam arası gibi. Sonra haberler…
Ve bu "reklam arasından" uyanıldığında karşımızda duran tablo, yerli ve milli retoriklerin arkasında eriyip giden acı bir egemenlik iflasıdır. New York’ta BM küratörlüğünde veya diplomatik salonlarda "Kıbrıslı Türklerin iradesi", "siyasi eşitlik" ve "iki devletli statü" masaya sürülürken, adanın içinde bizzat bu masanın aktörleri tarafından ilmik ilmik örülen bir bağımlılık ağı gerçeği vardır. Tufan Erhürman’ın Nikos Hristodulidis ile yapacağı o kritik buluşma, uluslararası kamuoyuna toplumsal varlığımızı ve haklarımızı anlatma iddiası taşısa da, Lefkoşa’nın sokaklarında her alanın Ankara’nın kararlarıyla dizayn edildiği gerçeği bu diplomatik çabaların altını oymaktadır. Kendi bütçesini yapamayan, okulunun tuğlasından hastanesinin işletmesine, enerji hatlarından tarım politikalarına kadar her kalemi dışarıdan gelen protokollerle yöneten bir yapının, uluslararası hukuk önünde "eşit egemen" bir aktör olarak kabul görmesini beklemek siyasi bir hüsnükuruntudan ibarettir.
İşte tam da bu yüzden, seçim sandıkları kurulduğunda kopan gürültüler, afişler, mitingler ve vaatler sadece birer göz boyamadan, yerel halkın öfkesini soğutmaya yarayan geçici birer "reklam arasından" öteye geçememektedir. Seçim biter, sandıklar kapanır; geriye kalan ise Ankara’dan tayin edilen bütçe denetçileri, her köşeyi tutmuş merkezi yapılar ve kendi vatanında kiracı konumuna düşürülmüş bir halkın derin sessizliği olur. Kıbrıslı Türklerin iradesi, ne yazık ki New York’taki diplomatik masalarda değil, tam da bu günlük yaşamı esir alan asimetrik bağımlılık ilişkilerinde boğulmaktadır.
Hristodulidis’in karşısına oturup "biz bağımsız bir iradeyiz" diyenlerin, adaya döndüklerinde suyun yönetiminden elektriğin kablosuna kadar her stratejik hamle için Ankara’dan gelecek "olur" beklemek zorunda kalması, Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkûm eden asıl iç çelişkidir.
Ne New York’taki liderler zirvesi ne de Lefkoşa’da düzenlenen görkemli temel atma törenleri, Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı bu varoluşsal erozyonu gizleyebilir. Seçimler bir reklam arası gibi gelip geçer; fakat bu halk kendi evinin anahtarını, kendi kültürel kimliğini ve en önemlisi kendi siyasi onurunu geri almadığı sürece, yazılan bu senaryonun sonu asla mutlu bitmeyecektir. Gerçek bir çözüm ve özgürlük, önce kendi yurdunda söz sahibi olmaktan geçer; gerisi ise sadece tabelalardan ibaret kalan acı birer hatıradır.

1963 ŞEHİDİNİ
HALA YAŞIYOR SANIYORLAR
Muhip Hüseyin Aralık 1963'te Kumsal bölgesinde Tuncer ve Aziz ile birlikte vurulup şehit olmuştu. Şehit çocuğu kimliği almak için Asal Şube'ye başvuran oğlu Hüseyin Muhip hiç beklemediği bir olayla karşılaştı. Kendisine, babasının devlet kayıtlarında halen hayatta göründüğü söylendi...
Babasının öldüğünü kanıtlaması için ondan bazı belgeler istenen Muhip İçişleri Bakanlığı'na başvurdu. Ancak orada da kendisine aynı şey söylendi. Sistemde hayatta görünüyormuş!
Hüseyin Muhip'in ilgili makamlara yazdığı yazı aynen şöyle:
"İlgili Makama,
Ben Hüseyin Muhip, 1963 Aralık ayında toplumlararası çatışmalar sırasında şehit düşen Şehit Muhip Hüseyin'in oğluyum. Babam Muhip Hüseyin, Kumsal böl- gesinde Aziz ve Tuncer isimli diğer kahramanlarımızla birlikte şehit düşmüş, adı ve hatırası yıllar içerisinde toplumumuz tarafından yaşatılmıştır. Babamın adı bu- gün Lefkoşa Dereboyu'nda, Lavazza Coffee Bar'ın karşısındaki sokağa verilmiş; kendisi diğer şehitlerimizle birlikte toplumumuzun hafızasında yerini almıştır. Şehit çocuğu olduğumu belgeleyen kimliği almak amacıyla ASAL Şubesi'ne müracaat ettiğimde ise hayatımda unutamayacağım son derece üzücü ve incitici bir durumla karşılaştım.
ASAL Şubesi'ndeki görevli tarafından, babamın devlet kayıtlarında hâlen hayatta göründüğü tarafıma bildirilmiş ve bu nedenle ilgili Bakanlığa müracaat ederek babamın öldüğünü kanıtlayan belgeler getirmem gerektiği söylendi.
Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı nezdinde yaptığım müracaatlarda da benzer şekilde, babamın sistemlerde hâlen hayatta göründüğü ifade edildi. Babamın ölümünü ispatlayabilmek için tekrar tekrar formlar doldurmak, çeşitli resmi işlemler yapmak ve hatta mahkemede yemin etmek zorunda kaldım.
Bununla da kalmayarak, babamın gerçekten şehit olduğuna ilişkin Şehit Aileleri Derneği'nden belge temin ettim. Ayrıca annemin, şehit eşi olması nedeniyle Sosyal Yardım Dairesi'nden yardım aldığını gösteren belgeyi de temin ederek ilgili makamlara sundum.
Bütün bunlar, benim için yalnızca zaman kaybına neden olan bürokratik işlemler değildir. Şehit düşmüş babamın devlet kayıtlarında hâlen hayatta görünmesi ve benim, onun oğlu olduğumu ve babamın öldüğünü ispatlamak zorunda bırakılmam, son derece ağır ve incitici bir durumdur.
Dahası, Kaymakamlık nezdinde babamın ölüm belgesini almak istediğimde, mezar numarası gibi bilgileri benim bulup getirmem gerektiğinin söylenmesi de ayrıca şaşkınlık yaratmıştır. Daha da üzücü olanı, Kaymakamlıkta görev yapan bazı personelin Tekke Bahçesi Şehitliği'nden ve burada bulunan şehit mezarlarından haberdar olmadığını görmüş olmamdır. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus şudur:
1963 yılında bu toplum uğruna şehit düşmüş, adı bir sokağa verilmiş ve ailesi yıllardır şehit ailesi olarak devlet tarafından tanınmış bir kişinin devlet kayıtlarında nasıl olur da bugün hâlâ hayatta görüne- bildiği konusunda ciddi bir araştırma yapılması gerekmektedir.
Ben, bir şehit oğlu olarak babamın şehitliğini kanıtlamak zorunda bırakılmak istemiyorum.
Devletin, kendi arşivlerinde ve kayıt- larında bulunması gereken bu bilgileri vatandaşından istemesi; üstelik bunu yaparken şehit bir kişinin hayatta olduğunu ileri sürmesi, yalnızca bir bürokratik hata değil, aynı zamanda şehidimizin hatırasına ve ailesine karşı büyük bir duyarsızlıktır.
Bu nedenle;
1. Şehit Muhip Hüseyin'in neden devlet kayıtlarında hâlen hayatta göründüğünün araştırılmasını,
2. İlgili kurumlar arasındaki kayıtların incelenerek gerekli düzeltmelerin derhal yapılmasını,
3. 1963 Kumsal bölgesinde şehit düşen vatandaşlarımızla ilgili resmi kayıtların güncel ve doğru biçimde tutulup tutulmadığının araştırılmasını,
4. Şehit ailelerinin benzer mağduriyetler yaşamaması için ilgili kurumların gerekli tedbirleri almasını,
5. Yaşadığım bu mağduriyet ve gereksiz bürokratik işlemler konusunda tarafıma yazılı olarak bilgi verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.”

Operasyonun adı: “Ailem Güvende”…
Türkiye’de “Ailem Güvende” adı altında sivil toplumu, hak savunucularını, gazetecileri ve özellikle LGBTİ+ örgütlerini hedef alan son dalga operasyonlar, devletin toplumsal yaşamı denetleme ve tek tipleştirme refleksinin en çıplak halini gözler önüne seriyor.
"Güvenlik" ve "aile" gibi kutsal kavramların arkasına saklanılarak gerçekleştirilen bu baskınlar, gözaltılar ve tutuklamalar, 12 Eylül askeri rejiminin o boğucu, otoriter ve ötekileştirici zihniyetinin günümüzdeki siyasi pratiklerle yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Farklı olanı, itaat etmeyeni, hınzırca düşüneni ya da makbul vatandaş kalıbına sığmayanı suçlu ilan eden bu zihniyet, toplumu korku iklimiyle hizaya getirmeyi amaçlamaktan başka nedir?
Bu rejim refleksinin en tehlikeli boyutu ise, Türkiye’de her geçen gün daralan bu özgürlük çemberinin, adadaki asimetrik bağımlılık ilişkileri üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyine de taşınma potansiyelidir. Tarihsel olarak seküler, çoğulcu, farklı yaşam tarzlarına ve özgürlüklere saygılı bir ada kültürüne sahip olan Kıbrıs Türk toplumunun yapısı, bu tür otoriter ve baskıcı dogmalarla doğrudan tehdit edilmekte.
Ankara’nın dayattığı ekonomik, idari ve kültürel entegrasyon politikaları sadece bütçeyi veya fiziksel altyapıyı ele geçirmekle kalmayıp; aynı zamanda adanın özgürlükçü ve hoşgörülü toplumsal DNA'sını da zehirliyor ne yazık.
Türkiye’de toplumsal muhalefeti suç teşkil eden bir sapma gibi gösteren bu zihniyet KKTC’ye uyarlandığında, Kıbrıslı Türklerin yıllardır korumaya çalıştığı barışçıl ve çoğulcu sosyal doku tamamen erime tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumda. Zira kendi yurdunda iradesi sıfırlanan, kültürel kodları dışarıdan biçimlendirilen bir toplumun, bu tarz gerici ve baskıcı operasyon dalgalarına karşı direnç göstermesi giderek daha da ütopik bir hal almış durumda. "Ailem Güvende" kisvesi altında örülen bu duvarlar, aslında özgürlüklerin, bireysel hakların ve toplumsal barışın mezarını kazıyor.
Türkiye’deki bu 12 Eylül nostaljisi kokan otoriter uygulamaların KKTC’de olağanlaştırılması, Kıbrıs Türk toplumu için kimliksizleşme ve teslimiyet sürecinin tamamlanması anlamına gelecek. Kendi evinde özgürce yaşamak isteyen Kıbrıslılar için bu zihniyet dışarıdan gelen masum bir "koruma" kalkanı değil, varoluşlarına yöneltilmiş büyük bir sistematik tehdittir.
NE OLDU?
7 - 13 Eylül 2026

TÜRK LOYDU’NUN SUSKUNLUĞU VE HAVADA KALAN SORULAR
Kıbrıs’ın kuzeyini yasa boğan gemi faciası, toplumsal hafızada silinmeyecek izler bırakırken; aradan geçen süre zarfında teknik denetim mekanizmalarının merkezindeki bir kurumun tavrı büyük bir çelişki yaratıyor.
Yüzlerce insanın hayatını tehlikeye atan, can kayıplarına ve derin acılara yol açan bu trajedinin ardından, gemiye "seyre elverişlidir" belgesi ve onay veren Türk Loydu’nun halâ derin bir sessizliğe gömülmüş olması oldukça manidardır.
Kazanın ardından başlatılan adli ve idari soruşturmalarda gözler işletmecilere, kaptana ve siyasete çevrilmişken; asıl teknik sorumluluğu taşıyan klas kuruluşunun sorumluluktan kaçar gibi sessiz kalması kabul edilemez. Bilindiği üzere, gemilerin teknik denetimleri, sörvey süreçleri ve uluslararası standartlara uygunluk onayları bu tür yetkili kurumların süzgecinden geçer. Eğer bu faciada bir ihmal zinciri varsa, bu zincirin en kritik halkası gemiye o sertifikayı veren yetkidir.
Kamuoyu ve mağdur aileler, Türk Loydu’ndan teknik raporların detaylı bir açıklamasını bekliyor. Denetimler eksiksiz yapıldıysa bu facia nasıl yaşandı? Yapılmadıysa o onay mühürleri hangi kriterlere dayanarak basıldı? Kurumun bu soruları yanıtsız bırakması, sadece kurumsal güveni zedelemekle kalmıyor, aynı zamanda adalet arayışına da gölge düşürüyor…

BEŞ GÜNDE
İKİ KADIN CİNAYETİ
Ev İçi Şiddetle Mücadele Yasa Tasarısı’nın yıllardır yasalaşmayı beklediği bir ortamda, aynı soruyu tekrar tekrar sormak gerekiyor: Daha kaç kadın öldürülecek?
Kuzey Kıbrıs’ta beş gün arayla iki kadın öldürüldü. 7 Eylül’de Aygün’de 61 yaşındaki Saliha Özkol, eski eşi Mustafa Ak tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 12 Eylül’de ise 35 yaşındaki Rukiye Tunçer, Güzelyurt-Lefkoşa anayolunda eşi S.A.T. tarafından araç içerisinde başına spiral iş aletiyle vurulması sonucu yaşamını yitirdi. İkinci olayla ilgili zanlı tutuklandı ve mahkemede cinayeti kabul ettiği bildirildi.
Fakat Saliha Özkol’un ölümü, bu iki cinayeti yalnızca bireysel şiddet vakaları olmaktan çıkaran çok daha önemli bir soru ortaya koyuyor: Bir kadın öldürülmeden önce devlet tarafından bilinen hangi işaretler görülmek zorunda?
Basına yansıyan bilgilere göre Özkol’un 2024 yılında darp raporu vardı. Eski eşi hakkında 2025’te yaralama, darp, kanunsuz bıçak taşıma, mülke tecavüz ve koruma emrine riayetsizlik gibi suçlamalarla işlem yapılmıştı. Dahası, Özkol hakkında birden fazla koruma ve uzaklaştırma kararı bulunuyordu. 15 Ağustos 2025 tarihli mahkeme kararında Ak’ın Özkol’un evine girmesi, belirli bir mesafeden fazla yaklaşması ve telefon, mesaj veya sosyal medya yoluyla iletişim kurması yasaklanmıştı.
Yani ortada yalnızca “aniden gerçekleşmiş” bir cinayet yok. Şiddetin geçmişi, resmi kayıtlar ve mahkeme kararları var. Buna rağmen sonuç bir kadın cinayeti oldu.
Bu noktada “kurulu düzen”i sorgulamak zorundayız. Çünkü kadına yönelik şiddet hâlâ çoğu zaman aile içi bir mesele, iki kişi arasındaki anlaşmazlık ya da münferit bir adli vaka gibi ele alınıyorsa, devletin görevi yalnızca cinayetten sonra zanlıyı tutuklamak olamaz. Asıl mesele, öldürülmeden önce kadını koruyabilmektir.
Üstelik Ev İçi Şiddetle Mücadele Yasa Tasarısı’nın yıllardır yasalaşmayı beklediği bir ortamda, aynı soruyu tekrar tekrar sormak gerekiyor: Daha kaç kadın öldürülecek?
Beş gün içinde iki kadın öldürüldü. Biri hakkında koruma kararları vardı. Diğerinin ölümü ise bir araç içerisinde, bir tartışmanın ardından geldi. Bu iki olayın ortak noktası yalnızca kadınların erkekler tarafından öldürülmüş olması değil. Ortak nokta, kadınların yaşam hakkının halâ yeterince korunamadığını gösteren bir düzenin içinde gerçekleşmiş olmalarıdır.
Artık mesele “bir sonraki cinayet ne zaman olacak?” olmamalı.
Mesele, bir sonraki cinayeti önlemek için bu düzenin ne zaman değişeceğidir.

KKTC Siyasetinde Dönüm Noktası: Karma Oy Kaldırıldı
Seçimlere kısa bir süre kala oyun kurallarının değiştirilmesi, muhalefet tarafından seçme ve seçilme hakkına, demokratik katılımın çoğulculuğuna müdahale olarak nitelendiriliyor...
KKTC’de Cumhuriyet Meclisi’nden geçen yeni yasa değişikliğiyle birlikte, uzun yıllardır tartışılan karma oy uygulaması resmen tarihe karıştı. Seçmenlerin farklı siyasi partilerin adaylarını aynı pusulada birleştirerek oy vermesine olanak tanıyan bu sistemin kaldırılması, adanın siyasi ve seçim tarihinde köklü bir kırılmayı temsil ediyor. Parti içi tercih sisteminin korunduğu, tek bölge yapısının ise devam ettiği bu yeni düzenleme, adadaki siyaset yapma biçimini derinden etkileyecek dinamikleri barındırıyor.
Karma oyun savunucuları, bu sistemin seçmene ideolojik katılıkların ötesine geçerek liyakate ve bireysel adaylara dayalı bir tercih hakkı sunduğunu savunuyordu. Buna karşın, uygulamanın kaldırılmasını destekleyen iktidar kanadı ve ilgili çevreler; karma oyun karmaşık yapısı nedeniyle her seçimde binlerce oyun "yanmasına" (geçersiz sayılmasına) yol açtığını, iradenin sandığa sağlıklı yansımadığını ve parti disiplinini zedelediğini öne sürüyordu.
Ancak bu hamlenin zamanlaması ve niteliği, kamuoyunda ve muhalefette ciddi soru işaretleri yaratmış durumda. Seçimlere kısa bir süre kala oyun kurallarının değiştirilmesi, muhalefet tarafından seçme ve seçilme hakkına, demokratik katılımın çoğulculuğuna müdahale olarak nitelendiriliyor. Karma oyun ortadan kalkmasıyla birlikte, seçmenin tek bir partinin mühürüne yönelmesi veya yalnızca o parti içindeki tercihlerle sınırlanması, küçük partilerin ve bağımsız adayların şansını daraltırken, ana akım ve köklü siyasi yapıların tekelini güçlendirme riski taşıyor.
Sonuç olarak; bu değişiklik sadece teknik bir seçim yöntemi revizyonu değil, bireysel siyasetin alanını daraltıp program ve parti siyasetini merkeze koyduğu iddia edilen, aynı zamanda siyasi rekabetin zeminini kalıcı olarak değiştiren stratejik bir hamledir. KKTC demokrasisinin bu yeni denklemde çoğulculuğu koruyup koruyamayacağı, yapılacak ilk sandık sınavında netlik kazanacak kuşkusuz.
NE OLDU?
31 Ağustos - 6 Eylül 2026

Sahİl Güvenlİk Sınıfta Kaldı
Feribot faciası, yalnızca yaşanan can kayıplarıyla değil, olay anında ve sonrasında sergilenen yönetsel zafiyetlerle de ada kamuoyunda derin bir yara açtı. Kıbrıs gibi bir ada ülkesi için hayati önem taşıyan deniz güvenliği ve acil müdahale kapasitesi, bu acı olayla birlikte ağır bir sınava girdi ve bu sınavı geçemedi..
Facianın ardından ortaya çıkan tablo, kriz anında koordinasyon eksikliğinin ve teknik donanım yetersizliğinin ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini net bir şekilde kanıtladı. Tehlike sinyalinin alınmasından ilk müdahale ekiplerinin olay yerine ulaşmasına kadar geçen kritik süre, saniyelerin bile hayat kurtardığı deniz şartlarında doğru değerlendirilemedi. Müdahalenin gecikmesi, arama-kurtarma protokollerinin güncelliğini ve uygulanabilirliğini ciddi biçimde tartışmaya açtı.
Eğitimci ve Biyologlar Derneği eski Başkanı Hasan Sarpten yaptığı değerlendirmelerde kamu kurumlarının ve müdahale ekiplerinin sergilediği tutumu sert bir dille eleştirdi. Arama-kurtarma çalışmalarındaki yetersizliğin basit bir talihsizlik veya kaza olarak geçiştirilemeyeceğini belirten Sarpten, yaşanan durumun tam anlamıyla bir "kurumsal basiretsizlik" ve "organizasyon çöküşü" olduğunu vurguladı. Sahil Güvenlik ve bağlı liman başkanlıklarının bu tür acil durumlara hazırlıksız yakalanmasının kabul edilemez olduğunu ifade eden Sarpten, çevre ve deniz güvenliği standartlarının yıllardır ihmal edilmesinin faturasının masum insanlara kesildiğine dikkat çekti.
Facianın yaşandığı ilk dakikalara ait görüntülere işaret eden Sarpten, gemideki yolcuların Sahil Güvenlik ekipleri yerine kendi imkanlarıyla kurtulmaya çalıştığının net bir şekilde görüldüğünü vurguladı. Sahil Güvenlik ekiplerinin neden zamanında, yeterli personel ve donanımla olay yerine ulaşamadığının açıklanması gerektiğini ifade etti.
Bu facia, KKTC'nin deniz güvenliği mimarisini tepeden tırnağa gözden geçirmesi gerektiğini acı bir dersle ortaya koydu. Sahil Güvenlik teşkilatının teknik ekipman, personel eğitimi ve kriz yönetimi kapasitesi en acil şekilde yeniden inşa edilmeli. İhmaller zincirinin şeffaf bir şekilde soruşturulması, sorumluların hesap vermesi ve benzer trajedilerin bir daha yaşanmaması adına uluslararası standartlarda bir acil müdahale ağının kurulması, toplumsal vicdanın en temel beklentisidir.

Niyazi Kızılyürek’ten Siyasi Kriz Yaratan Çağrı: "Erhan Arıklı Tutuklanıp Kıbrıs Cumhuriyeti’ne İade Edilmeli"
Eski Avrupa Parlamentosu (AP) Milletvekili Akademisyen Niyazi Kızılyürek, Rum televizyon kanalı Sigma’da yayımlanan “Mesimeri kai Kati” programında yaptığı canlı yayın açıklamalarıyla Ada siyasetinde yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi. Kızılyürek, Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Genel Başkanı Erhan Arıklı’nın tutuklanarak Kıbrıs Cumhuriyeti makamlarına teslim edilmesi gerektiğini savundu.
Canlı yayında 1996 yılında Derinya’da yaşanan olaylara atıfta bulunan Kızılyürek, söz konusu dönemdeki gerginliklerin ve cinayetlerin organizasyonunda Erhan Arıklı’nın doğrudan rol oynadığına dair kanıtlar bulunduğunu iddia etti. Arıklı’nın bu süreçte "çok büyük bir sorumluluk taşıdığını" öne süren akademisyen, YDP liderini Kıbrıs Türk toplumunun genel çıkarlarıyla çatışan, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren ve "Pan-Türkist, milliyetçi" bir çizgi izleyen siyasi bir figür olarak tanımladı.
Açıklamalarında Kıbrıs sorununun mevcut durumuna ve geleceğine de değinen Kızılyürek, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ortak bir irade göstererek adanın kalıcı olarak bölünmesini engellemek adına ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerektiğini vurguladı. Bölünmenin gerçekleşmesi halinde her iki toplum için de bunun bir "felaket" ile sonuçlanacağını belirten Kızılyürek, geçmişteki suç iddialarının üzerine gidilmesinin hukuk devleti ilkesi açısından şart olduğunu dile getirdi.
Kızılyürek’in Arıklı hakkındaki tutuklama ve iade çağrısı, KKTC siyasetinde ve kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Sivil toplum temsilcileri ve siyasi partiler, açıklamaların hukuki, siyasi ve toplumsal boyutlarını tartışmaya açarken, iddiaların merkezindeki Erhan Arıklı ve YDP kanadından gelen tepkiler ise siyasi arenadaki gerilimi tırmandırdı. Arama-kurtarma krizleri ve idari tartışmaların gölgesinde gelen bu sert çıkış, adanın kuzeyinde ve güneyinde yargı yetkisi ile siyasi sorumluluk tartışmalarını yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı.

Hukuki Bir Milat: Kıbrıs Yüksek Mahkemesi'nin 1974 Kayıpları Kararı
Kıbrıs Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi, Eylül 2026’da Kıbrıs’ın yakın tarihine ve ceza hukukuna damga vuracak emsal bir karara imza attı. Mahkeme, 15 Ağustos 1974 tarihinde Stroggylos (Strovolos) köyünden kaçırılarak kaybolan Loizos Hadjigeorgiou ve oğlu Giorgos'un akıbetine ilişkin devletin "etkili bir soruşturma yürütmediğine" hükmetti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. (yaşam hakkı) ve 3. (gayriinsani muamele yasağı) maddelerinin ihlal edildiği gerekçesiyle, Kıbrıs Cumhuriyeti toplam 100 bin euro manevi tazminat ödemeye mahkum edildi.
Bu kararı tarihi kılan temel Unsur, Kıbrıs Cumhuriyeti yargısının ilk kez devletin kendi vatandaşlarına karşı adli soruşturma yükümlülüğünü doğrudan iç hukuk nezdinde bu netlikle mahkûm etmesidir. Söz konusu davada iki silahsız sivilin, askeri birliklerce değil, yine Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan siviller (Kıbrıslı Türkler) tarafından kaçırıldığına dair iddialar yer alıyordu. Yüksek Mahkeme, askeri çatışmaların getirdiği idari kaos veya geçen onlarca yıllık sürenin devleti "etkili, bağımsız ve odaklanmış bir ceza soruşturması" yürütme sorumluluğundan muaf tutamayacağını altını çizerek vurguladı.
Kararın bir diğer kritik yönü ise İki Toplumlu Kayıp Şahıslar Komitesi’nin (CMP) hukuki sınırlarına yaptığı net vurgudur. Mahkeme, CMP’nin insani bir misyon üstlendiğini, esas amacının cenazeleri bulmak ve kimlik tespiti yapmak olduğunu; ancak faillerin tespiti ve cezai sorumluluğun belirlenmesi gibi bir adli adalet işlevine sahip olmadığını belirtti. Dolayısıyla devletlerin AİHS Kapsamındaki ceza soruşturması yürütme ödevi, insani komitelerin faaliyetlerine devredilemez.
Ayrıca kararda, ailelerin onlarca yıl boyunca belirsizlik içinde bırakılmasının AİHS'nin 3. maddesi kapsamında "süregelen bir zihinsel ıstırap ve insanlık dışı muamele" teşkil ettiği kaydedildi. Hükmedilen 100 bin euroluk tazminat, bir finansal kazançtan ziyade, devletin ihmalinin resmen kabulü ve mağdur ailelerin incinen onurunun tazim edilmesi anlamını taşımaktadır.
Bu tarihi karar, 1974 trajedisinde yakınlarını kaybeden yüzlerce aile için adalet arayışında yeni bir hukuki dönem başlatırken, devlet organlarına kriz anlarında dahi hukuk devleti ilkelerinden sapılamayacağını hatırlatan güçlü bir içtihat niteliğindedir.
NE OLDU?
24 - 30 Ağustos 2026

EN AĞIR FATURA GENÇLERE KESİLDİ
Geçtiğimiz hafta FC Barcelona’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diplomatik baskıları sonucu KKTC’deki futbol kampı projesinden vazgeçmesi yıllardır süren ambargoların son örneği oldu.
Bir yanda uluslararası alanda KKTC’nin tanınması söylemi köpürtülürken, diğer yanda Ankara’nın kendi ev sahipliğinde dahi Kıbrıslı Türk gençleri görünmez kılması, kurulan düzenin Kıbrıslı Türklerin özneleşmesini değil, Türkiye’ye bağımlı kalmasını hedeflediğini kanıtlıyor.
Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde kurmuş olduğu yapısal, ekonomik ve siyasi bağımlılık düzeninde Kıbrıslı Türkler küresel sistemin dışında kalırken, Ankara’nın KKTC üzerinde kurduğu vesayet ilişkisi ve müdahaleci düzen, Kıbrıs Türk toplumunun özgür iradesini ve kendi kendini yönetme hakkını günden güne eritiyor.
Adanın tek resmi temsilcisi pozisyonundaki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de resmi politikası çerçevesinde KKTC’deki her türlü uluslararası etkinliğe müdahale etmesi kuşkusuz kuzeydeki Kıbrıslı Türkleri tamamen köşeye sıkıştırıyor.
Kıbrıs’taki çözümsüzlüğün ve kuzeyde kurulan çarpık düzenin en büyük kurbanı da gençler…
Geçtiğimiz hafta FC Barcelona’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diplomatik baskıları sonucu KKTC’deki futbol kampı projesinden vazgeçmesi yıllardır süren ambargoların son örneği oldu.
Bakın, İngiltere’deki uluslararası tavla turnuvasında Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye resmi bayraklarıyla yer alırken, KKTC yine yoktu.
Ancak madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerekir; Ankara’nın Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik yaklaşımındaki çelişkiler ve bürokratik uygulamaları bir yana, adanın kuzeyinde kurduğu siyasi düzen bu dışlanmışlığı aşacak iradeyi üretmek yerine, KKTC’yi kendi iç ve dış politika hesaplarının edilgen bir uzantısı haline getirdi.
Son olarak İstanbul’da düzenlenen Dünya Coğrafya Olimpiyatları’nda yaşanan durum bu ikiyüzlü yaklaşımın en açık örneğidir. KKTC’den gidecek öğrencilerin kendi kurumları altında katılmasına izin verilmezken, Kıbrıslı Rum öğrencilerin İstanbul’da "Kıbrıs Cumhuriyeti" bayrağıyla temsil edilmeleri başka nasıl açıklanabilir?
Bir yanda uluslararası alanda KKTC’nin tanınması söylemi köpürtülürken, diğer yanda Ankara’nın kendi ev sahipliğinde dahi Kıbrıslı Türk gençleri görünmez kılması, kurulan düzenin Kıbrıslı Türklerin özneleşmesini değil, Türkiye’ye bağımlı kalmasını hedeflediğini kanıtlıyor.
Sonuç olarak Kıbrıslı Türkler, bir yandan uluslararası toplumun haksız ambargoları, diğer yandan Ankara’nın kurduğu müdahaleci, vesayetçi ve çelişkili düzen arasında sıkışıp kaldılar. Bu yapısal kilitlenmenin bedelini ise en ağır şekilde yeteneklerini uluslararası alanda sergileme hakkından yıllardır mahrum bırakılan gençlerimiz ödemeye devam ediyorlar…

Kıbrıs Görüşmelerinde "Faso Fiso" Kısır Döngüsü
Kıbrıs’ta yıldır sahnelenen diplomatik tiyatro, dönemsel olarak aktörlerin değiştiği ancak senaryonun, dekorun ve nihai sonucun milim şaşmadığı bir temsil şeklinde oynanmaya devam ediyor...
Kıbrıs’ta yıldır sahnelenen diplomatik tiyatro, dönemsel olarak aktörlerin değiştiği ancak senaryonun, dekorun ve nihai sonucun milim şaşmadığı bir temsil şeklinde oynanmaya devam ediyor. Son olarak KKTC CumhurbaşkanıTufan Erhürman ile Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Lideri Nikos Hristodulidis arasında gerçekleşen görüşme, ada medyasında ve belirsiz bir umudun peşinden koşan belirli çevrelerde yine büyük bir heyecan dalgası yaratılmaya çalışılarak sunuldu. Ancak diplomasinin süslü manşetleri ve protokol gülümsemelerinin ötesinde, geriye kalan yalın gerçek tek bir halk tabiriyle özetlenebilir: Faso fiso.
Yıllardır Birleşmiş Milletler parametreleri etrafında dönüp duran, sayısız zirveye, onlarca lider buluşmasına ve yüzlerce sayfalık ortak metin taslağına ev sahipliği yapan Kıbrıs müzakereleri ve liderler arası temaslar, somut hiçbir çıktı üretemeyen bir diplomatik ritüele dönüştü. Erhürman-Hristodulidis teması da bu tarihi kısırlıktan payına düşeni aldı; adadaki iki toplumun günlük yaşamına, adanın siyasi geleceğine veya çözümsüzlüğün yarattığı kısır döngüde bir arpa boyu dahi somut ilerleme sağlanamadı.
"Kahve Diplomasisi”…
Kıbrıs sorununda her yeni lider temasında benzer bir iletişim stratejisi izlenir: Önce görüşmenin gerçekleşeceği duyurulur, ardından "yapıcı atmosfer", "samimi diyalog" ve "güven artırıcı önlemler" gibi basmakalıp diplomatik kavramlar dolaşıma sokulur.
Erhürman ile Hristodulidis’in bir araya geldiği son görüşmede de bu klasik iletişim şablonu harfiyen uygulandı. Kameralar karşısında verilen sıcak mesajlar, çektirilen fotoğraflar ve yapılan açıklamalar, sanki ortada yeni bir vizyon ya da tıkanıklığı açacak bir irade varmış izlenimi doğurmayı hedefledi muhtemelen.
Ancak görüşme sonrasında kamuoyuna sunulan içerik incelendiğinde; yeni geçiş kapısı açılması gibi en basit seviyedeki bir gelişmeye yönelik bile bir takvim dahi elde edilemediğini görüyoruz.
Tamamen "dostlar alışverişte görsün" mantığıyla gerçekleşen bu görüşme de tarihe bir "zaman kaybı" ve "içeriksiz diyalog" örneği olarak geçti.

Suriye’de SDG’nin Feshi ve Teslimiyetin Anatomisi
Dış garantörlerin stratejik önceliklerini değiştirerek desteğini çekmesi, SDG’yi siyasi ve askeri olarak teslim bayrağı çekmek zorunda bıraktı...
Suriye iç savaşının en karmaşık aktörlerinden biri olan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kendisini feshetme kararı alması, bölgedeki jeopolitik denklemde tarihi bir kırılmayı ve hazin bir sonu temsil ediyor. Bir dönem Suriye’yi karanlığa boğan, çağın en vahşi terör örgütlerine karşı sahada en çetin mücadeleyi veren ve bu uğurda binlerce kayıp veren bir yapının bugün geldiği nokta, değişken küresel ittifakların ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
SDG, yakın geçmişte radikal cihatçı gruplara ve terör odaklarına karşı uluslararası koalisyonun en kritik kara gücü olarak öne çıkmış; bölgesel güvenliğin çöktüğü bir vasatta terörle mücadelenin omurgasını oluşturmuştu.
Ancak bu mücadelenin ardından kurulan özerk yapının sürdürülebilirliği, kendi öz gücünden ziyade dış güçlerin dönemsel desteğine bağlandı. Uluslararası konjonktürün değişmesi ve Suriye’de yönetimin, bir zamanların en azılı cihatçıların eline geçmesiyle birlikte, sahadaki dengeler SDG’nin aleyhine radikal bir şekilde değişti. Yıllarca terörle mücadele etmiş bir gücün, bugün geçmişi karanlık bu yeni yönetim karşısında yalnız bırakılması ve fesih kararına zorlanması, sürecin en trajik boyutunu oluşturuyor.
Dış garantörlerin stratejik önceliklerini değiştirerek desteğini çekmesi, SDG’yi siyasi ve askeri olarak teslim bayrağı çekmek zorunda bıraktı. Bu fesih kararı, geçmişte verilen terörle mücadeleye ve ödenen ağır bedellere rağmen, küresel güçlerin vekaletiyle yürütülen bölgesel projelerin kalıcı olamayacağını gösterdi. Yapının silah bırakarak dağılması, Suriye’de radikal kökenli yeni aktörlerin önünü açarken, bölge halkı için belirsiz ve tehlikeli bir dönemin de kapısını aralıyor.
Sonuç olarak SDG'nin tasfiyesi, yakın tarihte en azılı terör yapılarına karşı yürütülen mücadelenin önemini hafızalara kazırken, diğer yandan dış desteğe bağımlı yapıların küresel siyasette nasıl kolayca gözden çıkarılabildiğini belgeledi. Suriye'nin geleceği, geçmişin terör gölgesini taşıyan yeni yönetimin insafına kalırken; SDG’nin hazin sonu, coğrafya gerçekleriyle yüzleşmeyen hiçbir stratejinin uzun soluklu olamayacağını bir kez daha ortaya koydu.
NE OLDU?
17 - 23 Ağustos 2026

İSRAİL SURİYE’DEKİ TÜRK HAVA ÜSSÜNÜ NEDEN BOMBALADI?
İsrail'in 18 Ağustos’da Suriye'nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne düzenlediği hava saldırısı, doğrudan "Türk üssünün bombalanması" değil; Türkiye'nin Suriye'de olası askerî üslenme ve hava altyapısını kurma ihtimaline karşı İsrail'in önleyici ve caydırıcı bir hamlesi olarak değerlendirilmiş olsa da, bu saldırının ne anlama geldiği ve bundan sonraki olası gelişmeler kafalarda birçok soru işareti bıraktı…
Ankara ve Şam yönetimi üste Türk askeri varlığı veya kalıcı konuşlanma iddiasını kesin bir dille reddediyorlar, ancak saldırı ve arkasındaki mesajlar oldukça dikkat çekici..
Öncelikle, İsrail, Suriye hava sahasındaki operasyon serbestisini kendi ulusal güvenliği için oldukça kritik görüyor. Türkiye'nin Suriye'nin yeni yönetimiyle iş birliği kapsamında hava üslerini modernize etmesi veya buraya radar, yani hava savunma sistemleri konuşlandırma ihtimali, Tel Aviv tarafından "hareket alanını kısıtlayacak bir tehdit" olarak algılanıyor. İsrail bu saldırıyla, bölgesel aktörlerin Suriye'de kendi hareket kabiliyetini sınırlayacak adımlarına izin vermeyeceğini gösteriyor.
İsrail Başbakanlığı ise, saldırının ardından yaptığı açıklamada Suriye'nin Türkiye'ye üs açma izni vererek güvenlik statükosunu ihlal ettiğini savundu. Bu durum, hamlenin yalnızca Şam'ı değil, Ankara'nın bölgedeki askeri nüfuz alanını genişletme adımlarını da hedef aldığını gösteriyor. İsrail medyası ve yetkilileri de bu adımla "Türkiye ile çatışma riskinin göze alındığı" yönünde sinyaller verdi.
Görülüyor ki, Suriye’deki siyasi ve askerî dengelerin değişmesiyle birlikte, Türkiye ve İsrail unsurları ilk kez sahada bu denli yakın ve karşı karşıya gelme potansiyeline sahip oldu. Türkiye sınırına yaklaşık 70 km mesafedeki bir noktanın önceden bilgi verilmeden vurulması, iki ülkenin radarlarının ve uçaklarının sıcak çatışma veya yanlış hesaplama riskini en üst seviyeye çıkardı ki, bu önemli bir gelişme.
Öte yandan, saldırının hemen ardından ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın açıklamaları, durumun vahametini gösteriyor. ABD, Türkiye ve İsrail arasında olası bir askeri sıcak temasın önüne geçmek adına acil bir "gerilimi azaltma mekanizması" kurulması için diplomasiyi hızlandırdı.
ABD yetkililerinin değerlendirmelerine göre, İsrail'deki yaklaşan seçimler öncesinde Netanyahu hükümetinin bölgesel sert güç gösterileriyle iç politikada elini güçlendirme gayreti de bu tırmanışın motivasyonlarından biri olarak görülüyor.
Hiç kuşku yok ki, bu olay; Gazze ve Doğu Akdeniz eksenli diplomatik gerilimin, Suriye sahasında doğrudan askeri ve stratejik bir nüfuz çatışmasına dönüştüğünün en açık göstergesi.

İRAN’IN SALDIRILARI KIBRIS’A SIÇRAR MI?
İngiliz Financial Times gazetesinin İran saldırılarının Kıbrıs ve Bulgaristan’ı da hedef alabileceğine yönelik haberine Kıbrıs Rum basını geniş yer verirken, Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’ndan ardı ardına açıklamalar geldi…
Özünde bu açıklamaların konuyla ilgili önceki açıklamalardan çok farklı olmadığını belirtmek gerek. Yani, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın güneyindeki İngiliz üsleri ile ilgili geliştirdiği bir söylem var ki, o da İngiliz üslerinin yürüttüğü askeri operasyonların kendi kontrolleri dışında olduğu ve yönetim olarak bu operasyonlara doğrudan onay vermedikleri yönünde…
Bununla birlikte, her ne kadar resmi söylemde "panik havası yaratılmaması" telkin edilse de, Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanlığı ile Polisi; adadaki kritik altyapı tesisleri, havalimanları, limanlar, İsrail diplomatik/sivil temsilcilikleri ve İngiliz üslerinin çevresinde güvenlik önlemlerinin en üst seviyeye çıkarıldığını doğruladı…
Hristodulidis de açıklama yaptı ve Kıbrıs’ın herhangi bir askerî çatışmanın tarafı olmadığını ve olmayacağını, Kıbrıs’ın Orta Doğu’daki krizlerde bir "çatışma aktörü" değil, aksine insani yardım ve tahliye süreçlerinde bir "güvenli liman ve insani koridor” işlevi gördüğünü söyledi…
Peki, İran’ın doğrudan kendi topraklarından ya da bölgedeki Hizbullah gibi vekilleri aracılığıyla Kıbrıs’taki hedefleri vurma kapasitesi teknik ve askeri olarak mevcut mu?
Evet, mevcut.
Nitekim Kıbrıs, Orta Doğu'daki krizlerin derinleşmesiyle birlikte bu tehditlerin somut yansımalarını da yaşadı zaten.
Peki olası bir saldırıda İran nereyi hedef alabilir?
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sivil altyapısını veya KKTC’yi doğrudan hedef almak yerine İran’ın, adadaki üçüncü ülkelere ait askeri unsurlarını hedef alma stratejisi izleyeceği tahmin ediliyor…
Kıbrıs’taki Ağrotur Hava Üssü, ABD ve İngiltere tarafından Orta Doğu’daki operasyonlarda ve lojistik destekte kullanılıyor. Hizbullah ve İran yanlısı güçler, Batılı güçlerin veya İsrail’e destek veren uçakların bu üssü kullanmasını doğrudan bir "savaş katılımı" sayacağını birçok kez açıkladılar. Zaten önceden bu üsse yönelik İHA saldırıları düzenlendi ve tesislerde hasar meydana geldi.
Ayrıca, Trodos Dağları’nda bulunan İngiliz/Batı ittifakına ait dinleme ve radar istasyonları ile Doğu Akdeniz’deki askerî gemiler potansiyel hedefler arasında görülüyor…
Bununla birlikte, İran’ın Kıbrıs'a yönelik doğrudan devasa bir füze saldırısı düzenlemesinin önünde çok ciddi politik ve askeri engeller bulunuyor…
Öncelikle Kıbrıs Cumhuriyeti bir Avrupa Birliği üyesi ve Kıbrıs toprağına yapılacak doğrudan bir saldırı, AB’nin ortak savunma maddelerini harekete geçirme ve Avrupalı güçleri doğrudan çatışmaya çekme riski taşıyor…
Ayrıca, Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD, İngiliz ve Fransız savaş gemileri ile adadaki konuşlu hava savunma sistemleri, İran veya Hizbullah’tan atılacak mühimmatların büyük kısmını imha edebilecek kapasitede.
Bir de Türkiye engeli var ki, Kuzey Kıbrıs’a yapılacak herhangi bir yanlış hesaplanmış veya doğrudan saldırı, Türkiye’yi doğrudan misilleme yapma konumuna getirir… Ve Tahran, Ankara ile doğrudan bir askeri çatışmaya girmekten kaçınıyor…
Yani İran’ın doğrudan kendi topraklarından sivil Kıbrıs hedeflerine kapsamlı bir saldırı başlatmayı tercih etmediği sonucu çıkıyor bütün bunlardan. Ancak adadaki İngiliz ve Amerikan üslerinin varlığı nedeniyle Kıbrıs, İran’ın Doğu Akdeniz'deki bölgesel bir çatışmada en kritik hedeflerden biri olmaya devam ediyor ne yazık…

KKTC’ye Türkiye’de yer yok…
Istanbul’daki Uluslararası Coğrafya Olimpiyatı’nda düzenlenen madalya töreninde Kıbrıslı Rum öğrenciler “Kıbrıs Cumhuriyeti” anonsuyla çağrıldı ve Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açıldı…
İstanbul’da düzenlenen bir uluslararası organizasyonda Kıbrıslı Rum öğrencilerin Kıbrıs Cumhuriyeti adı ve bayrağıyla kürsüye çıkmasına karşın, Kıbrıslı Türk öğrencilerin organizasyonda yer almaması, ya da kendi kimlikleriyle temsil edilememeleri, Türkiye’nin Kıbrıs vizyonundaki derin çelişkileri ve KKTC’nin uluslararası alandaki görünürlük krizini en yalın haliyle ortaya koydu.
Ankara ve Lefkoşa’nın resmi tez olarak savunduğu "KKTC’nin egemen eşitliği ve iki devletli çözüm" politikasının, Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı uluslararası bir organizasyonda dahi bürokratik ve kurumsal engellere takıldığını görüyoruz. Türkiye'deki kamu yetkililerinin veya organizasyon komitelerinin uluslararası kurumların tüzüklerine uymak zorunda kalması, söylemdeki kararlılığın pratikte uluslararası hukuk duvarına tosladığını gösterir.
Kıbrıslı Türk gençlerin ve akademisyenlerin bu tür platformlarda yer bulamaması, toplumda varoluşsal bir hayal kırıklığı yarattığı da başka bir gerçek…
Kendi "Ana Vatanı" ve en yakın müttefiki olarak gördüğü Türkiye’de dahi Rum bayrağının dalgalanıp KKTC’nin temsil edilememesi, Kıbrıslı Türklerde "öz vatanında üvey evlat" hissini pekiştirmez mi?
Bu durum, tahdit kodları ve sınır yasaklarıyla birleştiğinde, Kıbrıs Türk toplumunun kurumsal ve siyasi kimliğinin nasıl bir meşruiyet kıskacında olduğunu kanıtlıyor…
İstanbul’daki coğrafya olimpiyatında yaşanan bu manzara; bir yanda Türkiye’ye muhalif Kıbrıslı Türk aydınlara uygulanan giriş yasaklar, diğer yanda Türkiye'nin göbeğinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruiyetini tanıyan uluslararası prosedürlerin işlemesi; Kıbrıs Türk toplumunun kendi iradesi, kimliği ve geleceği adına ne kadar dar bir hareket alanına sıkıştırıldığının en somut resmidir.
NE OLDU?
10 - 16 Ağustos 2026

SELMA EYLEM NEDEN İFADEYE ÇAĞRILDI?
Bir vatandaş, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne siyasi görüşlerini açıkladıktan sonra, ortada herhangi bir suç veya şikayet bulunmadığı söylenmesine rağmen neden polis tarafından ifadeye çağrılır?
Bu sorunun yanıtı Kıbrıs’ın kuzeyinde nereye doğru gittiğimizin de yanıtıdır.
Çünkü KTOEÖS Başkanı, sendikacı ve barış aktivisti Selma Eylem’in başına gelen tam olarak bu oldu.
Selma Eylem, 28 Temmuz’da Kıbrıs’ı ziyaret eden BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile sivil toplum örgütleri arasındaki toplantıya katıldı. İki Toplumlu Barış İnisiyatifi adına, 108 örgütün imzasını taşıyan ortak deklarasyonu Guterres’e sundu. Konuşmasında adanın bölünmüşlüğünün yarattığı mağduriyetleri, Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine yönelik müdahaleleri, asimilasyon politikalarını ve çözüm ihtiyacını dile getirdi.
Ancak toplantının üzerinden yaklaşık iki hafta geçtikten sonra Eylem, Adli Şube’den bir polis çavuşunun kendisini arayarak söz konusu konuşmayla ilgili ifade vermesini istediğini açıkladı.
Daha da dikkat çekici olan, Eylem’in telefonda “Ortada bir suç veya şikayet var mı” diye sorması ve kendisine “yok” yanıtı verilmesi. Buna rağmen polisin “Elimizde resmi yazı var” dediği aktarıldı. Eylem daha sonra avukatıyla görüştü ve hukuken ifade vermesini gerektiren bir durum bulunmadığı yönünde görüş aldı.
Bu olayın arkasında doğrudan Türkiye rejiminin veya herhangi bir siyasi makamın talimatı olduğunu gösteren kamuya açık bir kanıt henüz bulunmamakla birlikte, siyasi baskının yalnızca tutuklama, dava veya mahkûmiyet yoluyla gerçekleşmediğini hepimiz biliyoruz. Bazı durumlarda tek bir kişiye “söylediklerinizi takip ediyoruz” mesajının verilmesi bile yeterlidir. Hele bu kişi, siyasi irade, Türkiye’nin müdahaleleri, asimilasyon ve Kıbrıs sorunu gibi hassas konularda açıkça konuşan tanınmış bir sendikacı ve aktivistse, olayın caydırıcı etkisi çok daha geniş olabilir.
Çünkü mesele artık yalnızca Selma Eylem değildir.
Asıl mesele, toplumdaki diğer insanların bundan sonra ne söylemeye cesaret edeceğidir.
Bir yurttaş BM Genel Sekreteri’nin karşısında siyasi görüşünü açıklıyor ve ardından polis tarafından, suç veya şikayet gösterilmeksizin ifadeye çağrılıyorsa, toplumun geri kalanına da şu mesaj gönderilmiş olur: Ayağınızı denk alın.
Demokrasilerde tehlikeli olan tam da budur.
Özgürlüklerin sınırı yalnızca insanların susturulmasıyla çizilmez; insanların susmayı tercih etmeye başladığı noktada da çizilir.
Bu nedenle şimdi cevaplanması gereken en önemli soru basittir: Selma Eylem’i ifadeye çağıran “resmi yazı” kimden geldi, hangi hukuki gerekçeye dayanıyordu ve hangi suçun soruşturulması amacıyla gönderildi?
Bu sorular cevapsız kaldığı sürece, olay üzerindeki siyasi baskı şüphesi de ortadan kalkmayacaktır.

FATİH GAZİOĞLU DAVASI TBMM’NİN ÖNÜNDE
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’ndan Fatih Gazioğlu’nun avukatlarının yaptığı başvuruya yanıt geldi. Komisyon Başkanı Derya
Yanık, “Başvuruda belirttiğiniz iddia ve şikayete ilişkin olarak Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı‘ndan bilgi istenmiştir. İnceleme sonucu Komisyonumuza gönderildiğinde tarafınıza ayrıca iletilecektir” dedi…
Hukuk Tarihine Geçecek Bir Skandal
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’ndan Fatih Gazioğlu’nun avukatlarının yaptığı başvuruya yanıt geldi. Komisyon Başkanı Derya Yanık, “Başvuruda belirttiğiniz iddia ve şikayete ilişkin olarak Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı‘ndan bilgi istenmiştir. İnceleme sonucu Komisyonumuza gönderildiğinde tarafınıza ayrıca iletilecektir” dedi…
Kuzey Kıbrıs’ta yıllardır devam eden Fatih Gazioğlu davası, artık yalnızca bir mahkeme dosyası olmaktan çıkmış durumda. Davanın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine, özellikle TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na taşınması, Kuzey Kıbrıs’taki yargı sisteminin işleyişine ilişkin ciddi soru işaretlerinin Türkiye’de de tartışılmasına yol açabilecek yeni bir aşama anlamına geliyor.
Davanın en dikkat çekici boyutlarından biri, Lefkoşa Ağır Ceza Mahkemesi’nin 31 Temmuz 2025 tarihli mahkumiyet kararına ilişkin ortaya atılan iddialardır. Gazioğlu tarafından yapılan başvuruda, imzalanmış kararın daha sonra değiştirildiği ve karar gerekçesinde duruşma sırasında sunulmayan veya mevcut olmadığı ileri sürülen bilimsel ve hukuki kaynaklara yer verildiği iddia edilmiştir. Yargıtay’ın 22 Ocak 2026 tarihli sürecinde, bu iddiaların en azından hukuken incelenmeye değer bir mesele oluşturduğu kabul edilerek certiorari ve prohibition başvurusu için izin verilmiştir. Ancak bu aşamada mahkemenin iddiaları doğruladığı şeklinde bir sonuç çıkarılamaz; esas inceleme henüz tamamlanmış değildir.
Tam da bu nedenle davanın TBMM’nin önüne taşınması önemli. Çünkü eğer bir mahkeme kararının sonradan değiştirilmiş olması veya karar gerekçesine yargılama sırasında bulunmayan kaynakların eklenmesi iddiaları doğruysa, mesele artık yalnızca belirli bir davalının mağduriyeti olmaktan çıkar. Bu, yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı, mahkeme kararlarının güvenilirliği ve hukuk devletinin temel ilkeleri açısından çok daha büyük bir soruna dönüşür.
Üstelik Gazioğlu davasının yıllardır sürmesi ve yüzlerce duruşmaya ulaşması, yargılamanın kendisini de tartışmanın merkezine yerleştiriyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre dava 360’ın üzerinde duruşma görmüş durumda.
TBMM’nin bir Kuzey Kıbrıs mahkemesinin kararını değiştirme veya davaya müdahale etme yetkisi yok elbette. Ancak Türkiye’nin KKTC ile ilişkileri ve Kuzey Kıbrıs’taki kurumların işleyişi konusunda siyasi ve insan hakları perspektifinden soru sorması mümkündür, ki şu anda Türkiye’deki durum göz önüne alındığında bu da kendi içinde başka bir ironi kuşkusuz. Bununla birlikte TBMM’nin İnsan Hakları Komisyonu, insan hakları ihlali iddialarını incelemek üzere oluşturulmuş parlamenter bir mekanizma.
Bu nedenle Gazioğlu dosyasının Ankara’ya ulaşması, KKTC açısından son derece rahatsız edici ama aynı zamanda gerekli bir aynadır.
Çünkü burada mesele artık “Fatih Gazioğlu suçlu mudur, suçsuz mudur” sorusundan öte, bir insanın yargılanma sürecinde hukuk kurallarının gerçekten uygulanıp uygulanmadığıdır.
Eğer ortaya atılan ağır iddialar bağımsız ve şeffaf biçimde araştırılmazsa, bu dava Kuzey Kıbrıs’ın hukuk tarihinde yalnızca uzun süren bir dava olarak değil, yargı sürecindeki ciddi usul ve hukuk devleti sorunları nedeniyle tarihe geçecek bir skandal olarak anılacağından hiç kuşku yok.

TÜRKİYE’NİN MEKKE ANLAŞMASI NEYE MAL OLACAK?
Türkiye çok kritik bir anlaşmaya imza attı. Kendisi hiçbir ülkenin hedefi olmadığı halde, halen savaş durumundaki Suudi Arabistan ve Pakistan ile ortak savunma anlaşması imzalaması Türk askerini bu ülkelerin safında savaşa sokmak anlamına geliyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ankara açısından ilk bakışta önemli bir diplomatik ve stratejik kazanım gibi görünse de, gerçekte Türkiye açısından doğurabileceği sorunlar ortada. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul edilecek. Böylece Türkiye, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve enerji gücü ile Pakistan’ın askeri kapasitesini aynı güvenlik çerçevesinde buluşturmuş oluyor.
Ancak Türkiye açısından asıl soru, bu anlaşmanın ne kazandıracağından çok, hangi maliyetleri beraberinde getirebileceği.
Çünkü bir ülkenin başka devletlerle savunma ittifakı kurması, aynı zamanda onların güvenlik sorunlarının bir bölümünü kendi güvenlik sorunu haline getirmesi anlamına gelir.
Bugün Türkiye'nin doğrudan taraf olmadığı bir bölgesel kriz, yarın Mekke Anlaşması kapsamında Ankara'nın da siyasi veya askeri pozisyon almasını gerektirebilir. Özellikle Ortadoğu'nun hızla değişen dengeleri düşünüldüğünde, anlaşmadaki “birine saldırı hepsine saldırıdır” ilkesinin gelecekte nasıl yorumlanacağı kritik bir önem taşıyor. Anlaşmanın ayrıntılarında bazı yükümlülüklerin kriz anında nasıl uygulanacağı konusunda belirsizlikler bulunması da bu riski artırıyor.
Dahası, bu anlaşma Türkiye'nin bölgedeki aktörlerle ilişkilerini yeniden konumlandırabilir. İsrail cephesinden anlaşmanın Tel Aviv'e karşı bir güvenlik yapılanması olarak görülmeye başlanması, Ankara'nın İsrail ve onu destekleyen ülkelerle zaten gergin olan ilişkilerini daha da karmaşıklaştırabilir.
Yunanistan'da da anlaşmanın Türkiye'nin bölgesel ağırlığını artırdığı yönünde değerlendirmeler yapılması, Doğu Akdeniz'deki jeopolitik rekabet açısından ayrıca dikkat çekici.
Mısır'ın da anlaşmaya katılım ihtimalini devlet kurumları aracılığıyla incelemeye başlaması ise tablonun daha da büyüyebileceğini gösteriyor. Eğer Mekke yapılanması genişlerse Türkiye kendisini yalnızca üçlü bir savunma mekanizmasının değil, yeni bir Ortadoğu güvenlik mimarisinin merkezlerinden birinin içinde bulabilir.
Bu Ankara için büyük bir diplomatik fırsat da olabilir, büyük bir stratejik yük de.
Çünkü Türkiye'nin son yıllarda izlediği “herkesle konuşabilen bölgesel güç” pozisyonu, bağlayıcı savunma taahhütleriyle birlikte daha dar bir manevra alanına dönüşebilir.
Kısacası Mekke Anlaşması Türkiye'ye bugün güç kazandırıyor gibi görünse de, yarının krizlerinde Ankara'nın istemediği savaşların ve istemediği taraflaşmaların içine çekilmesi ihtimalini de beraberinde getiriyor.
Bu nedenle anlaşmanın Türkiye'ye ne kadar kazandırdığı kadar, Türkiye'ye ne kadara mal olabileceği de şimdiden tartışılmalı.
NE OLDU?
3 - 9 Ağustos 2026

"TERÖRSÜZ TÜRKİYE"
"Terörsüz Türkiye" kanun teklifi 360 milletvekilinin imzasıyla TBMM'ye sunuldu. Bunun mecliste kabul edilmesi ve Tayip Erdoğan tarafından imzalanmasından sonra Selahattin Demirtaş ve Abdullah Öcalan'ın da içinde bulunduğu siyasi tutukluların serbest bırakılması bekleniyor...
“Terörsüz Türkiye” yasa tasarısı 10 Ağustos Pazartesi günü TBMM’de görüşülmeye başlanacak ve ardından da oylamaya sunularak Bu yasaya göre PKK ve ona bağlı silahlı örgütler kendilerini feshederek silahlarını bırakacaklar… Hapiste ve yurtdışında bulunan beş bin kadar Kürt vatandaşa serbestlik getirilecek. Selahattin Demirtaş’ın bu yasa kapsamında serbest bırakılıp bırakılmayacağı henüz netlik kazanmadı…
360 milletvekilinin imzasıyla TBMM’ye sunulan yasa tasarısına göre PKK ve ona bağlı örgütlerin kendilerini feshedip, silah bırakmalarına karşılık hapislerde bu örgütlerle ilişkisi olduğu iddia edilen kişiler serbest bırakılacak. “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” başlığı altında hazırlanan yasa tasarısı 5 Ağustos 2026’da TBMM’ye sunulmuş ve 8 Ağustos’ta Adalet Komisyonu’ndan geçmişti. Bu yasadan dolayı, Türkiye’yi ilk kutlayan ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile İsrail Dışişleri Bakanı oldu. PKK feshedilecek, ancak bir grup PKK’lı İran’a karşı kullanılmak üzere Kuzey Irak’ta varlığını koruyacak. ABD şu ana dek İran’a karşı harekete geçiremediği Türkiye’yi İran ile savaşa sokmakta kararlı görünüyor… Kuşkusuz bütün bunlar, Kıbrıs’ı da etkileyecek olan çok ciddi gelişmeler… Adadaki statüko, Türkiye Kıbrıs’a doğalgaz borusu döşedikten sonra yeniden dizayn edilecek…
Belirtmek gerekir ki Türkiye'nin “terörsüz Türkiye” ile “terörsüz bölge” hedeflerini aynı güvenlik çerçevesinde değerlendirmesi dikkat çekici. Haziran ayındaki MGK bildirisinde de bu iki hedef birlikte ifade edilmişti. Yani son MGK bildirisinde bu güvenlik perspektifi Kıbrıs'la açık biçimde yan yana getirildi. Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili “oldubitti”lere izin verilmeyeceği şeklindeki tavrı tekrarlandı.
PKK meselesinin çözülmesi Türkiye'nin güneydoğusunda ve Suriye-Irak hattında yeni bir güvenlik düzeni yaratması durumunda Türkiye’nin güvenlik öncelikleri değişebilir, dikkatler daha fazla Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üstünde yoğunlaşabilir… Yasanın başarılı olması Erdoğan’ın elini uluslararası diplomaside güçlendirecektir kuşkusuz ki, bu Türkiye’nin Kıbrıs politikasına da yansıyacaktır kaçınılmaz olarak.

Kimse Güvende
Değil
1974’ten sonra gelişigüzel nüfus aktarımı ile birlikte adanın kuzeyi tam bir kriminal batağa dönüştü. eskiden adada çok ender olarak görülen kriminal olaylar günlük olaylar haline geldi ve sıradanlaştı…
Kıbrıs’ın kuzeyinde kriminal olaylar artık münferit vakalar olmaktan çıkıp toplumun gündelik hayatının bir parçası haline geldi. Cinayetler, bıçaklı saldırılar, ağır darplar, uyuşturucu operasyonları ve aile içi şiddet haberleri neredeyse sıradan olaylara dönüştü. Küçük bir ada toplumunda bu suç yoğunluğu, polisin daha yoğun bir çaba sarfetmesini gerektiren bir güvenlik meselesinden öte, devletin toplumsal düzeni sağlamada sınıfta kaldığının da önemli bir göstergesidir ayrıca.
Son günlerde art arda yaşananlar durumun vehametini bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
Lefkoşa’da Metropol süpermarkette genç bir kadının herkesin gözü önünde bıçaklı saldırıya uğraması toplumumuzda adeta infial yarattı. Zanlının takip ederek saldırdığı mağdurun, hayati tehlikesi sürüyor.
Girne’de ise Nizam Allanazarov’un bıçaklanarak öldürülmesiyle ilgili 7 kişi tutuklandı. Polis, zanlılardan birinin 39 santimetrelik bıçakla Allanazarov’u yedi kez bıçakladığını ve olayın uyuşturucuyla bağlantısının araştırıldığını açıkladı.
Kısa bir süre önce 16 yaşındaki bir çocuğun, Lefkoşa’da Marmara bölgesinde çıkan tartışma sırasında ağabeyini bıçakladığı haberi gelmişti. Aynı dönemde Gönyeli’de eşine yönelik şiddet, Doğancı’da ise 18 yaşındaki bir kişinin 48 yaşındaki nişanlısını darp ederek ağır yaralanmasına neden olduğu iddiası mahkemeye taşınmıştı.
Uyuşturucu tablosu da en az şiddet kadar kaygı verici. Son olarak Ercan Havalimanı’nda bir yolcunun valizinden yaklaşık 750 gram uyuşturucu ele geçirilmişti…
Bütün bunlara baktığımızda “neden bu kadar suç işleniyor?” sorusundan önce sormamız gereken başka bir soru var:
KKTC nasıl bu noktaya geldi?
Sorun yalnızca suçlular değil. Sorun; nüfus politikalarından denetimsizliğe, uyuşturucudan silahlara, gece hayatından kayıt dışılığa, aile içi şiddetten yargı ve ceza sisteminin yetersizliğine kadar birbirine bağlanan bir dizi yapısal problemdir.
Çünkü mesele artık birkaç suçlunun yakalanması değil. Mesele, bir toplumun neden suçun bu kadar kolay filizlenebildiği bir düzene dönüştüğüdür.

Gazetecilik Suç Değildir
Kuzey Kıbrıs’ta basın özgürlüğü açısından yeni ve önemli bir hukuk mücadelesi başladı. Basın Emekçileri Sendikası (Basın-Sen), Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın kamuoyunda “sansür yasası” olarak nitelendirilen 23B maddesinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
Kuzey Kıbrıs’ta basın özgürlüğü açısından yeni ve önemli bir hukuk mücadelesi başladı. Basın Emekçileri Sendikası (Basın-Sen), Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın kamuoyunda “sansür yasası” olarak nitelendirilen 23B maddesinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuru, 5 Ağustos’ta Basın-Sen avukatı Cansu Nazlı tarafından yapıldı. Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği ve çeşitli sendika ve siyasi parti temsilcileri de başvuruya destek verdi.
Tartışmanın merkezinde son derece basit ama demokrasinin kendisi kadar önemli bir soru var:
Devlet, gazetecinin kamuoyuna hangi bilgiyi aktarıp aktaramayacağına ne ölçüde karar verebilir?
23B maddesi, mahkemeye çıkarılan zanlıların isim ve fotoğraflarının yayımlanmasını hapis cezasıyla yaptırıma bağlayan bir düzenleme içeriyor. Basın-Sen ise bunun yalnızca gazetecilerin çalışma koşullarını değil, doğrudan basın özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü ve toplumun haber alma hakkını ilgilendirdiğini savunuyor. Sendikaya göre düzenleme, gazeteciler üzerinde caydırıcı bir etki yaratarak kamu yararı taşıyan haberlerin yapılmasını engelleyebilir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir zanlının suçlu olmadığı elbette unutulmamalıdır. Masumiyet karinesi hukuk devletinin temel ilkelerindendir. Fakat bu ilkenin korunması ile basının mahkemelerde olup bitenleri kamuoyuna aktarmasının engellenmesi aynı şey değildir.
Üstelik KKTC gibi kriminal olayların, uyuşturucu operasyonlarının, şiddet vakalarının ve mahkeme süreçlerinin toplumun gündeminden düşmediği bir yerde, adli haberlerin kamuoyundan saklanması çok daha ciddi sonuçlar doğurabilir.
Gazetecinin görevi suçlu ilan etmek değildir. Gazetecinin görevi, olanı araştırmak, doğrulamak ve kamuoyuna aktarmaktır.
Devletin görevi ise gazetecinin haber yapmasını zorlaştırmak değil, gazetecilik ile kişilik hakları arasındaki dengeyi demokratik hukuk ilkeleri içerisinde kurmaktır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’ne taşınan 23B tartışması yalnızca Basın-Sen ile hükümet arasındaki bir anlaşmazlık olmaktan öte bir mesele olup akıllara şu soruyu getirmekte:
KKTC’de nasıl bir basın istiyoruz?
Soru soran, araştıran ve doğruları duyuran bir basın mı?
Yoksa hapis cezası ihtimali karşısında önce neyi yazamayacağını düşünen bir basın mı?
İkincisi kuşkusuz sansürün ta kendisidir.
NE OLDU?
27 Temmuz 2026 -2 Ağustos 2026

GELDİ,
GÖRDÜ,
VE GİTTİ...
BM Genel Sekreteri Guterres'in geçtiğimiz hafta Kıbrıs'taki temasları hiçbir sonuç vermedi. Guterres boşuna geldi ve eli boş gitti... Bu kez eller üstüste pozlar da verilmedi. Ortak bir bildiri de yayınlanmadı....
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, yıllardır donmuş durumda olan barış sürecine yeni bir soluk getirmek umuduyla Kıbrıs liderlerini bir kez daha bir araya getirdi. Sonuç, yine beklentilerin çok gerisinde kaldı.
Görüşmelerden hiçbir ilerleme sağlanamadı, resmi müzakerelerin yeniden başlatılmasına ilişkin bir anlaşma yapılamadı ve iki taraf arasındaki temel anlaşmazlıkların azaldığına dair hiçbir işaret görülmedi. Bunun yerine Genel Sekreter, sınırlı bir güven artırıcı önlemler paketi açıkladı ve önümüzdeki aylarda temasların sürdürülmesi konusunda mutabık kalındı. Diplomatik açıdan zirve, çöküşten kurtuldu. Ancak siyasi açıdan, kapsamlı bir çözümün ne kadar uzak olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Birleşmiş Milletler’in ifade ettiği aciliyet ile somut ilerleme eksikliği arasındaki tezat çarpıcıydı. Adanın bölünmesinden yarım asırdan fazla bir süre sonra Kıbrıs, umut uyandıran ancak ardından sessizce statükoya geri dönen bir toplantı döngüsüne hapsolmuş görünüyor. Her yeni girişim bir fırsat olarak nitelendiriliyor, ancak her biri temel sorunları çözümsüz bırakan, özenle kaleme alınmış açıklamalarla son buluyor.
Bu, Guterres’in çabalarının değersiz olduğu anlamına gelmez. Özellikle bölgesel istikrarsızlığın arttığı bir dönemde, diyaloğu sürdürmek sessiz kalmaktan daha iyidir. Birleşmiş Milletler’in devam eden katılımı, Kıbrıs sorununun uluslararası gündemden kaybolmadığını da hatırlatmaktadır.
Bununla birlikte, diplomasi siyasi iradenin yerini alamaz. Hiçbir BM Genel Sekreteri, ne kadar kararlı olursa olsun, tarafların kendilerinin kapatmaya isteksiz ya da aciz kaldığı uçurumları kapatamaz.
Bu nedenle, son gayri resmi toplantı Kıbrıs üzerinde rahatsız edici bir soru işareti bırakmaktadır. Sürecin kendisi bir araç olmaktan çıkıp bir amaç haline gelmeden önce daha kaç zirve düzenlenebilir? Müzakereler ancak bir sonuca yol açtıkları takdirde değerlidir. Aksi takdirde, iki toplum arasındaki siyasi mesafe genişlemeye devam ederken, ilerleme izlenimini koruyan ritüellerden öteye geçememe riski taşırlar.
Guterres, diplomasinin elverdiği ölçüde elinden geleni yaptı. Sıradaki hamle adanın liderlerine — ve nihayetinde temsil ettikleri toplumlara — aittir.

Cinayet Gibi Kaza
Hasan Düzgen henüz 39 yaşındaydı. Aracının yanında durduğu sırada, ülkede kaçak olarak ikamet ettiği belirtilen Kongolu bir sürücünün dikkatsiz ve sorumsuz sürüşü sonucu yaşamını yitirdi. Geride yalnızca acılı bir aile değil, yanıt bekleyen birçok soru kaldı. Bu soruları sorumlulara yöneltiyor ve yanıt talep ediyoruz:
-
Kazayı yapan Kongoluyu adaya kim getirdi?
-
Nerede çalışıyor ve ne iş yapıyordu?
-
Ehliyeti kendisine kim, nasıl verdi?
-
Kaza yaptığı araç onun muydu, yoksa aracı ona başkası mı verdi? Başkası verdiysem kim?
-
Kaçak yaşadığı halde seçimini nasıl sağlıyordu?
Hasan Düzgen'in ölümünü yalnızca bir trafik kazası olarak değil, "bu bir cinayet mi?" sorusuyla birlikte tartışılmalıyız. Çünkü ortada yalnızca bireysel bir ihmal değil, yıllardır biriken kurumsal ihmaller zinciri de var.
Bir ülkede kaçak olarak yaşayan bir kişinin nasıl yıllarca sistemin dışında kalabildiği, nasıl denetlenmediği ve nasıl direksiyon başına geçebildiği soruları cevapsız bırakılamaz. Eğer devlet denetim görevini yerine getirmiyorsa, bunun bedelini masum insanlar hayatlarıyla ödüyor demektir.
Dolayısıyla bu trajedinin sorumluluğunu yalnızca direksiyon başındaki kişiye yüklemek yeterli değildir. Asıl sorgulanması gereken, böylesi bir düzeni mümkün kılan siyasi ve idari anlayıştır. Denetimsizliği normalleştiren, yasaları seçici biçimde uygulayan ve kamu güvenliğini ikinci plana iten düzen, bu ölümün siyasi sorumluluğunu da taşımaktadır.
Hasan Düzgen'in ölümü, geçen hafta yaşanan sıradan bir trafik kazası olarak unutulursa, benzer acılar yeniden yaşanacaktır. Çünkü sorun yalnızca dikkatsiz bir sürücü değildir; sorun, bu dikkatsizliğin ölümcül sonuçlar doğurmasına izin veren sistemdir.
Kamuoyunda yükselen "Bu bir trafik kazası değil, önlenebilir bir ölümdü" tepkisinin temelinde de bu gerçek yatıyor. İnsan hayatını koruyamayan, denetim görevini yerine getirmeyen ve her facianın ardından birkaç açıklamayla yetinen bir düzen, her yeni ölümde sorumluluktan kaçamaz.
Hasan Düzgen artık aramızda değil. Ancak onun ardından geriye kalan en önemli soru şudur: Bu ülkede daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor ki ihmaller zinciri gerçekten sorgulansın? Eğer bu ölüm, yalnızca birkaç gün konuşulup unutulacaksa, kaybedilen yalnızca Hasan Düzgen olmayacak; adalet duygusu ve toplumsal vicdan da bir kez daha ağır yara alacaktır.

ERHÜRMAN'DAN RUMLARA TUTKLAMA TEHDİDİ...
Tufan Erhürman emlak konusunda Rumlatın yaptığı tutuklamalar gibi, Türk tarafının da Rumları tutuklayabileceğini söyledi...
Erhürman bu konuyu Guterres ile görüşmesinde de gündeme taşıdı...
Kıbrıs'ta mülkiyet krizinin giderek yargı salonlarına taşındığı bir dönemde, Tufan Erhürman'ın Kıbrıslı Rumların da Kuzey'de tutuklanabileceğ yönündeki açıklaması, çözüm arayışından çok karşılıklı misilleme siyasetini meşrulaştıran bir tartışmayı beraberinde getirdi.
Ne demişi Erhürman:
“Güneyde de Türk malları üzerinde eski sahiplerinin rızası olmaksızın ikamet eden ve onları kullanan Kıbrıslı Rumlar var. Bunu asla doğru bulmuyorum. Fakat konuyu doğru anlamak için bu mütekabiliyeti de görmek gerekiyor”…
Yaptığı ilk açıklamaların ardından gelen yoğun eleştiriler üzerine Erhürman’ın bu açıklamalarını yeniden yorumlama ihtiyacı duyması da sözlerinin toplumda nasıl algılandığını ortaya koydu.
Oysa Erhürman'ın görevi olası tutuklamaları normalleştirmek yerine, bunların yaşanmaması için siyaset üretmek değil mi?
Geçtiğimiz yıl Kuzey'de beş Kıbrıslı Rum'un tutuklanması, düpedüz trajik bir gaftı. Siyasi ve hukuki açıdan olduğu kadar insani bir gaftı da. Bir siyasi sorunu ceza hukukuyla çözmeye çalışmanın, üstelik bunu bireyler üzerinden yapmanın adaya barış değil, yalnızca daha fazla korku ve daha fazla öfke getireceği o gün de belliydi. Bugün aynı anlayışın yeniden dillendiriliyor olması, yanlışın tekrar edilmesi riskini büyütüyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türk malları konusunda Rumlara tapu vermemiş olması, Kuzey'deki uygulamaların hukuki tartışmalarını ortadan kaldırmaz; ancak mülkiyet rejimlerinin simetrik olmadığını gösterir. Bu da sorunun ancak kapsamlı bir siyasi çözümle ele alınabileceğini ortaya koyar.
Asıl tehlike, mülkiyet meselesinin giderek iki tarafın da elinde cezalandırma aracına dönüşmesidir.
Bir devlet adamından beklenen, "biz de tutuklarız" mesajı vermesi değil; iki tarafta da tutuklamaların yaşanmayacağı bir siyasi zemini savunmasıdır. Çünkü misilleme adaleti üretmez; yalnızca yeni mağdurlar yaratır.
NE OLDU?
20-26 Temmuz 2026

Yasa Yeşilada'ya Celpname: Mülkiyet Davalarında Yeni Bir Eşik mi?
Kuzeydeki Rum malı gaspı ile ilgili Kıbrıs hükümetinin attığı son adım kuzeyde özellikle eşdeğer koçanlılar arasında telaş ve endişe yarattı… Avrupa konseyinde Türkiye adına diplomatlık yapan Yasa Yeşilada’ya güneye geçişi sırasında Rum polisi tarafından dava tebliğ edildi. Yeşilada bir Türk aileden satın aldığı eşdeğer koçanlı malı 2023 yılında bir Alman aileye satmakla suçlanıyor…
Kıbrıslı Türk diplomat Yasa Yeşilada'ya Kıbrıs Cumhuriyeti makamları tarafından celpname tebliğ edilmesi, son dönemde mülkiyet davaları üzerinden tırmanan hukuki ve siyasi gerilimin yeni bir halkası olarak değerlendiriliyor.
Yeşilada'nın, Kuzey Kıbrıs'ta eski Rum malları üzerinde gerçekleştirilen bir taşınmaz işlemi nedeniyle açılan davada sanık sıfatıyla mahkemeye çağrılması, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, kuzeydeki mülkiyet işlemlerine ilişkin cezai süreçleri müteahhitler ve emlak aracılarının ötesine taşıyarak farklı meslek gruplarına da yönelttiğini gösteriyor.
Son iki yılda benzer davaların sayısındaki artış dikkat çekiyor. Kuzeyde eski Rum mallarının satışı veya pazarlanmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında çok sayıda kişi hakkında dava açıldı; bazı yabancı yatırımcılar ve emlak sektöründe faaliyet gösteren isimler tutuklandı ya da haklarında yakalama kararları çıkarıldı.
Geçtiğimiz yıl ise beş Kıbrıslı Rum'un Kuzey Kıbrıs'ta tutuklanması, adadaki karşılıklı hukuki hamlelerin yeni bir boyut kazandığını göstermişti.
Mülkiyet sorunu, Kıbrıs meselesinin çözülmemiş en temel başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Ancak son gelişmeler, bu sorunun giderek daha fazla ceza hukuku alanına taşındığını ve bireylerin siyasi çözümsüzlüğün doğrudan tarafı hâline geldiğini ortaya koyuyor.

Kumyalı'daki Silo Faciası: İhmalin Bedeli Bir Can Oldu
Belediye Emekçileri Sendikası Başkanı Mustafa Yalınkaya”Bu hükümet katildir, ellerinde emekçinin kanı var!” dedi.
Kumyalı'da Toprak Ürünleri Kurumu'na ait 2 bin 500 ton kapasiteli ve tamamen dolu buğday silosunun aniden çökmesi sonucu 46 yaşındaki mevsimlik işçi Lokman Hacıhasanoğlu'nun yaşamını yitirmesi, Kuzey Kıbrıs'ta iş güvenliği ve kamu altyapısının durumu konusunda ciddi soruları yeniden gündeme taşıdı. Olayın ardından başlatılan soruşturma sürerken, facianın kesin nedeni henüz açıklanmış değil.
İlk belirlemelere göre silo, 24 Temmuz öğle saatlerinde henüz bilinmeyen bir nedenle çöktü. Polis, itfaiye ve Sivil Savunma ekiplerinin saatler süren çalışmasının ardından göçük altından çıkarılan Hacıhasanoğlu, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Ancak bu olay yalnızca talihsiz bir iş kazası olarak değerlendirilemez. Devlete ait stratejik bir tesiste, binlerce tonluk yük taşıyan bir silonun aniden çökmesi, bakım, denetim ve risk yönetimi mekanizmalarının yeterliliğini sorgulamayı zorunlu kılıyor. Böyle bir yapının düzenli olarak teknik kontrollerden geçirilip geçirilmediği, herhangi bir yapısal riskin daha önce tespit edilip edilmediği ve çalışanların olası tehlikelere karşı nasıl korunduğu artık kamuoyunun cevabını beklediği sorular arasında yer alıyor.
Kuzey Kıbrıs'ta geçmişte yaşanan birçok iş kazasında olduğu gibi, bu olayın da birkaç gün süren tartışmaların ardından unutulması en büyük tehlikedir. Gerçek sorumluların ortaya çıkarılmadığı, ihmallerin cezalandırılmadığı ve gerekli yapısal önlemlerin alınmadığı her durumda benzer faciaların yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Lokman Hacıhasanoğlu artık geri gelmeyecek. Ancak onun ölümü, kamu kurumlarında güvenlik kültürünün güçlendirilmesi, bağımsız teknik denetimlerin etkin biçimde uygulanması ve çalışanların yaşam hakkının idari ihmaller karşısında korunması için bir dönüm noktası olmalıdır. Bir toplum, ancak benzer acıların tekrarını önleyebildiği ölçüde yaşadığı felaketlerden ders çıkarmış sayılır.

Sivas'ta 33 Yıl, Adalette 12 Yıl Bekleyiş
Anayasa Mahkemesi'nin (AYM), Sivas Madımak Katliamı'na ilişkin bireysel başvuruyu tam 12 yıl sonra karara bağlayarak "yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine" hükmetmesi, Türkiye'nin en ağır toplumsal travmalarından biriyle yüzleşme konusundaki gecikmiş adalet tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Mahkeme, yargı sürecinin etkili yürütülmediği sonucuna varırken, yaşamını yitirenlerin yakınlarına manevi tazminat ödenmesine karar verdi.
2 Temmuz 1993'te Sivas'taki Madımak Oteli'nde 33 aydın, sanatçı ve yazar ile iki otel çalışanı hayatını kaybetmiş, olay Türkiye tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızalara kazınmıştı. Katliamın ardından açılan davalarda çok sayıda sanık mahkûm edilse de, firari sanıklarla ilgili davanın 2012 yılında zaman aşımı nedeniyle düşmesi kamuoyunda büyük tepki yaratmıştı. Bunun üzerine hayatını kaybedenlerin yakınları, 2014 yılında etkili soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu.
Ancak dikkat çekici olan yalnızca ihlal kararının içeriği değil, kararın alınması için geçen 12 yıldır. Adaletin gecikmesi, özellikle insan hakları ihlallerine ilişkin davalarda, çoğu zaman adaletin etkisini de zayıflatır. Nitekim başvuru sahipleri, Anayasa Mahkemesi'nden sonuç alamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmaya hazırlanırken kararın açıklanmış olması da ayrı bir tartışma konusu hâline geldi.
AYM'nin kararı, devletin etkili soruşturma yükümlülüğünü yerine getirmediğini tescil etmesi bakımından önemli bir hukuki tespit niteliği taşıyor. Ancak bu karar, yıllardır adalet arayan aileler açısından kaybedilen zamanı geri getirmiyor. Üstelik kararın, olayın tüm sorumlularının ortaya çıkarılması ya da geçmişteki eksikliklerin telafi edilmesi anlamına da gelmediği açık.
Sivas Katliamı, yalnızca geçmişte yaşanmış acı bir olay değil; Türkiye'de hukukun, cezasızlık kültürünün ve devletin insan hakları ihlalleri karşısındaki sorumluluğunun nasıl ele alındığını gösteren önemli bir turnusol kâğıdı olmayı sürdürüyor. Aradan geçen 33 yıla rağmen adalet arayışının sona ermemesi, toplumsal hafızanın yalnızca zamanla silinmediğini, gerçek bir yüzleşme ve hesaplaşma gerçekleşmediği sürece yaşamaya devam ettiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
NE OLDU?
13-19 Temmuz 2026
TÜRKİYE'YE
AĞIR CEZA:
1,4 MİLYAR
DOLAR

Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı konusunda yıllardır süren uluslararası hukuk mücadelesinde Türkiye aleyhine verilen tahkim kararı, Paris'teki yargı sürecinin ardından da büyük ölçüde kesinleşti. Paris İstinaf Mahkemesi, Türkiye'nin kararı iptal ettirme başvurusunu reddederek, Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Mahkemesi'nin hükmünü onamış oldu.
Davanın temelinde, Türkiye'nin 2014-2018 yılları arasında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nden (IKBY) çıkarılan ham petrolün, Bağdat yönetiminin onayı olmaksızın Kerkük-Ceyhan Boru Hattı üzerinden dünya piyasalarına sevk edilmesine izin vermesi bulunuyordu. Irak merkezi hükümeti, 1973 tarihli Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması uyarınca ülke petrolünü ihraç etme yetkisinin yalnızca Irak Petrol Bakanlığı ve devlet şirketi SOMO'ya ait olduğunu savunarak 2014 yılında tahkim yoluna başvurmuştu.
ICC Tahkim Mahkemesi, 2023 yılında verdiği kararda Türkiye'nin anlaşmayı ihlal ettiğine hükmetti. Mahkeme, Irak'ın yaklaşık 2 milyar dolar tutarındaki zararını kabul ederken, Türkiye'nin karşı taleplerini de kısmen haklı bularak mahsuplaşma yapılmasına karar verdi. Sonuçta Türkiye'nin Irak'a faiz hariç yaklaşık 1 milyar 471 milyon dolar tazminat ödemesi gerektiği hükme bağlandı.
Kararın ardından Türkiye, Ceyhan üzerinden IKBY petrolünün akışını durdururken, yaklaşık 450 bin varillik günlük ihracat kapasitesine sahip hattın faaliyetleri uzun süre askıda kaldı. Bu durum hem Irak'ın petrol gelirlerinde milyarlarca dolarlık kayba yol açtı hem de bölgedeki enerji ticaretini olumsuz etkiledi. Taraflar arasında hattın yeniden açılması için zaman zaman müzakereler yürütülse de hukuki ve siyasi anlaşmazlıklar süreci geciktirdi.
Paris İstinaf Mahkemesi'nin son kararıyla birlikte Türkiye'nin hukuki itiraz yolları önemli ölçüde daralmış oldu. Karar, devletler arası enerji anlaşmalarında uluslararası tahkim hükümlerinin bağlayıcılığını bir kez daha ortaya koyarken, Irak-Türkiye enerji ilişkilerinde yeni bir dönemin de habercisi olarak değerlendiriliyor.
Bertan Özerdağ:
"Anayasa değişikliği
artık elzem"...

KKTC Yüksek Mahkeme Başkanı Bertan Özerdağ, 2025-2026 adli yılının sona ermesinin ardından yaptığı değerlendirmede, yargının daha hızlı ve etkin işlemesi için anayasa değişikliğinin artık kaçınılmaz hale geldiğini söyledi. Mahkemelerde giderek artan iş yüküne dikkat çeken Özerdağ, mevcut anayasal yapının yargının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığını belirtti.
Özerdağ'ın verdiği bilgilere göre, 2025 yılı içerisinde önceki yıldan devreden dosyalarla birlikte yaklaşık 150 bin dava dosyalandı. Bunların yaklaşık 83 bini sonuçlandırılırken, yaklaşık 75 bin dosya ise 2026 yılına devretti. Artan dava yükünün yargı sisteminin kapasitesini zorladığını ifade eden Özerdağ, bu nedenle hem yasal hem de anayasal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Yüksek Mahkeme Başkanı, hazırlanan anayasa değişikliğiyle Yüksek Mahkeme'deki yargıç sayısının artırılmasının, idari davaların ilk derece mahkemelerinde görülmesinin ve üç dereceli yargılama sistemine geçilmesinin hedeflendiğini kaydetti. Böylece davaların daha kısa sürede sonuçlandırılması ve yüksek yargının üzerindeki iş yükünün azaltılması amaçlanıyor. Düzenlemenin ayrıca idari davalarda tazminat mekanizmasının önünü açacağı ifade edildi.
Özerdağ, anayasa değişikliğinin yanı sıra yargıda dijital dönüşüm çalışmalarının da sürdüğünü belirtti. Elektronik dosyalama, elektronik arşiv, elektronik haciz ve elektronik tebligat sistemleri üzerinde çalışmalar devam ederken, duruşmalarda ses kayıtlarının otomatik olarak yazıya dönüştürülmesi, video konferans yöntemiyle ifade alınması ve yapay zekâ destekli karar ile mevzuat arama sistemlerinin de hayata geçirilmesinin planlandığını söyledi. Ayrıca Lefkoşa'da ikinci Ağır Ceza Mahkemesi'nin yeni adli yılda faaliyete geçeceğini belirten Özerdağ, tüm bu adımların yargının etkinliğini artırmayı hedeflediğini vurguladı. Hazırlanan anayasa değişikliği taslağının Bakanlar Kurulu tarafından Cumhuriyet Meclisi'ne sevk edildiğini, düzenlemenin yeni yasama döneminde ele alınarak referanduma sunulmasının beklendiğini de sözlerine ekledi.

Hristodulidis Solomu ile İsaac Cinayetlerini Gündeme Taşıdı
Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, 1996 yılında Derinya'daki tampon bölge yakınlarında düzenlenen gösteriler sırasında öldürülen Tasos Isaac ve Solomos Solomu cinayetlerine ilişkin davada "yeni gelişmeler" yaşandığını açıkladı. Ancak söz konusu gelişmelerin niteliği hakkında kamuoyuna ayrıntı vermekten kaçınan Hristodulidis, soruşturmanın hassasiyeti nedeniyle açıklamaların şimdilik ailelerle paylaşılacağını söyledi.
Başkanlık Sarayı'nda, Isaac ve Solomu'nun ölümünün 30'uncu yılı dolayısıyla Yunanistan'da anma motosiklet turu düzenleyen grubun üyelerini ve hayatını kaybedenlerin ailelerini kabul eden Hristodulidis, 1996 Ağustos'unda yaşananların Rum yönetimi açısından "kapanmış bir dosya" olmadığını vurguladı. Olayları "cinayet" olarak nitelendiren Hristodulidis, "Bunlar cinayettir, başka hiçbir şey değildir. Hepimiz ne yaşandığını gördük. Bu konu bizim için kapanmış değildir" ifadelerini kullandı.
Hristodulidis, davada kaydedilen gelişmeler hakkında kamuoyu önünde konuşmasının doğru olmayacağını belirterek, "Aileleri spot ışıklarından uzak bir ortamda bilgilendirebilirim. Hükümet olarak cinayetlerden sorumlu olan kişilerle ilgili yapılması gereken ne varsa yapıyoruz" dedi. Açıklamasında hangi hukuki ya da diplomatik girişimlerden söz ettiğine ilişkin ise herhangi bir ayrıntı vermedi.
Tasos Isaac, 11 Ağustos 1996'da Derinya'daki gösteriler sırasında kalabalık bir grup tarafından darp edilerek öldürülmüş, üç gün sonra düzenlenen cenaze töreninin ardından gerçekleşen protestoda Solomos Solomu ise sınırdaki bayrak direğine tırmanırken açılan ateş sonucu yaşamını yitirmişti. Her iki olay da uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi daha sonra Türkiye'yi yaşam hakkının ihlali ve etkin soruşturma yürütülmemesi nedeniyle mahkûm etmişti.
Aradan otuz yıl geçmesine rağmen cinayetlere ilişkin cezai süreç fiilen sonuçlandırılamazken, Hristodulidis'in "yeni gelişmeler" açıklaması davanın yeniden gündeme taşınmasına neden oldu. Rum yönetimi, İsak ve Solomu'nun anısını yaşatmanın yalnızca sembolik törenlerle sınırlı kalmaması gerektiğini savunurken, faillerin hesap vermesine yönelik girişimlerin sürdüğünü belirtiyor. Hristodulidis de 8 Ağustos'ta Derinya'da düzenlenecek anma törenine katılacağını açıklayarak, bunun hem devletin hem de şahsen kendisinin bu iki olay karşısındaki sorumluluğunun bir gereği olduğunu ifade etti.