top of page

ARŞİV

AVRUPA 5 OCAK 2001

10. sayı arşiv.jpeg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

82.VİLAYET VE MAAŞ... 

​​

Türkiye'den ulaşan haber sıradan bir haber mi?

Gazete,

-82 vilayet Kıbrıs, diyor... 

Ya bizimkiler ne diyor 

-Maaşları peşin isteriz!

Birileri bizi vilayet yapmaya karar vermiş...

Bize sormadan....

Bizim fikrimizi bile almaya gerek duymadan…

Bizi kendine ilhak edecek... 

Kolları sıvamış, planını yapmış, hedefini belirlemiş....

Biz ise.

Maaşları peşin isteriz, diye haykırıyoruz…

Maaşların peşin verilmesi için eylem yapmaya hazırlanıyoruz. 

Üstelik aklımıza ilk gelen eylem yine birçoklarını kahkahadan kırıp geçirecek olan bir eylem... Hükümet hakkında suç duyurusunda bulunacağız...

Maliye Bakanlığı’nın karşısına geçip "Hükümet istifa" diye haykıracağız… 

Sonra da herkese çok ciddi bir gözdağı vermiş gibi evlerimize dağılacağız...

Ekranın karşısına geçip bakacağız… 

Hükümet sözümüzü dinledi mi, dinlemedi mi?

İstifa etti mi, etmedi mi?

***

Onlar bizi 82.vilayet yapmaya hazırlanıyor.

Adana, Antalya, Konya gibi. 

Yani bugüne kadar yaptıklarını damgalayıp mühürleyecekler... 

Onlar ilhak peşinde... 

Biz maaş!

Maaşımızı peşin verseler ne olacak?

Belki kebaplık kuzuyu satın alacağız da siyasi iradeyi de alabilecek miyiz? 

Bizim yol haritamızın temel ilkesi ne?

"Bu memleket bizim” değil mi? 

O halde?

Madem bu memleket bizim, öyleyse neden herşeyden önce elimizden alınan memleketimizi talep etmiyoruz da, veresiyeye çevrilen maaşı İstiyoruz?

Hem bu maaş Ankara'dan gelmez mi?

Bir yandan parasını cebe atacağız, bir yandan da ona "Sen işimize karışma”mı diyeceğiz yoksa?

Parayı alan kumanda da almaz mi? 

Söyleyin ey erenler!..

Şimdi ne mevsimi?

Mandarin mi, enginar mi, gulumbra mı?

Bu kavga neyin kavgası? 

Bağımsızlığın mı, yoksa maaşın mı? 

Eğer kavga maaş kavgasıysa, o parola o pankartlara yakışmadı... 

Pankart,

-Bu memleket bizim, diyor... 

Siz ise,

-Maaşı peşin isteriz, diye öne atıldınız...

Kuzeyden ilhak isterisi yükselirken şimdi maaşla uğraşmanın zamanı mı?

Söyleyin ey erenler! 

Kavganın neresindeyiz? 

Hangi aşamada? 

Bu kavganın ekonomik değil, siyasi bir kavga olduğunu anlamak için bize

ne lazım daha?

Yurdumuz elimizden alınırken, peşin ya da veresiyenin sözü mü olur şimdi?

AVRUPA

DOBRA DOBRA 

Turgut Avşaroğlu

 

VALİ İSTİYORUZ...

Şamar oğlanına döndük. 

Gelen vuruyor…

Giden vuruyor…

Paketin biri gidiyor. 

Öteki geliyor.

Ve yıllardır…

Sırtımız bir türlü yerden kalkmıyor. 

Komşuda, kişi başına düşen milli gelir 15-20 bin dolarlarda iken… 

Bizde 3-5 bin dolarlarda geziniyor. 

Enflasyon komşuda yüzde 3… 

Bizde yüzde 63…

Onlarda mazot 200 bin…

Bizde 400 bin…

***

Şamar oğlanlığı yetmedi.

Summak dayı da olduk. 

Yetiştiren...

Üstüne üstlük…

Bir de fırça atıyor.

Tembeller...

Asalaklar

Beceriksizler...

Herşeyi Ankara'dan bekleyenler…

***

21. yüzyılın ik fırçası, Sabah yazarı Mehmet Tezkan'dan geldi.

Tezkan, 2 Ocak tarihli yazısında, Kıbrıslı Türkler bir an önce silkelenmeli diyor.

Dikkat buyurun! 

Silkinmeli değil... Silkelenmeli…

Niçin silkelenmeli?

Çünkü, 1974'ten bu yana geçen 28 yılda, ülkemize doğru dürüst bir çivi bile çakmamışız.

Türkiye'den gelen paralarla yan gelip yatmışız.

Herkes devlet kapısında bir iş bulmuş.

Bırakın sanayii, turizmi bile yapamamışız.

Çünkü çalışmayı sevmiyormuşuz. 

Kumar turizmi olmasa, kimsenin yolu Girne'ye düşmezmiş.

Kıbrıs'ta rezillikler ortaya çıktıkça, Kıbrıslılar olarak Hazineden geçinmeyi alışkanlık haline getirdikçe, milli davadaki ulusal birliğimiz bozuluyormuş.

***

Ve yukarıdaki nedenlerle de, Kıbrıs davasındaki ulusal bütünlüğü bozan Kıbrıslılar silkelenmeliymiş.

Kim silkeleyecek Kıbrıs Türklerini? 

Ankara...

Nasıl silkeleyecek?

MGK'da alınan "Gizli Eylem Planı” kararını uygulamaya koyarak...

Kuzey Kıbrıs'ı 82. vilayet, Kıbrıs Türklerini de TC vatandaşı yaparak…

***

Artık hiç kuşkumuz kalmadı.

Ecevit, ulu önder ilän ettiği Denktaş’ın peşinde. Türkiye'yi de maceralara sürüklüyor…

Ne diyordu Denktaş?

- Rumlar AB'ye entegre olursa, biz de Türkiye'ye entegre olunuz.

Ve şimdi entegrasyon zamanı…

Her alanda tam entegrasyon…

Gizli eylem planı ile, bu yapılacak…

***

Peki...

Katılım Ortaklığı belgesindeki "Kıbrıs şartı" ne olacak?

Yoksa, Türkiye'nin AB üyeliğine, bu "Gizli Eylem Planı ile nokta mı konulacak?

Türkiye halkına soran yok!

Bize hiç…

Ulan bu ne biçim iş?

***

Hani şeytan diyor ki...

Oldu olacak...

Bir gece ansızın…

Elçiliğin kapısına dayansak...

"Anasını satayım. Yetti gayrı bu şamar oğlanlığı. ilhaksa ilhak... Verin TC pasaportlarımızı Gönderine valinizi desek…

Ne Denktaş'ın saltanatı kalsa…

Ne Eroğlu'nun, ne Akıncı'nın.. 

Ne de Meclis'tekilerin..

Bugüne kadar biz bağırdık.

-Istemeyiz diye... 

Biraz da onlar bağırsa…

10. sayı arşiv 3.jpeg

AÇI

Şener Levent

 

 

82. İL TÜRKÜSÜ

82.il olmaya hazır mısınız? 

Hazırsanız mesele yok!

Vatan bir, millet bir, bayrak bir!

Hele bir de dağbaşını duman alırsa... 

Dumanlar Limnidi'den Dipkarpaz'a kadar akarsa...

Akdeniz'in dalgaları gazilere hicaz bir makam çağırırsa...

Otello burcunda bir Antalyalı aşk yarasına bir entegrasyon basarsa...

82. İli Los Paraguayos'la selamlarsınız...

Ku-ku-ri-ku-ku!

Sonra Lapaloma… 

Sonra...

Çırpınırdın Karadeniz bakıp Türkün bayrağına…

***

82.il olmaya hazır mısın ey cemaat? 

Hazırsan mesele yok!

Zeytin yapraklarını yakıp koklayalım. 

Mum yakalım burçlardaki şühedaya! 

Bir adak adayalım.

Cenazeyi camide musalla taşına koyup bir dua okuyalım.

"Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye soran imama,

-Hayır, o ölmedi, kalbimizde yaşayacak, diyelim...

Sonra hep birlikte bir bara gidelim. 

Ruhumuzu tazeleyelim.

Liglerdeki son durumu tartışalım. 

Florentina-Juventus maçını kaçırmayalım...

Bu işler üstüne hiç kafa patlatmayalım. 

Övünelim de kafa patlatmadığımız için... 

Tak gaylemiz beğenilmek, eğlenmek ve evlenmek olsun...

82. il hepimize kutlu olsun!

Eski fotoğraflarımızı ve eski sandıklarımızı müzelere armağan edelim.

İkl bayraktan birini atalım!

İki meclisten birini hemen feshedelim! 

İki hükümetten birini dağıtalım!

İki saraydan birini yakalım!

Ve Saryönüne kocaman bir pankart asalım 

-Yenisini aldığımız için eskisi hükümsüzdür! 

Kimliklerimiz...

Pasaportlarımız...

Nüfus cüzdanlarımız...

Pırıl pırıl olsun...

Artık kimsenin nüfus cüzdanına,

-Baf yazılmasın!

***

82.il olmaya hazır mısın ey cemaat?

Hazırsan bu akşam imambayıldı yapalım. 

Mücahitler Derneği hazır...

Polis emeklileri de hazır...

Pesin maaş olacaksa memurlar, paralar bir tamam ödenecekse mudiler de hazır... 

Hasipoğlu hazır değil mi?

Dünden hazır!

Ya Salih Coşar?

Haberi duyunca nasıl da heyecanlandı.. 

Kolay mı, bunca yıl bekledi, bunca yıl sabretti, bunca yıl matematik yaptı. 

Ve işte en nihayet...

Rüya değil, hakikat...

Mutlu son:

Entegrasyon, entegrasyon!

Coşar coşmaz mı?

Coştukça bir türkü çağırmaz mı?

Ah güzel Lefkoşa...

Benim sevgili yarim...

Ya da daha oynak bir hava:

Ay akşamdan ışıktır...

Yaylalar yaylalar...

Dilo dilo yaylalar…

***

82.il olmaya hazır mısın ey Derviş?

Ey Mustafa...

Şahinler, Serhatköy, Karşıyaka... 

Kaleburnu'nun burnuna bir estetik ameliyat yaptırmaya...

Hazır mısınız?

Lambaya püf demeye...

Oh değil of demeye...

AB değil AH demeye...

Hazırsanız mesele yok!

Demek artık The End yazabiliriz!

Elektrikleri yakabiliriz...

Berhudar olun...

Birden 82'ye kadar sayın...

Kırklandığı zaman davul eşliğinde bir yasin okumayı unutmayın!

ARŞİV

AVRUPA 4 OCAK 2001

1789245275823.jpg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

ÇAKURMAS'IN DRAMI

​​

“Avrupa" ekibi önceki gün Merkezi Cezaevi'ndeydi.

Panikos Çakurmas ile yüzyüze görüşmek için...

Ancak görüşemedik.

Hapisane yetkilileri daha yetkİLİ makamlara konuyu ilettikten sonra bize kibbarlıkla,

-Görüşemezsiniz, dediler. 

Neden?

-Dava henüz yargı sürecinde olduğu için.

Meğer sakıncalı imiş…

***

Yaklaşık bir aydan beri gazetelerde adı öne çıkan Çakurmas kim? 

39 yaşinda Kıbrıslı bir Run. 

Bizim hapisaneye düşmeden önce, Türk tarafından Rum tarafına her gun işçi götürüp getirmekteydi.

Çakurmas’ın yanında çalışan Türk işçileri kaçak değildi. Özel izinlerle, yasal yollardan gidip geliyorlardı Güney'e.

Derken Çakurmas günlerden bir gün tutuklandı Hem de uyuşturucu Kaçakçılığı iddiası ile…

KKTC Güvenlik Makamları, Çakurmas'ı Beyarmudu köyünde tutukladıklarını öne sürdüler.

Beraberindeki 1,5 kilo uyuşturucu ile.

Ancak polisimiz, birtakım uyuşturucu operasyonlarında şeffaflığı nedense bu operasyonda göstermedi. 

Çakurmas'ın tasarrufunda bulduğunu iddia ettiği uyuşturucuyu basına teşhir etmedi.

***

Çakurmas'ın avukatlığını solcu olmayan, adı birçok ilericiler gibi vatan hainliğine çıkmayan, rejimle kavga etmeyen ve Denktaş soempatizanı olarak bilinen Menteş Aziz yapıyor. 

Hukukçularımız arasında büyük bir üne sahip olan ve tuttuğu davayı koparan bir avukat olarak bilinen Menteş Aziz, mahkemede bizim polisimizin iddialarını çürüten şeyler söyledi.

Çakurmas kaçırıldı, dedi Menteş Aziz.

Nerden kaçırılmış?

Beyarmudu İngiliz Üsler Bölgesi’nden…

Tamamen Ingilizlere ait olan ve Ingilizlerin denetimi altında bulunan bu bölgede, Çakurmas tehdit vs dayakla kaçırıldıktan sonra Beyarmudu'na getirilmiş, orada de tutuklanmış…

***

KKTC makamları Çakurmas konusunda bir devlet gibi değil, br çete gibi bir tutum izlemekte..

Rum tarafına "takas teklifi yapılıyor -Siz elinizdeki uyuşturucu zanlısı Türkü serbest bırakın, biz de sizin Çakurmas’ı bırakalım, diyorlar. 

Bu ne biçim bir teklif?

İster Türk olsun, ister Rum…

Bir adam uyuşturucu kaçakçısıysa uyuşturucu kaçakçısıdır...

Bunun siyasetle ilgisi ne?

Yani şimdi bizim tarafın istediği olur ve takas yapılırsa, ne olacak? 

Bizim serbest bıraktığımız Çakurmas Güneye geçince tutuklanıp yargılanacak mı? 

Yoksa şimdi uyuşturucu kaçakçısı diye hapse atılan her iki şahıs da takastan sonra serbest mi kalacak?

***

Hapisanede Çakurmas'la bizi görüştürmediler.

Dün bizden sonra oraya giden Haklar ve Özgürlükler Derneği yetkililerini de görüştürmediler Çakurmas'la...

Bu işler şeffafik ister. 

Şeffafik olmayan işler hep komplo kokar! 

AVRUPA

DOBRA DOBRA 

Turgut Avşaroğlu

 

AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI...

Rakamlar korkunç... 

İnanılmaz…

Acımasız…

Şair doğru söylemiş.

"Bizim gibi millet görülmemiştir”.

***

Bu ne sağlam maya!

Bu ne sabır!

Bu ne dayanıklılık! 

Bu ne tevekkül!

***

Türkiye'de 4 kişilik bir alenin aylık mutfak harcamalan 192 milyon lira... 

Bu rakam ayni zamanda açlık sınırı…

Yani, ayda 192 milyon TL geliri olanlar, diğer ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, mutlaka  boğazlarından kesmek zorunda… 

Türkiye'de açlık sınırı 192 milyon TL…

Yoksulluk sınırı ise 602 milyon TL… 

Uzmanlar hesaplamışlar.

Mutfak harcamaları, ev kirası, giyim, yol parasıi, elektrik, su, telefon, eğitim, sağlık, eğlence gibi zorunlu harcamaların 4 kişilik bir alle için toplamı, Türkiye şartlarında en az 602 milyon TL tutuyor.

Bir ailenin geliri bunun altında iso, o aile "yoksul" demektir.

Ya gecekonduda oturacak…

Ya da diğer harcamalarını kısacak...

Kuzey Kıbrıs'ta, yani "Küçük Türkiye'de durum daha da vahim... 

Çünkü Kıbrıslı, gecekonduda oturmak nedir, bilmiyor.

Arabasız bir yaşamı, düşünmek bile istemiyor.

Mangalını, en kötü koşullar altında bile, yakmamazlık edemiyor. 

Sinemadan, tiyatrodan, gazeteden, kitaptan, eğlenceden vazgeçebiliyor da, boğazından asla vazgeçemiyor. 

Üstüne üstlük, Kuzey Kıbrıs’ta fiyatlar tek ve Türkiye'deki fiyatların en az iki misli...

Ne açık pazarlar var Türkiye'deki gibl...

Ne de kaldırımlarda ucuz giyim eşyası satan işportacılar...

Zengini de, fakiri de aynı yerlerden alış veriş edecek, aynı fiyatı ödeyecek. 

Ayırımcılık yok!

Alternatif de yok!

***

Ve Kuzey Kıbrıs’ta, 4 kişilik bir ailenin aylık mutfak harcamalar 413 milyon lira…

Yani Türkiye'de açlık sınırı 192 milyon lira iken…

Kuzey Kıbrıs’ta açlık sının 413 milyon liraya fırlıyor.

Boynuz kulağı geçmiş…

Hem de iki mislinden fazla…

Asgari ücret ise, 1 Ocak’tan itibaren 200 milyon lira...

Yeme de yanında yat…

***

Şimdi sıkı durun!

Türkiye'de yoksulluk sınırı 602 milyon lira iken, Kuzey Kıbrıs’ta acaba kaç para?

Tam tamına 1 milyar 32 milyon lira…

Özel sektör çalışanlarını sosyal sigorta emeklilerini, şehit, hadise. kurbanlarını, esnafı, çiftçiyi, hayvancıyı bir kenara koyun.

Kamu görevlilerinin içinde bile, kıyak emeklilik alanların dışında, yoksulluk sınırının üstünde maaş alan kaç kişi var?

***

Ankara'dan emir gelmiş: 

-Paket uygulanacak. Kemerler sıkılacak.

Hay hay... Emriniz başımız üstüne.... 

Kemerleri sıkalım sıkmasına da... Kemerde sıkılacak delik kalmadı.

***

Bu paket işe yaramaz diyorsak, boşuna söylemiyoruz.

Sorun ücret ve maaşlarda değil!

Sorun üretim azlığında...

Sorun pahalılıkta…

Sorun enflasyonda

Sorun Türk Lirasında...

Sorun faizlerde..

Ve sorun, milli gelirin üçte ikisini gasbeden devasa kamu yönetiminde..... 

Var mı razı olan?

AÇI

Şener Levent

 

 

KORKUNUN KRALLIĞI 

Matbaamızın kundaklanması ve yakın hiç mi işse yaramadı sanıyorsunuz? 

Yaramaz olur mu?

Ne kundakçının, ne kundakçıya talimatı verenin hakkını yememeli!

Gerçi bu, “Avrupa"yı susturmaya yetmedi ama yine de işe yaradı....

O duvarları isten kararmıs, pencerelerinin camları kırılmış ve ortasında yanmış koskoca baskı makinesinin hayalet gibi durduğu matbaaya herkesin adım atması kolay mı?

Gazeteyi basmak için bulduğumuz yeni baskıcı ancak bir gece dayanabildi.

Adam haksız mi?

Çoluk-çocuk sahibl...

Karisı gece boyunca hiç rahat etmedi. 

Gözüne uyku girmedi. Matbaayı arayıp durdu. Evine dönsün diye kocasına adeta yalvardı.

Adam hem mertliği yere vurmak istemez, hem bir yandan,

-Ne yapayım, der...

Tepemizdeki terör devlet terörü.. 

Terfi alan general,

-Kan içinde boğulacaklar, demedi mi? Evlerimizde silahlı baskına uğramadık mı? 

Kellemizi koparmak için hücrelere tıkmadılar mı?

Sarayın gediklisi,

-Bunlar vatan haini, bunlar casus, deyip durmuyor mu?

Matbaamız kundaklanıp yakılmadı mı? 

O halde?

Bir gece havaya uçurulmayacağımız, bir gece Kutlu Adalı gibi, Ayhan Hikmet gibi vurulmayacağımızı kim bilebilir?

Baskıcı da insan...

Sayfacı da… 

Harmancı da...

Kör kurşunlara ve bombalara kim hedef olmak ister?

***

"Avrupa'nın kapısından girenler yürekli bir iş yaptıklarına inanıyorlarsa, bize gelen konuklar bile bunu bir cesaret sayıyorlarsa, gerisini siz düşünün...

Bu ülkede demokrasi ve özgürlüğün nereye kadar olduğunu…

Hangi sınırlarla sınırlandığını…

Matbaanın kundaklanıp yakıldığı gece alevler küllere dönüşürken, birileri karanlıkta bana sormuştu:

-Makineleriniz sigortalı: mıydı? 

Güldüm.

Komik şeyler geldi aklıma.

-Bizim hayatımız sigortalı değil, makinele mi sigortalayalım, dedim.

***

Memleketimizde çok sayıda matbaa var.

Ama "Avrupa'yı basmakta zorlandığımız geceler kime başvuralım?

Kime gidelim?

Kimse yapmaz ki...

Kimse "Avrupa'yı basmayı göze alamaz kolay kolay...

Kimse böyle bir riske giremez!

Kimse durup dururken başı belaya girsin istemez...

Bizi çok sevse, bizim bütün yazdıklarımızı eksiksiz doğru bulsa bile...

Yine yapamaz!

"Avrupa"yı bastığı duyulursa hapı yutar!

Bir daha iyi gün yüzü görmez!

***

Bize reklam vermeyen işyeri sahipleri sanki vermek istemez mi?

Sorun parada değil...

Bu sayfalara girmekte… 

Pek çoğu,

-Size reklam veremem, ama gönlüm sizinle… Size bağış, size maddi destek yapsam

sadece olmaz mı, der...

Olmaz...

Bu da bizim kitaba sığmaz…

***

"Avrupa toplumumuzun ve yasadığımız düzenin aynasıdır.

Ozan İsmet Özel ne diyor:

”Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

Asklarım ve inançlarım işgal altındadır

Tabutumun üzerinde zar atıyorlar

Cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır”…

Korkunun egemenliği ve işgalin pervasızca tecavüzü sindi havaya...

Ne devletin komplosuna, ne karakollardaki dayağa, ne dinlenen telefonlara, no de kan akıtmak için pusuya yatanlara ses çıkaran yok. 

Hatta Kuzey'den esen ilhak rüzgarlarına…

Maaş Istemleri, bağımsızlık ve irade Istemlerini bastırıyor...

Kimisi yaşamını devam ettiriyor, kimisi ise gerçekten yaşıyor!

ARŞİV

AVRUPA 3 OCAK 2001

1788688218219_edited_edited.jpg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

ATIŞ

Dünyada savaşırken ölenler olduğu gibi, eğlenirken ölenler de var. 

Yeni binyıl kutlamalarının faturası ağır.

Hollanda’nın Volendam kasabasındaki üç katlı bir binada yılbaşı gecesi çıkan yangında 9 ölü,

184 de yaralı var.

Arjantin'in başkenti Buenos Aires’te havai fişekler ve patlayan şampanya mantarlarından 940 kişi yaralanarak hastanelik olmuş.

Yine havai fişek patlamalarından başkenti Santiago'da 2 kişi ölmüş, 63 kişi de yaralanmış

Paraguay'ın bilançosu 33 ölü, 300 yaralı…

Peru'da 5 ölü, 50 yaralı…

Çılgın karnavalları ile bilinen Brezilya'da havai fişeklerden yaralananların sayısı 50…

***

Kuzey Kıbrıs'ta biz yine de ucuz atlattık sayılır.

Bayram ve yılbaşı tatilinde ölümle sonuçlanan iki önemli trafik kaza dışında pek olay çıkmadı.

Bir de Haspolat Ağılar bölgesinde ulaşan acı bir haber var. 3 yaşındaki bir çocuk ölü olarak bulunmuş. Otopside, çocuğa tecavüz edilerek öldürüldüğü belirtiliyor.

Bu düpedüz vahşet. Ancak polis olayla ilgili daha ayrıntılı açıklama yapmıyor.

Yeni binyılı ülkemizde bir çok kişi mermilerle karşılamış.

Tabanca ve av tüfekleriyle… Saatler 24.00’e gelirken atışlar başlamış..

Bu konuda dün gazetemize yoğun şikayetler yapıldı.

Herkes,

-Silah seslerinden neye uğradığımızı şaşırdık, dedi.

Bazı yurttaşlarımıza göre, ortalıkta ruhsatsız pek çok silah var. Ayra polisin canlı mermilerle yapılan atışlara müdahalede bulunmaması hayret uyandırdı.

Bir yurttaşımız telefonda, 

-Acaba barışçı ve demokratik güçlere bir gözdağı mı, diye yorumda bulundu.

Fikre saygımız var.

Ama neden gözdağı?

Burada isyana kalkmış ve başkaldırının sınırlarını aşmış bir topluluk mu var?

İşte herkes uslu uslu oturuyor yerinde.

Sesini çıkarmıyor!

Pakete karşı eylem yapmaktan ble vazgeçti.

Şimdiye dek mitinglerde yalnız br kere ölçüyü kaçırdı (!) başka da kaçırmıyor. 

Tarihinde yalnız bir kere meclis bastı.

Arabaları bir kere başaşağı yıktı. 

Üstelik bunu yapan da siyasi eylemciler değil, parası hortumlanan mudiler…

Yani meclisi basanlarımızın talebi siyasi irade değil, Ankara'nın kuklası olmaya hayır değil, AB'ye Türkiye girmeden bizim girmemiz ise hiç değildi... 

O halde yılbaşı gecesi havaya mermi sıkarak kim kime gözdağı veriyor?

***

10 günlük tatilden sonra, dün yeniden başladı hayat…

Ama tatilin rehaveti ile... Başladığımız yeni yılda, muhalefet mücadele sinyali vermedi henüz… 

Bir usta bir memleket sürüyor devran.

Tek tesellimiz, takvimin bizim lehimize işlemesi... 

 

AVRUPA

LOLOLO

Erdoğan Baybars

 

YENİDEN BAŞLAMAK

Ne bayram kaldı, ne yılbaşı.

Ne de para.. 

Herşeyi tükettik.

***

Koca bir yılı daha bıraktık geride.

Ve koca bir yüzyılı.

Ve koskoca bir binyılı da bitirdik kemire kemire. 

Şimdi hiçbirşey kalmadı

elimizde.

İşte…

01'den yeniden başlıyoruz. Çok oburmuşuz, çok. 

Neler neler yedik şu yüzyılda..

O savaşları, o katliamları, o baskı ve işkenceleri nasıl da kaldırdı midemiz...

Nasıl da hazmettik hepsini?

Nasıl?

Akıl alır gibi değil.

***

Bıkmıştık... Usanmıştık...

Bezmiştik.

Hepimiz istiyorduk... Hepimiz fırsat kolluyorduk. 

İşte o şans doğdu.

Nur topu gibi bir yılımız oldu şimdi.

***

Başlayacak yeni bir aşkımız...

Başlayacak yeni bir kitabımız...

Başlayacak yeni bir işimiz olmayabilir bugün.

Olmasın.

Takmayın kafaya.

Başlayacak pırıl pırıl yeni bir yılınız var ya işte.

Daha ne..

Hem sadece yeni bir yıl da değil... Yeni bir yüzyıl var önünüzde... Hatta koca bir binyıl...

Hadi kıpırdayın, geç kalmadan herşeye yeniden başlamalıyız bugün.

Hepinize kolay gelsin. 

Hem şanslı da sayılırız. 

Ateşi yeniden keşfetmek zorunda kalmayacağız. 

Bir adım öndeyiz.

PERİYODİK

Ali Osman

 

ÇAKURMAS KOMPLOSU VE EGEMENLER...

Milenyum yılı diye büyük umutlar beslediğimiz geçen yıl, barış ve demokrasi yönünden hiçbir şey getirmedi...

Dahası, baskıların daha da arttığı bir yıl oldu.

Ankara’nın paketi halkımızı perişan etti. Denktaş'ın çelişkili tavırlarıyla dolu bir yılı geride bırakırken, tek umutlandığımız konu, halkımızın duyarlılığı ve kavgaya hazır olduğuydu...

Casusluk komplosu ile hücrelere tıkıldık. Bırakıldık ve sonuçta, haklılığımız iade edildi.

Yine 2000 yılının son günlerinde başka bir senaryo uygulamaya konuldu.

Ama bu kez, senaryonun bütünü Kuzey'de geçmediğinden kafaların kanışması ve kaybolmaya yüz tutan şovenizmin yeniden gündeme taşınması için, bir Türk ve bir Rum başrole oturtuldu.

Bu da tarihimize Çakurmas komplosu olarak geçecek...

Elde ettiğimiz bilgiler ışığında bu olaya komplo diyoruz.

Sivil polislerimiz, Ingiliz Üsler bölgesinde seyahat eden Çakurmas'ı durdurarak yaka paça Kuzey'e geçiriyorlar. Ardından da onu esrarla yakaladıklarını açıklayarak hakkında tutuklama kararı alıyorlar. Bizler casusluk komplosunu yaşadığımız için tüm bu yapılanlara böyle yaklaşmaktayız. Kıssasa kıssas uygulaması..

Ve sonuçta da ne olacağının bilincindeyiz.

Herkesin kendisine sorması gereken soru bence şudur.

-Çakurmas'ın Güney'de esrar olayları ile alakası oldu mu?

Bu konuda Rum polisince tutuklandı mı, herhangi bir kovuşturmaya uğradı mı?

Bunu sorarken Rumların esrarla yakaladığı Türk vatandaşımız için de sormalıyız.

-Yakalanan Türk'ün Kuzey'de bu konuda bir tutuklaması oldu mu?

Kovuşturmaya uğradı mı?

Mahkemeye çıkarıldı mı?

***

Millenyum yılı boğazımıza tıkıldı egemenler tarafından.

Başta da dediğim gibi, halkımızın gerçekleri görmesi açısından ve barışa özlemlerini daha mücadeleci bir tarzda egemenlere hissettirmeleri bakımından sevindiriciliği vardır yalnızca...

Yeni bin yıl, AB açısından yine yeni umutlara gebe...

Halk kendi iktidarını kendisi kurmak zorundadır.

Egemenlere güven duydukları sürece de barışın ve özgürlüğün bu topraklara gelmesinin imkanı yoktur. Çünkü egemen sınıfın iki yüzlülüğünün sınırı yoktur.

Bunu, hem TC egemenlerinin, hem de KKTC'deki işbirlikçilerinin yaptıklanıyla yaşayarak öğrendiler…

Abstract Brown Texture

ARŞİV

AVRUPA 31 TEMMUZ 2000

1788079785334_edited.jpg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

Dayatmalara Hayır!

Dayatmalara Hayır!

Bravo TKP'ye..

Dünkü “Ortam'ın manşeti, Kıbrıs Türkünün TKP'de patlayan onuruydu.

"Dayatmalara hayır!

Türkiye hükümeti Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’ın ısrarlarına boyun eğdi. Hem bizim için bir usta bir memleket anlamına gelen başkanlık sistemini uygun buldu, hem de mevcut hükümetin  düşürülmesini sağlamak için “para yok” dedi.

***

Ve devam ediyor, “Ortam’ın manşeti. 

"Dayatma istemiyoruz, para da istemiyoruz. Kendi yağımızla kendi ciğerimizi kavururuz. Çoktan yapmamız gerekeni yapar, kendi ekonomimizi de oluştururuz. Kendi evimizin efendisi olur, kardeş

Türkiye'nin yanında yerimizi alır, dünyayla kucaklaşırız.”

***

TKP de biliyor.

Bu akılların Denktaş'ın akılları olduğunu. Türkiye kamuoyuna, "Ulu önder ve Türklük dünyasının “Bayraktar"ı olarak tanıtılan Denktaş, o denli güçlendi ki, şimdi koskoca Türkiye Cumhuriyeti de, onunla başa çıkamıyor.

Ecevit hükümeti, Denktaş’ın şantajlarına boyun eğip, "Baskanlık sistemi ile KKTC demokrasisine son noktayı

koymaya çalışıyor. Başkanlık sistemi, Türkiye için uygun değilmiş ama, Kuzey Kıbrıs için çok uygunmuş.

***

Ecevit bilmez ml, 26 yıldan beri, Kuzey Kıbrıs'ta, filli olarak başkanlık sisteminin uygulandığını…

Ecevit bilmez mi, Kıbrıs'ta iktidar gücünün, Elçi ve Komutanla birikte Denktaş tarafından kullanıldığını…

Ecevit bilmez ml, Kuzey Kıbrıs'ta ne hükümetlerin, ne de meclisin, Denktaş'ın onaylamadığı hiçbir kararı alma yetkisinin bulunmadığını… 

Ecevit bilmez ml, Kuzey Kıbrıs’taki bu hilkat garibesi düzenin, Denktaş-Ankara ikilisinin eseri olduğunu..

***

Şimdi de kalmış, Denktaş’la beraber kendi yarattıkları düzenin tüm sorumluluğunu bizim üzerimize yıkarak, hepimizi aşağılıyorlar. 

Serdar Turgut, "Dünyanın en tembel insanları sıralamasında bizi "bir numara" ilan etti.

Necati Doğru, "cinnet" geçirdiğimizi ve “aklımızı" yediğimizi iddia etti. 

liker Sarıer, hepimizi "ahlaksız basiretsiz, avantacı ve dolandırıcı” olarak niteledi.

Hızını alamadı bir de soru yöneltti: 

-Ekonomisi ve aklı olmayanlar, nasıl ayakta kalır?

Cevabını da yine kendisi verdi: 

-Kalamazlar, çünkü bilim adamlan henüz formülünü bulmadılar.

***

Kıbrıs Türk Halkı, bu denil aşağılanmaları hak etmedi. 

Kaşıkla verdiklerini, kepçe ile geri aldıklarını bilmediğimizi sanmasınlar.

Bunu yüzlerine vurmuyorsak, kardeş Türkiye halkına duyduğumuz saygıdandır.

Yanlış anlaşılmaktandır.

***

Ancak, artık yeter!

"Ortam da TKP'lilerin dediği gibi, bundan böyle ne para gönderilmelerini istiyoruz, ne de dayatmalarını kabul edeceğiz. 

Kendi ciğerimizi kavurur yeriz de, anamıza bile minnet etmeyiz! 

Bu böyle biline…

AVRUPA

Dobra Dobra

Turgut Avşaroğlu

 

"PES ETMEMEK" 

Evet...

Ölçüyü kaçırdılar Kalbimizi kırdılar. Hepimizi kızdırdılar Hepimizi aşağıladılar.

Bir "Denktaş'ın hatırı için... 

Kıbrıs Türkünü sıfırla çarptılar.

***

Artık gözümüz açıldı.

Bu dünyanın çıkar dünyası" olduğunu geç de olsa anladık.

Neymiş?

Denktaş Türkiye'nin çıkarlarını savunuyormuş... da, bir dediği "iki" olmamalıymış.

Kendi halkının çıkarlarını savunamayan birinin, Türkiye'nin çıkarlarını savunması mümkün mü? Açık açık söylüyoruz.

Kibns Türku'nü bir koltuk uğruna feda eden Denktaş, yarın Türkiye'nin de başını ağrıtacak.

Hem öyle bir ağrıtacak ki, son pişmanlık da fayda etmeyecek.

***

Çok söyledik.

Ancak tekrarlamakta fayda var. 

Beki görmeyen gözle görür.

Duymayan kulaklar duyar.

-Türkiye'nin Kıbrıs’taki çıkarları ile, Kıbns Türklerinin çıkarları çatışmıyor, örtüşüyor.

Ankara, Denktaş'ın "Çağ dışı politikalarının peşinde sürüklenip, Kıbrıs Türklerini gözden çıkarmakla hata ediyor.

Ankara, Kuzey Kıbrıs'ı arka bahçesinde bir çöplük olarak kullanmak yerine, Türkiye'nin aydınlık yüzünün vitrini yapmalıydı. Demokrasimizi gözbebeği gibi korumalıydı.

Denktaş'ı her seçim döneminde, kayıtsız şartsız destekleyip, onu yalnız Kıbrıs Türkleri için değil, Türkiye için de, potansiyel bir tehlike haline getirmemeliydi.

***

Ancak olan oldu.

Ve şahinlerle beraber, Ecevit de tercihini Denktaş'dan yana koydu

Şimdi bir yanda Denktaş ve Ankara'nın sahinleri...

Diğer yanda da, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye'nin güvercinleri...

Mücadelenin bundan sonraki savhasında, "pes" eden bitecek.... 

Bu mücadeleyi Denktaş kazanır ve başkanlık sistemine geçilirse, Kıbrıs'a ne barış gelecek, ne de Türkiye AB’ye girebilecek.

Hem Kuzey Kıbrıs, hem de Türkiye en az 15-20 yıl karanlıklara gömülecek.

***

Önemli olan, bundan sonrası... 

Önemli olan, "pes" etmemek... 

Ve, şahinlerle Denktaş'a meydanı boş bırakmamak.

***

İlk iş olarak, TL'den kurtulup, daha istikrarlı bir para birimine geçmeliyiz. 

Faizleri düşürüp, üretimin ve istihdamın önünü açmalıyız.

Bankaları birleştirip sayılarını azaltmalı ve ülke dışına para kaçışını önlemeliyiz. 

Mudilerle, batan bankalanın sorunlarını da bu çerçeve içinde çözümlemeliyiz. 

Kendi yağımızla, kendi i kavurmaya ancak, bundan sonra başlayabiliriz.

Tıpkı, 1963’lerde olduğu gibi fedakarlığı adil olarak paylaşmak ve Ankara'dan tek kuruş istemeden, Başbakanından odacısına kadar eşit maaş almaya hazır olmalıyız.

Bu arada, CTP’yi de hükümete alarak, elimizi taşın altına hep beraber koyduğumuzu, dosta düşmana göstermeliyiz.

***

Toplumsal mutabakat sağlanıp, Tembel, asalak ve beceriksiz olmadığımızı gösterdikçe, Türkiye'nin güvercinleri ile de saflarımız daha bir sıklaşacaktır.

Sonrası kendinden gelecektir. 

Yeter ki, "para tehdidi ile ve Denktaş istedi diye hükümet düşürüp "Başkanlık sistemine geçilemeyeceğini ispat edelim.

***

Evet, ölçüyü kaçırdılar.

Kalbimizi kırdılar, hepimizi aşağıladılar. 

Artık, hiçbirşey eskisi gibi olmayacak!

ARŞİV

AVRUPA 29 TEMMUZ 2000

1786716862072.jpg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

SÜPER VALİ... 

Türkiye'den Kıbrıs'a bakanlar Kıbrıs Türklerinin cinnet geçirdiklerini sanırlar. Kıbrıs'tan Türkiye'ye bakanlar da tam tersi bir tablonun oluştuğuna

inanırlar.

Gerçek olan şu ki, bu hilkat garbesi düzenin 26 yıllık mimarları

ortalığı toza dumana katmış halimize kahkahalarla gülüyorlar.

***

Ecevit,

KKTC bağımsız bir ülkedir. Biz İçişlerine karışmıyoruz, diyor. KKTC'nin bağımsız bir ülke olduğuna, samimiyetle inananlar, 26 yılda geldiğimiz noktaya bakıp demediklerini bırakmıyorlar. Ne tembelliğimiz kalıyor, asalaklığımız, nankörlüğümüz...

Biraz insaflı olanlar,

-Kıbrıslıları da kendimiz benzettik, deyip, suçu daha adil bölüştürmeye çalıyorlar.

***

Denktaş'a göre Kuzey Kıbrıs, Türkiye'nin 82. Viliyeti.

Kendisi ise, olağanüstü yetkilerle donatılmış süper vall.

Sağında komutan, solunda ise elçi...

Her ikisi de memuru.. Her ikisi de emre amade...

.Konuş, der,

Konuşurlar! -Öde, der. Öderlerl

-Tutukla, der.

Tutuklarlar!

***

Bu ülkenin başbakanı yok mu?

Var!

Hükümeti yok mu?

Varl

Meclisi yok mu?

Var!

Bu ülkenin herbirşeyi var, var olmasına da...

Olağanüstü yetkilerle donatılmış süper valinin olduğu bir yerde,

"günah keçisi" olmanın dışında bugüne kadar ne işe yaradılar ki?

***

Esas çelişki, galiba bu noktada KKTC bağımsız bir devlet olsa "Bu hilkat garibesi düzeni, biz yarattık. Biz tembel, beceriksiz, şımarık nankör bir halkız" deyip, anamızdan özür dileyelim.

Kuzey Kıbrıs, 82. viliyeti olsa ve başımızda normal bir vail olsa, "Se ne biçim bir anasın. Böylesi bir düzeni bize nasil reva görürsün" diye hayıflanalım.

Ne bağımsız devletiz, na da viliyetiz.

Bu düzenin gerçek sahibl süper valimiz..

Kıbrıs Türkü'ne yar olmayan Denktaş, Türkiye'dekilere de yar olmaz!

Hele Ecevit'e hiç olmaz! 

İlhan Selçuk (Cumhuriyet)

 

SAÇMA SAPAN BİR KONUŞMA...

Hain Kıbrıslı…

Abi, dedi, ben adanın tümüyle AB'ye gimesini istiyorum.

Yaaa! dedim, yani KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) yok mu olsun?

Sırıttı:

Zaten yok ki…

İşaret parmağımı dudaklarımın üstüne koydum, kaşlarımı çattım: 

Sus!

Neden?

İhanet bu!

Güldü:

Sen çok yaşa abi ama, ulus devletler tarihe gömülmüyorlar mı?

Dur hele, önce Fransa, Almanya. Ingiltere tarihe gömülsün, sonra sıra bize gelsin.

Kıbrıslı aldırmadı:

Biz eskiden Rumlarla iç içe yaşıyorduk, adaya benek benek serpilmiştik, sonra düşmanlaştık, az kalsın hepimizi temizleyeceklerdi, ama, geçti o günler: AB'ye girersek can

1787469669468.jpg

güvenliğimiz de sağlanır, keyfimiz de yerine gelir.

Rumlar sizi bir kaşık suda boğarlar!.. 

O zaman Türk ya da Rum yok ki Hepimiz Avrupalı olacağız!

Yani Türkiye'den kopup Avrupa Brigine katılmak mı istiyorsun? Siz istemiyor musunuz abi? Türkiye de AB'ye katılırsa fena mı olur? 

İyi olur…

O zaman hepimiz AB'de buluşuruz. 

Peki, ne yapalım?

KKTC’yi kaldıralım, düğüm kendiliğinden çözülür, Kıbrıs AB'ye girdi mi iş biter

Peki, ada Yunanistan'la AB'de birleşti mi ENOSIS kendiliğinden gerçekleşmez mi?

Abi sen bu kafayı değiştir! 

ENOSIS gerçekleşti mi Yunanistan Akdeniz de Türkiye'nin “yumuşak karnı” altında konuşlanır, ya Ege'de

bir savaş çıkarsa?

Abi geçti bunlar AB'de siyasi birik gerçekleşti mi Yunanistan ile Türkiye Avrupa Federasyonu’nda tek devletin çatısı altında birleşmeyecekler mi? 

Hain Kıbrıslı beni bunalttı.

Ama aklıma bir şey geldi: 

Tamam, dedim, anlaştık; ama, bir şartla…

Nedir o?

Ulus devlet bittiğine göre adanın güneyinde İngiliz üslerinin işi bitmedi mi?

Sahi, İngiliz ne arıyor orda?

1787471453672.jpg

Ali Osman

PERİYODİK

 

OKUNDURDUM

YAZINDIRDIM...

Türkiye medyasının realist yazarları gerçekleri izleyip yazdılar... 

Gocunanlar olmadı değil... Çok oldu...

Mümtaz Soysal "Kıbrıslılara rağmen Kıbrıs’ı elde tutmalıyız" derken Yeni Binyıl yazarlarından Ömer Lütfi Mete "Kıbrıs sadece Kıbrıslıların mı?" başlıklı yazısında Kıbrıs’ın kimlere ait olduğunu iddia ettiği yazısında neler neler yumurtladı…

"Ada üstünde az hak sahibi olanlar, Türk ordusunu işgalci sayanlardır… Bunu düşünenlerin de Enosis istediklerini yazıyor..

“Kıbrıs Kıbrıslılarındır" diyen kişi kendini yargılamalı ve "Ben aslen Rum'um ya da başka birşeyim, yanlışlıkla Türk zannediliyorum” demeliymiş.

Ah be Ömer ah...

Senin feriştahların bile KKTC bağımsız bir ülkedir diye sık sık demeç vermekteler, dünyayı kandırabilmek için...

Zamanı maydı bunları ifşa etmenin... Bilmediğin işlere burnunu sokmamanı söylemediler mi sana?

Biz burada doğduk, burada büyüdük... Üzerinde meyve veren ağacımız burada... Yurtdışına gittiğimizde burayı özleriz...Ballı incirlerini topladığımız incir ağacımız, zeytinimizi, dağlarında ovalarında meyve veren alıçlarımızı... Onlar özleriz Ömerim...

Bize uşak diyorsun... Doğrudur... Biz ülkemizin uşağıyız. Ezilen

halkımızın.... Onlara icazetiyiz biz...

Senin yazdığın gibi ne Enosis ne de Taksim istiyoruz...

Elimizden alınan irademize sahip çıkmak için mücadele veriyoruz... Bu senin zihniyetine göre "vatan hainliği" ve "demokrasiye ihanet" ise biz bu ihaneti İşlemekteyiz ve işlemeye devam edeceğiz.

"İşgalciyim, sıkıysa al" diyorsun.... işgalcilerin işgal ettikleri ülkelerde ne kadar ömürleri oldu?

Bunu benden iyi bilmen lazım... Türkiye de işgal edilmişti Ömer… Ne kadar kazançlı oldu işgalciler ve neye uğradılar sonuçta.

Bir hatırla bakalım...

Dediğin gibi işgal etmişsen burayı, İşgal edenden geri almanın da yollanı vardır Ömer...

Bu uluslararası hukukun, Insanca yaşamanın ve demokrasinin gereğidir..

Bizim de buna inancımız tamdır..

Uğraşımız da bu yöndedir...

Herşeye ve sana rağmen Ömer ve senin gibilere inat...

Bu kavga bitmeyecek…

Ustanın Köşesi

CAHİT ANIL

Parasız ilân

Sayın kanun bubalan! Sayın milletten seçilmişler!.. 

Bu yazı mahkemelik değil. Mahkemelik olanlarını yazacağımda "gecenin sülsanını bekleyin. 

Tahminen bir ay sonra....

Bu yazıma; Denktaş'ımın, Eroğlu'nun, Iskan Bakanı'nın, savcı ve ombudsmanın, bir de adını henüz ezberleyemediğim tatsız bıyıklı Meclis

Başkanının nazar-ı dikkatlerini çekerim.

Allah şaşırtmış olmalı. 2850 adet koçan verilebilir ev bulunduğu su yüzüne çıktı... Kim bilir, 2850 evin belirli

kişilerce elde edilebilmesi için kaç trilyonlar rüşvet teklifleri var, almaya çalışanlardan..

Beyler-Baylar, bu 2850 mekana, on yıllardır hakiki mülküne eşdeğer bekleyen Güney göçmenleri taliptir.

Bunlara mazbut ve mülhak vakıfları da ekleyebilirsiniz.

Ama merak ederiz beyler, 25 yıldır bu 2850 mülkten toplanan kira miktarı nedir?

25 yıldır bu mekanların gasplarından kira toplamadık deyecek olanı, getirin Saray Onü'nde asın, ipini ben çekerim. Bir de utanmadan Türkiye'den, sağdan soldan para dileniriz.

2850 evin 25 yıllık kira bedeli, tüm Türkiye'nin bütçesinden ziyade değilse beni asınız! Acemi çaylaklar dedimse, dedim.

İskan rezaleti dedimse, dedim. Asılması icap edenler var dedimse, dedim.

Beyler; sizlere başka ne dedim? Eşdeğere dayanmayan mülk satılamaz, devredilemez, kiralanamaz, demeyenler alçaktırlar, dedim mi? Dedim. Bir de, bu 2850 evin kimlere yem yapılacağını çok merak ediyoruz. 

Açıklayın be efendiler, utanmayın! 

İşte değerli makam sahipleri, sizlere bir ay mühlet!.. Ondan sonra sizlere Tahtelkale ağzı konuşacak. Ve de çok eğlenceli olacak.

İsimlerinden bahsedilmeyenler, seyirci koltuklarında rahat ve sessiz dursunlar.

Ama savcı? Ombudsman? Kımıldayın beyler!.. Kımıldayın.

AÇI

ŞENER LEVENT

 

 

SIKIYSA AL ADANI!

Bu tartışmaya girmemi boşuna beklemeyin. 

Girmem.

İster başkanlık sistemi olsun, ister parlamenter.

Benim için farketmez.

Sonuçta ikisini de idare edecek olan A kara değil mi?

Dıştan yönetilen bir ülkede rejim tartışması yapmak ne kadar komik! Bağımsız egemen bir devlet olsak neyse tartışmaya değerdi.

Ama şimdi değmez...

Hele askeri otoritenin kılıcı ensemide ışıldarken hiç değmez

Bu da tıpkı hükümet değişikliği gibi, boşu boşuna bir tartışma...

Sanki bu hükümetin Ankara'dan aldığı para ve kumandayı, diğer hükümet almayacak mı?

Türkiye, verdiği paraların nereye g bilmiyormuş…

Politikacı yalan söyler, ama yalanı da güzel olmalı!

Bu bayat yalana kim inanır?

Merkez Bankası'nın başındaki adam kendinin adamı…

Ankara'dan atanır, Ankara'ya hesap verir. 

Paranın nereye gittiğini o da bilmezse kim bilecek?

Yoksa Ankara, Denktaş'in 90 bin Marka aldığı yeni BMW harikasını da mi bilmez? 

Ya da ne bileyim, 40 bin sterline yenileren saray mefruşatını...

Kredi ve Endüstri bankalan batarken, bunlara akıtılan trilyonlan...

Gazetede sayfasi 5 milyar TL'ye basılan Denktaş ve Eroğlu'nun seçim ilanlarını…

Bilmez mi?

Ülkemize gelen TC konukları nasıl karşılanır, nasıl uğurlanır?

Bindikleri o kara Mersedeslerin hang mangır karşılığında buraya yağdığını sormazlar mı hiç adama?

Politikacı yalan söyler, ama yalanı da plat olmalı!

Ecevit yakaladığı her fırsatta ne diyor? 

-Bu, KKTC'nin içişleridir. Biz karışmayız! 

Bilmem, bu bayat yalama Türklye ve KKTC'de inanan bir tek kişi kaldı mı? 

Ama yine de söylüyor işte...

Hem kendini, hem bizi kandırarak…

KKTC'nin içişlerine karışmazmış… 

Öyleyse Milli Güvenlik Kurulu'nda gazetemize kadar dil uzatmanın anlamı ne? 

Veya başbakanlık sistemini tartışmaya açmak Hem de

bize dayatırcasına… 

Hem de çok komik gerekçelerle. 

Neymiş?

Başbakanlık sistemine Türkiye karşıymış, ama KKTC'de değil…

Neden?

Burası küçük, minnacık bir yerim de ondan!

Yani anlayacağınız, bizimki devlet değil, aşiret...

Kabile...

Kabileye de gerekli olan ne?

Bir baş!

Bir kelle!

***

Son günlerde Türkiye patladı.

Bizim "casusluk ve mudi hikayelerinde sonra, Kıbrıs birinci konu gündemde… 

Galiba yazılmayan bir şey kalmadı hakkımızda…

İyisiyle, kötüsüyle…

Ama en önemlisi ne?

Artık herkes gerçeği kavradı

-Kıbrıs Türkü şimdi kurtarıcılarından da kurtulmak istiyor!

Bizi Eroğlu ve benzerleri ile karıştırmasınlar...

Eroğlu Türkiye'den para talep ediyor Biz ise özgür irademizi…

Bunu kavrayanlar nedense Türkiye irkildi. Bizim "Kıbrıs Kıbrıslılarındır" veya “Bu memleket bizim” dememize be katlanamıyorlar.

Ve şimdi açıkça tehdit savunuyorlar:

-Sıkıysa al adanı!

TC Devlet Bakanı Mehmet Çay bile ne dedi:

-Kıbrıs’ta bir Türk bulunmasa da Türkiye'nin Kıbrıs’ta bulunması gerekir!

Ey halk! 

Şimdi daha iyi anladın mı değerini?

ARŞİV

AVRUPA 27 TEMMUZ 2000

1786716862072.jpg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

Hint kumaşları...

Denktaş'la beraber, Eroğlu da topun ağzında.

Türkiye basını her ikisine de ateş püskürüyor.

Devletin başı ile, Hükümetin başının kavgası yalnız Kıbrıs Türkü'nü değil, Türkiye'yi de bunalttı.

***

"Cumhuriyet" gazetesinde Hikmet Çetinkaya şöyle diyor:

"Denktaş'la Derviş Eroğlu'nun arası iyi değil... Biri Cumhurbaşkanı diğeri Başbakan!...

Şunu açıkça belirtmek gerekir: Denktaş ve Eroğlu bulunmaz hint kumaşı değillerdir..."

Denktaş, 10 Aralık Helsinki zirvesi ile miladın değiştiğini göremedi. AB karşıtı şahinlerle beraber, barış karşıtı politikalarını Israrla sürdürmeye çalıştığı için kaybetti. 20. asırdan kalma soğuk savaş politikalarının, Türkiye'ye de zarar verdiğini bile bile, etkin dostlarına güvenerek, Ankara'yı da peşinden sürüklemeye çalışınca, kızılca kıyamet koptu.

Daha düne kadar, kayıtsız şartsız Denktaş'a destek veren "Star" gazetesi bile, Denktaş-Eroğlu ikilisine karşı, yaylım ateşine başladı:

"Önce Devlet, 50 milyar TL. sermaye ile banka açılmasına izin verdi. Sonra hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan, bu gecekondu bankaların açılışlarını şereflendirdiler ve gösterişli törenlerle kurdeleleri kestiler."

Görüldüğü gibi, Denktaş'ın "Ben masumum, suçlu Eroğlu'dur" iddialarına kimse itibar etmiyor ve ikisini de aynı kefeye 

koyuyor. Yalnız onları mı?

Başsavcı Akın Sait de aynı kefede ve topun ağzında.

Halit Kakınç, "Star" gazetesindeki, dünkü yazısında çok ilginç şeyler söylüyor. İlginçtir. Cumhurbaşkanı Denktaş ile Başbakan Eroğlu, bu konuda birbirlerini suçlaya dursunlar, KKTC Başsavcısı, sanki bütün olup bitenlere kulaklarını tıkadı. Gözlerini yumdu. Dedikodu çarkları hızla dönmeye başladı: Bankasındaki 21 trilyon mevduatın 19 trilyonunu hesabına geçiren Hürbank'ın sahipleri, Başsavcı ile akrabaydı... Cumhurbaşkanı'nın dünürü de bir banka batırmıştı..."

Halit Kakınç, yazısını şöyle bitiriyor. "Banka sahipleri tutuklanmadıkça... Başsavcı Akın Sait görevden alınmadıkça...

Olaylar devam edecektir. Tazminat alacaklarını, gazetelerin makinelerini satarak tahsil etmeyi bilen KKTC Devleti için, devlet

olduğunu kanıtlayabileceği, geç de olsa bir fırsat çıktı.

Bakalım, görelim"...

***

Evet, bakacağız ve göreceğiz. Türkiye'dekiler de görecek...

Kuzey Kıbrıs'takiler de görecek... Şener'i "casus" diye tutuklayıp, günlerce hücrede tutmak marifet değil!

Mudileri ve sendikaları önce meydan dayağından geçirmek, sonra, tutuklamak da marifet değil! Mudi Eşgüdüm Komitesi'nin "Basın Sözcüsü" Ali Rıza Görgün'ü hasta hasta tutuklamak, hiç marifet değil! 

***

Marifet, bankalardaki paraları hortumlayanları tutuklamakta... 

Marifet, görevlerini ihmal edenleri, görevden almakta...

Hiç kimse, bulunmaz hint kumaşı değildir.

Denktaş ve Eroğlu dahil! 

AVRUPA

Güngör Uras (Milliyet)

 

KIBRIS'TA OYUN ÜZERINE OYUN

Rauf Denktaş'ın derdi Derviş Eroğlu'nu yemek. Derviş Eroğlu gidip yerine Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş başbakan olmadan Rauf Denktaş da Kıbrıs halkı da huzura kavuşamayacak.

Dünkü Hürriyet'te, Zeynel Lüle'nin Cenevre kaynaklı haberinde, Rauf Denktaş, "Bu hükümet gitmeli, benim oğlum gelmeli" mesajını açık seçik veriyordu. Bankerzedelerin içinde bulunduğu durumun tek sorumlusunun hükümet olduğunu vurgulayan Rauf Denktaş, "Sorunlara çözüm bulamayan hükümet gereğini yapmalı Halka güven venici bir değişiklik şart" diyordu.

Sorunu çözebilecek tek kişinin kendisi olduğunu da şöyle anlatıyordu: "Cenevre dönüşü Ankara'ya uğramayı düşünüyorum. Destek isteyeceğim. Ama işi bu noktaya getiren ekibe Ankara güvenip de destek vermek

isteyecek mi? (Dikkat buyurunuz. İşi bu noktaya getiren ekipte Denktaş yok. Denktaş Kıbrıs'ın Cumhurbaşkanı ve tek hakimi değil. Tek sorumlu Eroğlu)

Kıbrıs'ta 77 banka var. Bunların 37'si ticaret bankası, 40'ı "off-shore" (kıyı bankası) statüsünde banka.

Kıbrıs'taki bankalarda mevduat hesabı açtıranlara Mevduat Sigorta Fonu sınırlı güvence sağlıyor. Güvence hesap başına 7 bin Ingiliz lirası (Yaklaşık 10 bin dolar). 1999 yılında Kıbrıs'taki bankalar arasında büyük bir faiz rekabeti başladı. Ciddi bankalar mevduata yüzde 65-70 faiz verirken, çapaçul bankalar yüzde 80 -90 ve hatta yüzde 100 faiz ile para topladı.

Çapaçul bankaların bu paraları geri ödeyemeyeceği belli idi ama, ateşin çıkması

için birinin kibrit çakması gerekiyordu. Kibriti Ali Balkaner'in Yurtbank'ı çaktı. Yurtbank faaliyetini durdurunca, ardından Kıbrıslı Türklere ait 3 banka da "pes" etti.

Derken efendim, Rauf Denktaş'ın dünürünün bankası ile Asil Nadir'in bankasının faaliyetleri altı ay için durduruldu...

Bankaların sapır sapır dökülmelerinden paniğe uğrayan Kıbrıs yönetimi Türkiye'nin desteği ile bankalardaki tüm mevduata yüzde yüz devlet güvencesi verdi.

Mevduata yüzde yüz güvence verildi ama, bırakınız batacakları, batan bankalanın mevduatını ödeyecek para yok... Kıbrıs'ta ödeme sistemi "Türkiye bana benim payım çıktıktan sonra - kalanı sana" şeklinde işliyor.

Batan bankalarda alacağı olanların alacakları yüzde 34 faizli olarak takside bağlandı. Alacaklılara mevduattaki paralarının 18 ayda, 18 taksitte odeneceği açıklandı.

Türkiye para gönderiyor, taksit ödeniyordu. Türkiye para göndermedi. Bu ayın taksiti ödenmedi.

İşte bu durum Derviş Eroğlu'nu tasfiye etmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat yarattı. Rauf Denktaş beyanatı patlattı: "Banker krizi hükümetin etkinsizliği ve yetersizliği sonucu çıktı. Bankerzedelerin sıkıntısını defalarca hükümete duyurmaya çalıştım. Bankerzedelerin bu durumunun tek sorumlusu hükümettir. Bankerzedeleri kurtarmak için elimden geleni yapacağım ammmmaa.. Ankara işi bu hale getiren hükümete destek vermek istemez ki!.."

Sayın Türk halkı... Maydanoz alırken KDV ödeyen, ekmek alırken KDV ödeyen, tüp gaz yakarken, dolmuşa binerken KDV ödeyen saf ve bakir halkım. Türkiye'de batan bankalarda batırılan paraları ödediğin yetmedi... Şimdi sıra Kıbrıs'ta batan bankaların batırdıklarını ödemeye geldi... Vergini geciktirme ve de sesini çıkarmadan öde... Öde ki, Kıbrıs'a para gitsin... Batan bankalara gönderilecek para gecikince "çıngar çıkıyor". Ele güne rezil oluyoruz!

Erdal Güven (Radikal)

 

KKTC'Yİ iZLEMEYE DEVAM EDİN...

Olacağı buydu. KKTC'de önceki gün meydana gelenler hiç de şaşırtıcı değil. Hiç kuşkusuz dünyanın neresinde olursa

olsun. vandalizmin onaylanacak bir yanı yok. Ama aynı dünya çaresizliğin, insanlara başka seçenek bırakmadığı örneklerle dolu Daha önce de yazdım. KKTC'de bütün kötülüklerin anası Kıbrıs sorunudur. Çözümsüzlüktür. çözümsüzlüğe hizmet eden politikalardır. Ve Kıbrıs sorunu çözülmeden ne KKTC halkı nefes alabilir, ne Türkiye rahatlayabilir.

Alttan alta yıllardır süregelen ama son günlerde İyice açığa çıkan demokratik sancılar da ekonomik çöküntü de doğrudan doğruya bu çözümsüzlüğün uzantısından başka bir şey değil.

Ve durum her geçen gün daha da sırıtıyor.

Daha da gizlenemez hale geliyor. İşte daha siyasi çalkantı bitmeden bu kez de ekonomik kaynaklı bankazede isyanı baş gösterdi. Bir ülke düşünün ki, her şey bir yana, nüfusunun dörtte birinin para yatırdığı bankalar batmış.

Hiç kuşkunuz olmasın böyle giderse devamı da gelecek. Çünkü batık durumda bulunan yalnızca bankalar değil, ne kadar gizlenmeye çalışılsa da ekonominin tamamı.

Ama kimileri işin kolayını bulmuş. Olup bitenleri dünyanın adaletsizliğine ve KKTC'ye uygulanan uluslararası ambargoya yorup sıyrılmaya çalışıyorlar.

KKTC'nin geldiği noktayı uluslararası ambargoya yormanın, KKTC

halkına ve Türkiye'ye ne yararı var? Siz. bu ambargoyu sona erdirmek için ne öneriyorsunuz, onu söyleyin, onu yazın.

KKTC için denizin bittiğini, taşıma suyla ekonominin ancak buraya kadar dönebildiğini görmüyor musunuz? Kıbrıs'tan sorumlu devlet bakanlığının eşgüdümünde KKTC'nin ekonomik durumuna ilişkin olarak hazırlanan rapordan da mı haberiniz yok? Alın size rapordan bir cümle:

Sonuç olarak KKTC ekonomisi yapısal sorunlar, yüksek enflasyon ve dışsal engeller (ambargo) nedeniyle bir türlü büyüme potansiyelini gerçekleştirememiştir.

Açık değil mi? KKTC'deki ekonomik çöküntüyü tek başına ambargoyla açıklayamazsınız. Vazgeçin bundan. Ambargo, çöküşün nedenlerinden biri, başlı başına nedeni değil.

Kim ne derse desin bugüne kadar uygulanagelen politikaların KKTC'yi bir bütün olarak edilgenliğe sürüklediği ortada. Üretme değil geçinme üzerine kurulu bir düzen bu. Değişmesi gereken, Denktaş'ın önerdiğinin aksine siyasi rejim değil. siyasetiyle ekonomisiyle bu rejimi egemen kılan politikalar.

Sorulması gereken soru şu: Dünyayı değil ama kendi kendimizi kandırmaya daha ne kadar devam edeceğiz?

KKTC 17 yıllık acıklı bir başarısızlık öyküsü olarak önümüzde duruyor. Ama birileri Kıbrıs'ta bir sorun yokmuş gibi davranmayı sürdürebiliyor.

Ecevit bunu açıkça söyleyebiliyor, Denktaş sanki bankazedeler kendi makamına da yürümemiş. istifasını istememiş gibi olup bitenleri iç siyasete alet edebiliyor. Hala daha buram buram hamaset kokan beyanlar, görüşler.

Sivil iradeyle askeri otorite arasındaki sürtüşmenin faturasını birkaç gezeteciye kesmeye çalışıp yüzüne gözüne bulaştıran KKTC rejimi, şimdi de bankazede isyanının acısını muhalif siyasi partilerden sendikalardan çabası peşinde.

Başka ne beklenebilirdi ki zaten?

Pes doğrusu...

Görünen köy kılavuz istemez gerçi ama merak ettiğim bir şey var. KKTC'de yaşanan demokratik sancılara, köşelerinden politik olduğu kesin ama reelliği hayli su götürür teşhislerle 'Demokrasinin fazlası zarar' diye reçete yazanlar, bakalım, ekonomik çöküntü için nasıl bir tedavi yöntemi öngörecek?

Bekleyelim, görelim…

Şener Levent

OTUZ YILIN GÜNLÜKLERİ (14)

 

1971

28 MART

Moskova'nın en işlek, en kalabalık yerinde, Bolşoy Tiyatrosu önünde buluştuk, Amerikan elçilik arabasından fırlayan İslam koşarak boynuma sanıldı. Önüne arkasına bakarak,

-Haydİ, hemen uzaklaşalım burdan, dedi.

Neler olup bittiğini anlayamadım. Şaşkınlık içindeydim.

- Anlat, dedim.

-Gidelim, sonra anlatırım, dedi. Karlı ara sokaklara saptık. Birilerinden kaçar gibi hızlı hızlı yürüyoruz. İslam arkasına bakıyor sık

sık.

-Bizi izliyorlar mutlaka, diyor. 

- Kim izliyor? 

-KGB!

Anımsamaya çalışıyorum. Aylardır görüşmemiştik. Son karşılaşmamızda (bir sihirbaz gibi kocaman iğneleri yutup çıkardığı karşılaşmada) Türk elçiliğine gideceğini söylüyordu. Yardım isteyecekti. Sürüldükleri eski yerlere dönmek için Türk hükümeti girişim yapsın istiyorlardı.

Olur şey değildi, ama elçiliğe girmeyi kafasına takmıştı bir kere. Kendini bile bile tehlikeye atacaktı. Engel olmaya çalışıyordum ona, dinlemiyordu. Tüm bu davranışlanın anti-komünist propaganda için kullanılacağına, kendilerine de bir yarar sağlamayacağına emindim. Nereye gidiyoruz, dedim.

Özbekistan restoranına, dedi. Orada rahat rahat oturur, konuşuruz. Meraklanmaya

başlamıştım iyice. Özbekistan restoranında her zamanki gibi bütün masalar doluydu. Özbek havalar çalıyordu orkestra. Kendilerine takkeleriyle özgü Özbekler Moskova'nın göbeğinde ikinci bir Buhara inşa etmişlerdi sanki. Samsı denilen bir çeşit börek getiriyorlardı. Güçlükle bir yer bulabildik kendimize. Gözüm, kulağım İslam'da. 

-Başıma gelenleri sorma, diyor. Çok kötü.

Ve başlıyor her şeyi sırayla anlatmaya.

Doğrusu inanıp inanmamak arasında bocalıyorum.

Dediğini yapmış. Gitmiş Türk elçiliğine. Kapıdaki Sovyet milisinden sıyrılmak için koşarak girmiş içeri Kendini çok iyi karşılamış elçilikteki Türk görevliler. Büyük bir ilgiyle dinlemişler. Türkiye hakkında çeşitli broşürler vermişler. (Cebinden çıkarıp birkaç tanesini bana da gösteriyor). Sorunlarını Ankara'ya bildireceklerini söylemişler.

(Garson söylediğimiz yemekleri masaya yerleştirirken susuyor, sonra devam ediyor).

Ne olmuşsa elçilikten çıkarken olmuş. Dışarıda herkesin kendini tutuklamak için sıraya girdiğini düşünürken, bakmış kimsecikler yok. Elçiliğin tam kapısında ise boş bir taksi. Kısmetim iyi diyerek hemen atlayıvermiş. Çek, yoldaşım, demiş. Taksici de görevini eksiksiz yerine getirip doğru KGB merkezine götürmüş

onu!

- Içeride çok silkelediler beni, diyor. Üç kişi ortaya sıkıştırıp, karnıma, sırtıma durmadan vurdular. Elçilikte kiminle görüştüğümü, konuştuğumu sordular. Sonra bir kağıt uzattılar önüme. Imzala, dediler. İmzalamazsan kurtuluş yok. Neydi o kağıt?

Elçiliğe gitmediğime, orada kimseyle görüşmediğine dair...

-İmzaladın mı? 

-İmzalar mıyım? Dayağa devam ettiler. Hala kan işiyorum....

-Peki, sonra?

-Bir hücreye attılar beni. Orada imdada yetişti benim iğneler. Herkesin gözü önünde çıkardım ve bakın intihar ediyorum işte diyerek yuttum hepsini Hemen hastaneye kaldırdılar beni.

(Bir yandan votkalarımızı yudumluyor, bir yanda da restoranda bizimle ilgilenen  var mı diye bakınıyoruz).

- Hastanede işler iyi gitti. Bir telefon buldum ve Türk elçiliğini aradım çaktırmadan. Durumu anlattım. konsolosu çıkıp geldi hastaneye. Böylelikle Amerikalılar devreye girdi. ABD konsolosu çıkıp geldi hastaneye. Böylelikle serbest bırakıldım. Bana para da vermek istedi Amerikalılar, ama bizi burada sefil zannetmesinler diye almadım parayı. Hem de onnuk yoktu cebimde. Biletimi kesip Azerbaycan'a eve yollamak istediler, ona da razı olmadım. Bundan sonra daha kalabalık gelin bizim elçiliğe, dediler. Biz Amerikalılar değer veririz insan haklarına... 

- Demek değer verirler... 

-Evet öyle söyledi.

Orkestranın çaldığı Özbek havalara bayılıyorum. Ama istemeyerek bulaştığım bu işler sıkıyor beni. Beladan değil, onaylamadığımdan. İslam'ın anlattıkları doğru mu, yalan mı, onu kestiremiyorum. Binbir gece masalı gibi her şey. Ama Bolşoy Tiyatrosu önünde gözlerimle gördüm işte. Amerikan bayracığının dalgalandığı arabadan çıkıp boynuma sarılmadı mı? Tüm bunlar yalan ise, o arabada işi ne? Sıradan hiçbir Sovyet yurttaşının binemeyeceği o arabaya nasıl bindi?

Sorular kafamı kurcalıyordu. Daha bir süre oturduktan sonra restoranda onunla ayrıldık. Boş taksi yakalamaya çalıştım kapıda. Kuyruğa girdim. Paltomun yakalarını kaldırdım.

İzleniyor muyum acaba?

 

5 NİSAN

 

Bu ne biçim uygar toplum? Sokak ortasında göz göre göre dövülen adamı kurtarmaya yanaşmıyor kimse. On kişi çullanıp bir kişinin kaşını gözünü dağıtıyor da aldıran yok.

Belaya bulaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlar adeta. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!"

Bakü'de gördüklerimi anımsatıyor birden.

Bir gece sinemadan çıkmış, otobüs bekliyordum.

Oldukça kalabalıktı durak. Otobüs de inada gecikiyordu.

Kalabalığa sonradan karışan üç-beş delikanlı oradaki genç bir kıza önce sözle asılmaya başladı. Çevredekilere filan hiç aldırmıyorlardı. Umurlarında değildi kimse. Durağa otobüs beklemek için de gelmemişlerdi.

Ve ne yazık çevredekiler de onları umursamıyorlardı. Daha doğrusu umursamamaya, olanları görmemeye çalışıyorlardı. Allah göstermesin, zavallı kızcağıza yardım etmek gerekir, başları belaya girerdi sonra.

Kız yalnızdı. Ve çevredekilerden de yardım umudunu artık yitirmişti anlaşılan. Delikanlılar gittikçe azıtıyorlardı. Çevredekilerin sessiz kalışı onları daha da cesaretlendirmekteydi.

Laf atmalar elle sarkıntılığa dönüştü. Delikanlılardan biri eğilerek kızın kulağına birşeyler fısıldamaya çalışıyor, kız geri geri çekiliyordu.

Doğrusu kentin bu en işlek caddesinde dünyaya meydan okuyan bu serseriler görülmeye değerdi. Hele çevrenin umursamazlığı. Kimbilir, belki içinden kızanlar, karşı çıkanlar vardı. Belki bir gözüpek ortaya atılsa, serserilerin üstüne yürüse, gerisi de ona yardım edecekti. Ama nerde?

Ben en çok kendi hareketsizliğime kızıp durur ve ne yapacağımı düşünürken hiç beklemediğim bir şey oldu. Birden çabucak, telaşla bana sokuldu kız.

- Ne olur, evime gitmeme yardım edin, dedi.

- Merak etmeyin, evinize bırakırım sizi, dedim.

Delikanlılar şaşırmışlardı. Bize bakarak yumruklarını sıkıyor, "şimdi senin de hakkından geliriz" diyerek hırlanıyorlardı.

Daha birtakım şeyler söylüyorlar, ama bildiğim Rusça bunları anlamama yetmiyordu. Kızın ise yüzü kızarıyordu.

Az sonra otobüs göründü. İte kaka doluverdik içine. Sığmayanlar kapıda asıldı. Yarı gövde dışarıda. Şoför besbelli alışık, aldırmadı kapılara asılanlara, sürdü gitti.

Serseriler peşimizi bırakmamışlardı. Onlar da binmişti. Göz göze izliyorlardı bizi.

Kızın evi çok uzaklardaydı. Banliyölere gelmiştik. Yeni binalar görünüyordu çevrede. Her durakta, "burası mı?" diye soruyordum. Ilk kez geldiğim, hiç tanımadığım yerlerdeydim. Gittikçe boşalıyordu otobüs. Herkese yetecek kadar boş yer açılmıştı.

Delikanlılar direniyorlardı. Çıkmak için beklediklerini anlamıştık. Ortalık sessizdi. Seyrekleşiyordu evler. Burada işimizi bitirseler kimsenin ruhu sezmezdi.

Saat 12'ye geliyordu.

- Bizimki bir sonraki durak, dedi kız. Kalkıp yürüdük arka kapıya. Delikanlılar da ön kapıya giderek aynı anda çıkmaya hazırlandılar.

Otobüs durdu. Açılıverdi kapılar. Önümde benden önce çıkmakta olan kızı kolundan kavrayarak geri çektim birden.

Hiçbir şey anlamamış, ürkekçe bana bakıyordu. Delikanlılar ise yetişip çıkmışlardı. Otomatik kapılar da bekletmeden kapanıvermişti yeniden. Açılsın diye yumrukladılar, ama aldırmadı şoför, gazladı.

Belli ki alışıktı böyle şeylere.. 

(Sürecek)

OKURLARDAN

Arif Salih Kırdağ

 

HERKESE VE HER ÇEVREYE HODRİ MEYDAN

24 Temmuz 2000 tarihinde, perişan mudilerin yasal mitingine manevi siyasi destek için katıldım.

Kendimi olayların arasında buldum. Olayları önleyici olmaya çalıştım. Kimseyi itip kakmadım, taş atmadım, küfür etmedim, meclisin avlusunda veya içinde hiçbir yanlışta bulunmadım. Zaten yanlış yapsa idim, olay yerinde tutuklanmış olurdum. Olaylardan 10 saat sonra karakola davet edilerek tutuklanmam sadece bazı yönetici çevrelerin işte suçlular bunlardır imajı ile kendi yanlışlarını örtmeye çalışmaları çabasıdır. İlân ediyorum, yaptığınız günahtır, ayıptır.

Beş-on kişiyi kurban seçerek olayların sorumlusu göstermek... Gaflet içinde bulunanların yanlışı mutlaka ters tepecektir. Beni de kurban etseler başkalarını da etseler netice değişmeyecek ve asıl suçlular ve sorumlular cezalarını bulacaklardır. Arabalara zarar verenler fotoğraflarla tespitli: TV kayıtları ortada dururken asıl suçluların serbest dolaşması mutlaka kamuoyu önünde cevap bulacaktır. Görülen odur ki sonunda bağımsız yargıda aklanacağım.

Ancak o güne kadar önemle, herkese ve her çevreye çağrımdır.

ligili olaylar anında; benim suç sayılan bir eylemimi b

elgeleyebilecek herkese basın önünde her belge için 100 milyon TL peşin olarak tarafımdan takdim edilecektir. 1 hafta süre ile bu ilanım geçerlidir. Yargı safhasında da herkesi davet ediyorum. Ben KKTC Meclisine 10 yıldır giriyorum. O mecliste halkıma hizmeti hedeflemişim. Niye ikinci evim olmasını istediğim bir yere zarar vereyim? 

Inanınız: Hırsız her zaman ev sahibini bastıramaz."

Sıra kimde?

Saygılarımla....

Bağımsız politikacı Arif Salih Kırdağ

(Kurban edilmek istenenlerden biri)

ARŞİV

AVRUPA 26 TEMMUZ 2000

1786098746097.jpg

AVRUPA’DAN MEKTUP

 

Demokrasicilik Oyunu

Çıldırmak hiçtendir. Partilerimiz halâ daha, devekuşu gibi başlarını kuma gömmüş gerçekleri görmemek ya da göstermemek için direniyorlar, Demokrasicilik oyunu, o derece hoşlarına gitmiş kl; bir tün kendilerine rüşvet olarak sunulmuş o sahte makam koltuklarını bırakıp Denktaş'a ve Ankara'nın şahinlerine karşı, halkın saflarında yerlerin alamıyorlar.

Oysa deniz bitti.

Bugüne kadar, rüşvetle ayakta tutulan siyasi yapı çöktü. Parlamenter sistemi istemediğini Denktasş geçen günkü "Hürriyet" gazetesinde bütün dünyaya ilan etti.

***

Milletin aslı, Meclisi işgal etti ve, 

-Bu komediye artık bir son verin dedi.

Vekiller ise, başlarını kumdan çıkarmadan ve de meclisteki odalarından ayrılmayı bir an bile düşünmeden feryadı bastılar: 

-Bu bir provokasyondur. 

Arkasından da eklediler, 

-Halkımız Meclise sahip çıkmalıdır.

***

Gerçekten, çıldırmak hiçtendir.

Asıllar, kendi meclislerinden kakma tekme dışarı atılıp, maydan dayağından geçirilirken, kim kime sahip çıkmalıdır.

Mudiler çevik kuvvetin copları altında yerlerde sürüklenirken, bu duruma sessiz onay veren vekillerimizin en büyüğüne yani Eroğlu'na giden Ahmet Derya, 

-Sayın Başbakan, lütfen müdahale ediniz, kan akacak, deyince, Başbakan acizlik içinde şsu cevab veriyor.

-Polis komutanı ile konuştum. O da devre dışıdır. Bir şey yapamıyor, Derya üsteliyor:

-Güvenlik Kuvvetleri Komutanı kendisinin başbakanlığa bağlı olduğunu söylüyor. Lütfen ona ulaşınız. 

Başbakanın yüzünde, acı bir tebessüm, donup kalıyor ve cevap vermiyor.

***

Oysa, Türkiye basını, bizim gizlemeye çalıştığımızı, açık açık ortaya koyuyor.

"Hürriyet'ten Feral Tınç, Ortam gazetesinde de iktibas edilen yazısında şöyle diyor.

"Bir yanda Denktaş ve yandaşlan ile Ankara, öte yanda iktidar ve muhalefet partileri.

***

Türkiye'nin stratejik çıkarları 150 bin kişinin çıkarının önünde geçti deniyor.

Zorba zihniyet, başkaları adına en doğruyu yaptığından şüphe bile etmiyor.

İnsanları küsen, toprakları da küser.

Bilmiyor."

***

Evet, bir yanda Denktaş ve Ankara'nın şahinleri...

Öte yanda Kıbrıs Türkü ile Ankara'nın güvercinleri... 

İktidar ve muhalefet partileri yani UBP, TKP ve CTP hangi tarafi tutarsa o taraf, bu kavgadan galip çıkacak. 

Aşikar olan o ki, bu maç berabere bitmez.

Ve bugünkü düzen, daha fazla devam etmez.

AVRUPA

AÇI

Şener Levent

 

ASLAN PROVOKATÖR! 

Babutsa mevsimine fırtınalarla girdi. 

Ve yine bir Temmuz sıcağı...

Sanki her şey Temmuzla başladı,

Temmuzla bitecek.

Meydanlar, zindanlar, mahkemeler... 

Dolup dolup boşalıyor...

Ne meydanlara, ne zindanlara sığmıyoruz 

artık.

Dünkü öğlen ateşinde mahkeme koridorlarındaydık yine...

Mahkemeye çıkacak tutukluları karşılamak için...

Yine coşkulu, yürekli bir kalabalık... 

Daha birkaç gün önce, bu koridorlardan beni geçiren polisler, şimdi başkalar geçiriyorlardı.

Ve yine alkışlarla...

Yine sloganlarla!

Bir suçsuzdan, bir masumdan çok kahramanlara layık bir alkış!

Toplum kararını verdi.

Rejimin silahlı güçleri tarafından bu zindanlara atılanlar, bu toprakta tutunablime kavgamızın sıra neferleri... 

Zindanların damgası, kavganın sadece gösterişsiz bir nişanı...

Kefen yırtıldı.

Artık yaseminler ve nergisler ve camiler diyarının insanlan hiçbir şeyden korkmuyor.

Ne terfi alamamaktan...

Ne işten atılmaktan... 

Ne sürgünden...

Ne de ölümden....

Ve bedel ödemeden hiçbir güzel limana varılamayacağını herkes anladı.

Yalvarma yakarma çağları kapandı. 

Yumruklar eskisi gibi havada kalmıyor. 

Kimse mitingi videoya çeken polisten korkmuyor!

***

Eskiden alışmışlardı.

İtaatkâr, uslu ve huzurda ellerini göbek altında bağlayan sessiz bir halk vardı.

Bakanların kapısını aşındırır, nezaketli dil döker ve hak arardı.

Aradığı hakkı alamazsa da, bir şey yapmazdı.

En çok yaptığı, kapılarına kara bir çelenk koymaktı...

Veya birkaç yüz kişiyle, pankartlı sessiz bir yürüyüş...

Kuğulu Park'tan başbakanlığa kadar.. 

Onlar koltuklarında otururlar ve dışarıdaki bu manzaraya gülerek bakarlardı. 

Belki sekreterlerine,

-Bak şu zavallılara, diyerek hava da atarlardı.

O devir işte kapandı.

Bıçak kemiği kesince...

Herkes İngiliz veya Rum askeriyle göğüs göğüse çarpışmaya gider gibi, sokağa fırladı.

O uslu, o itaatkâr insanlar, kim derdi bir gün meclisi basacaklar...

Kim derdi ki, arabaları başaşağı yıkacaklar..

Coplu, kalkanlı ve bombalı polise karşı duracaklar..

Neden eskisi gibi, sessizce yürüyüp kapıya zararsız bir kara çelenk koymadılar?

Neden kuzu kuzu dağılmayıp evlerine dönmediler ve hücrelerde sabahladılar?

Ve koltuklarında yaylanıp gerilen o makam sahiplerine, "bir gülme fırsatı" daha vermediler?

Eylemciler için,

-Bunlar aciz... Bunlar elli kişi bile toplayamaz. Bunlar kara çelenk koymaktan başka bir şey yapamaz, diyenleri bu sefer neden kızdırdılar?

İşin içine provokatörler karıştı ha?

- Öyle mi Rauf Bey...

Derviş Bey... 

Mustafa Bey...

Ertuğrul Bey....

Bey oğlu Bey...

Aslan provokatörl

Nelere kadirmiş meğerl

Demek o da olmasa tılsım bozulmayacak,

herkes kuzu kuzu yerinde oturacak ve kimse de,

-Paramızı neden vermiyorsunuz be, diye bağırıp çağırmayacaktı ha?...

Kimse taşkınlık yapmayacak ve "Bana kaderimin bir oyunudur bu" diyerek nağmelere yatacaktı demek... 

Hey gidi hey!

Hiçbir sey olmamış, o trilyonlar buharlaşmamış gibi sürüp gidecekti hayat. 

Hiçbir ses duyulmayacaktı, tek bir sesten başka:

KKTC dimdik ayakta! 

Ustanın Köşesi

CAHİT ANIL

İNDİFA

Çeteleşmiş bir ülkenin mahkumlarıyız. Pile ve Pergama'nın, bir kaçakçılık güzergahı olduğunu bilmeyen var mı? Sen, ben, oradan bir pilavuna geçirecek olsak tutuklanır, hakarete uğrarız. Onlarda hakim olan, derin mafyadır. 2850 ev de, mafyanın elindedir. 2850 evin tahsisinde de, mülk bırakmış güney

göçmeninin esamesi okunmamaktadır. Haydan gelen it, hak sahibi, mülk sahibi halkının önünde durmaktadır. Bankalar olayında ise, hükümetin,

gerekeni yapmadığına kanidir halkımız. On bin insanın "Bu memleket bizimdir" diye yaptıkları çıkışı değerlendiremedi meclis. Meclis önünde toplananlar arasında hem mülkünü, hem parasını yitirmiş olanları da unutmamak gerek.

Hem malını, hem parasını yitirmiş insanın yanında ne Denktaş'ın, ne Eroğlu'nun, ne de meclisin, bir kuruşluk kuvve'i harbiyesi yoktur. Bunların yoklukları,

varlıklarından daha evlâdır halk yanında. Başta kaldıkları müddetçe, aldıkları maaş, şatafatlı 400-360 ve 900 kişilik ziyafet masrafları ile, halk infial içindedir. Koskoca Türkiye Cumhurbaşkanı lüks otellerde 20 kişilik bile ziyafetten kaçınırken, benim sayın kelôşum, bir ay içinde 1660 kişilik mükellef ziyafetler tertipler. Yeni yeni arabalara doymaz. Adam n'oldum delisi oldu. Sayın meclis başkanı, gökten zembille mi indin yavrum? Bu halk değil mi seni o koltuğa oturtan? Neden halkı meclise davet edip oturtmadın? Neden, devlet yetkililerini çağıralım da işi müzakere edelim demedin? Halktan kaçmak olur mu be çocuk? Insan da tevkif ettirmişsin. Derhal git, o insanları içeriden al. Halkımdan da özür dile.

Halkımın uğradığı zulüm karşısında ne yapmasını beklerdiniz be çaylaklar? Halkımın mülkü yağmalandı, parası yağmalandı. Ülke yangın yerine dönüştü, gullüfolar yayılır, halkım can çekişir, esnafım dükkân kirasını ödemekten aciz kalır. İşletmelerim kapanır, işçimin yerini gullüfo alır. Devlet katında, Kıbrıslı Türkün imhasına karar verilmiş gibi bir hava var. Ateşte yansanız sayın devlet takımı, elinizden tutup çekecek Kıbrıslı Türk bulamayacaksınız.

ARŞİV

AVRUPA 25 TEMMUZ 2000

1785752564980.jpg

X-Press:-

REJİMİ SARSAN EYLEM

Mudi Eşgüdüm Komitesi tarafından bugün düzenlenen mitingde. gerginlik doruğa tırmandı.

Öfkeli mudiler, Cumhuriyet Meclisi Genel Kurul Salonu'nu işgal ederek salonu tahrip dereken, eylemcilere müdahale eden polis çevik kuvvet birlikleri halkın üzerine polis otolarını sürerek göz yaşartıcı bomba kullandı. Çok sayıda eylemci yanında olayı izlemeye çalışan gazeteciler de tartaklanarak hastanelik edilirken, bazı gazeteciler de tutuklandı.

Mitingin polis tarafından dağıtılmasının ardından mudiler yeniden bir araya gelerek, bugünden itibaren adanın dört bir yanından gelecek insanlarla halk hareketi başlatma kararı aldıklarını duyurdular.

Mudi eylemi bugün saat 10.00'da Lefkoşa'daki Kuğulu Park'tan toplanan halkın Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na yürüyüşe geçmesiyle başladı.

Ellerinde taşıdıkları, "Başsavcılık güzellik uykusunda mı?", "Paramızdan olduk, ailemizden de oluyoruz"; "Ey hükümet geldinmse masaya vur"; "ne kan, ne hak yerde kalmaz"; "Mehmet Bayram sonun geldi", "Çetelere ölüm"; "Mudileri de böldüler, asker aldı, sivil kaldı"; "Biz halkız, bizden korkun” yazılı pankartlarla Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde toplanan mudiler, Cumhurbaşkanı Denktaş'ın görüşmeler amacıyla yurtdışında bulunması nedeniyle muhatap bulamayınca, Denktaş'ı istifaya davet eden muhtırayı okudular. Muhtırada Denktaş, tutarsız politika izlemek ve iç politik hesapları uğruna halkı aldatmakla suçlandı.

Daha sonra Cumhurbaşkanlığı bahçesine giren mudiler, garajda duran Cumhurbaşkanlığı makam arabasını yumruklayarak, "Bunlar bizim paralarımızla alındı" şeklinde sloganlar attılar.

 

MECLİS KAPILARI KIRILDI GENEL KURUL SALONU İŞGAL EDİLDİ

Eylemcilerin Meclis'e yürümesiyle gerginlik iyice doruğa tırmandı. Polisin Meclis giriş kapılarını kapatarak eylemcilerin girişlerini engellemeye çalışması üzerine kapılara saldıran eylemciler demir kapıları kırıp içeri girerek, Meclis Genel Kurul salonunu işgal ettiler. İçeriye girmeyi başaran eylemciler, Genel Kurul salonundaki sıraları tahrip ederken, dışarıda kalan eylemciler de Meclis'i taş yağmuruna tuttu.

Genel Kurul salonundaki olayların büyümesi üzerine Meclis Başkan Yardımcısı Salih Çoşar tarafından çağrılan polis çevik kuvveti de olaya müdahale etmeye başladı.

Çelik miğferler ve kalkanlarla donatılmış olarak olay yerine gelen çevik kuvvet birlikleri eylemcilere coplarla müdahale ederlerken, tutuklamalar da başladı.

 

HALKIN ÜZERİNE ARAÇLAR SÜRÜLDÜ

Tutuklanan eylemcilerin polis otolarına konulmasının ardından Meclis bahçesinde büyük bir arbede yaşandı. Polis otosunun önünde etten duvar oluşturan eylemcilerin üzerine tutukluların da içinde bulunduğu otobüs sürüldü.

Öfkeli kalabalık bu arada meclis bahçesi ve önündeki resmi araçları tahrip etmeye başlarken, Meclis ana giriş merdivenlerinde de gazetecilerin polisler tarafından tartaklanmaya başlandığı görüldü.

TAK Ajansı muhabiri Hasan Karaokçu, polis tarafından coplanırken, yine TAK Ajansı muhabiri Nezire Gürkan, polisler tarafından itilmesi sonucu merdivenlerden aşağıya yuvarlandı.

 

GÖZ YAŞARTICI BOMBA 

Öfkenin dalga dalga büyümesi üzerine çevik kuvvet bu kez göz yaşartıcı bomba kullanarak göstericileri dağıtma yoluna gitti. Pek çok yurttaş ve basın mensubu da göz yaşartıcı bombaların etkisiyle hastanelik oldu.

Halkın göz yaşartıcı bombalar ve coplarla dağıtılmasından kısa bir süre sonra, bir grup eylemci, eylemin başlangıç noktası olan Kuğulu Park'ta yeniden bir araya geldi.

Komite Başkanı Avukat Ali Rıza Görgün, burada yaptığı açıklamada, bugünden itibaren halk hareketinin başladığını ve hareketin adanın dört bir yanından gelecek kitlerlerle sürdürüleceğini vurguladı.

HALKIMIZA VE KAMUOYUNA

 

24 temmuz günü binlerce mudinin demokratik eylemine Çevik Kuvvet Polislerince plastik mermi ve gaz bombalarıyla saldırdı. Demokrasimiz bir kez daha yara almıştır.

Bir çok basın mensubu ve sivil halk, Çevik Kuvvet'in kadın-erkek, yaşlı genç demeden azgınca saldırısı sonucunda yaralanmış hastahaneye sevkedilmişlerdir. Halkımızın 18 Temmuz, BU MEMLEKET BİZİM MİTİNGİ ile haykırışı egemenleri ürkütmüştür.

 

Kendi ülkesine sahip çıkan halkımızdan ürkenler intikam almaya çalışmaktadırlar.

Ülkemizin toz-duman' olmasından medet uman Denktaş rejimi, BAŞKANLIK SISTEMI adı altında DARBE tezgahlamaktadır. Bu darbe provakasyonunda GKK Özeyranlı, Meclis Başkanı, Polis Genel Müdürü rol almışlardır.

 

Bu saldınlar Kıbrıs Türk halkının iradesine yöneliktir.

Denktaş Kıbrıs Türk halkının vicdanında mahkum olmuştur, rejim yönetme artık iflas etmiştir. Halkımızı korumakla görevli güçlerin başındaki General Özeyranlı ve Polis Genel Müdürü Erdem Demirbağ derhal görevlerinden alınmalıdırlar. Halka bomba, plastik mermi yağdıran ve bunun emrini verenler bu halka hesap vermelidirler. Bu süreç yaşanırken Hükümet'in "KOR-SAGIR tavrı kabul edilmezdir.

UBP-TKP hükümeti olmadığını ortaya koymalıdır.

Bu saldırılarda yüzden fazla kişi tutuklanmıştır. Onlarca kişi copla, bombayla. plastik mermiyle yaralanmış ve hastahaneye kaldırılmışlardır. Yaralılar arasında

sekiz basın mesubunun olması ise basına dönük planlı bir operasyonun varlığının göstergesidir.

Gücünü geçici 10. Maddeden alanlar halkımıza karşı saldırılarını devam ettirmektedirler.

Kıbrıs Türk Toplumunun varlığını ve kendi kendini yönetme hakkını savunan örgütlerimiz bu uğurdaki mücadelelerini devam ettirmeye kararlıdırlar.

 

Ne bomba, пе cop mücadelemizi durduramayacaktır. Mücadelemiz, bu memleketi Kıbrıs Türk halkı yönetene kadar devam edecektir.

 

GEÇİCİ 10. MADDE DERHAL İPTAL EDİLMELİDİR!

BU MEMLEKET BİZİMDİR, BİZ YÖNETECEĞİZ!

HALKIMIZ BU SALDIRGANLARA VE PROVAKATÖRLERE GEREKEN CEVABI VERECEKTİR!

TUTUKLULAR DERHAL SERBEST BIRAKILSIN!

SORUMLULAR DERHAL CEZALANDIRILSIN!

CTP, YBH, KTOS, KTOEOS, DEV- İŞ, DEVRIMCI GENEL IS, EMEK IS. BES, TÜRK-SEN, KTAMS, KTMMOB, EL-SEN, BEL-SEN, TIP-IŞ, YON-SEN, GÜÇ-SEN, PEY-SEN, KAMU-IŞ. KAMU-SEN, HÜR-İŞ, Mağusa Türk Genel-iş Sendikası, K.T. Esnaf ve Zanaatkarlar Odası, Tüketiciler Birliği, YKB, Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Halklar ve Özgürlükler Derneği, Girne Halk Sanatları Derneği, Barış Derneği, Kıbrıs'ta Sosyalist Geçek, EKİM Kültür-Sanat Derneği, Kıbrıs Sanat Derneği, Barış Derneği, Barış ve Demokrasi İnisiyatifi, KIB-YAY,

Naci Talat Vakfı, Kutlu Adalı Vakfı, Barış ve Federal Çözüm için Kadın Hareketi, Kadın Araştırmaları Merkezi, Kıbrıs Bilim Eğitim Sağlık ve Dayanışma Derneği (KIBES), Bankazedeler Eşgüdüm Komitesi

 

Not: Bugün saat 09.00 Başbakanlık önünde tutuklula serbest bırakılması ve a demokratik uygulamalara verilmesi için yukanda isimler y 44 örgüt tarafından protesto eylem gerçekleştirilecektir.

(Adına) Ahmet Barçın KTOEOS Genel Başkanı

ARŞİV

AVRUPA 23 TEMMUZ 2000

Dobra... Dobra...

Turgut Afşaroğlu

 

DENKTAŞ'A DİKKAT!

Mustafa Kemal'i gördüm düşümde...

Beyaz bir ata binmişti.

Girne kapısından... Silihtar sarayına gidiyordu.

Hemen koştum, elini öpmeye çalıştım.

-Dur, dedi. Sen de kimsin?

Cevap vermemi beklemeden devam etti:

-Ben, Denktaş'ın rüyasına girmişim.

-Denktaş öyle söylüyor paşam. -Yalan! Ben Denktaş'ın rüyasına değil, 43 yıl önce, bir tek Doktor'un rüyasına girdim.

-Denktaş'a "Konjektüre dikkat et Rauf" demişsiniz.

-Yalan! Ben Doktor'a "Denktaş'a dikkat et, doktor"dedim.

Mustafa Kemal'i gördüm düşümde.... Beyaz bir ata binmişti.

Girne kapısından...

Silihtar sarayına gidiyordu.

Birden mahşeri bir kalabalık birikti

Gimme kapısında.

Meydan sığmadı taştı.

Ata'nın geldiğini duyan...

Girne kapısına koştu. 7'sinden 70'ine...

Kaç kişi kalmışsa.... Girne kapısındaydı... Ata'nın etrafındaydı.

Ve Mustafa Kemal... Konuşmaya başladı.

Mavi gözleri çakmak, çakmaktı: "Ben size, 43 yıl önce, Doktor'la haber gönderdim. 'Denktaş'a dikkat edin' dedim.

Niye etmediniz?

Kan ve ateş günlerinde, sizi bırakıp kaçanları, niye başınıza taç yaptınız? Benim kurduğum Cumhuriyet'le aranızı açanları, nasıl fark edemediniz?

Şahsi emellerini, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarının emelleri ile birleştirenleri, nasıl tanımazsınız? Onlara karşı, neden birleşmezsiniz?

Mavi gözleri çakmak çakmaktı. Ses tonunu biraz daha yükseltti. Ve konuşmaya devam etti: "Siz nasıl Atatürkçüsünüz? Benim "mandacılığı" reddettiğimi, dünyada ilk "Ulusal Kurtuluş Kavgasını başlattığımı ve "Ya İstiklâl, Ya ölüm" parolası ile, "Bağımsızlığınızı" ölümüne korumak zorunluluğunda olduğunuzu, nasıl unutursunuz?

Ben Kıbrıs'ı Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katmak istesem, Kıbrıs'ı "Misak-ı Milli hudutları" içine almaz mıydım, sanıyorsunuz?

Mandacılık, kimden ve nasıl gelirse

gelsin, reddedilmelidir.

Dünyanın neresinde olursa olsun, Türk devletinin bağımsızlık ve demokrasisi titizlikle korunmalıdır. Ankara'da iktidarda olanlara, bu sürekli olarak hatırlatılmalıdır.. Türkiye Cumhuriyeti'nin çıkan, Türk devletlerinin bağımsızlık demokrasisine sahip çıkıldığı oranda korunacaktır."

Kan, ter içinde uyandım:

-Bu iş tamamdır, dedim.

ve Atatürk'ün yıllar önce, "Büyük

Nutuk"ta söyledikleri, kulaklarımda

yankılanmaya devam ediyordu:

-Memleketin başında olanlar, gaflet, dalâlet ve hatta hiyanet içinde olabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi emellerini, müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhid edebilirler.

Cebren ve hile ile...

Açı

Şener Levent

CİNNET (3)

Demek komplo değildi Rauf Bey Demek bütün bu olup biten rezalet ve işkence, o uyanık komutan ile Polis Müdürü Erdem Bey'in "vatan kurtarma

operasyonuydu ha...

Buna kırk yıldır yüzü gülmeyen o kargalar bile güler...

Çıkın ve şöyle bir çevrenize bakın Rauf Bey...

Bakalım bu ülkede sana ve o komutanına inanan kaç kişi kaldı...Savaşta silah arkadaşlarına destek atışı yapmayıp, A- 4'ünü atarak kaçan Ertan Ersan'dan ve 20 Temmuzda evinde saklandıktan sonra Moskova'ya sıvışan Doğan Harman'dan başka...

Kaç kişi kaldı?

Yanına çektiğin Doğan'dan mi medet umuyorsun?

Senin bu destekçine baktıkça, herkes komutanın komplosunu da, senin palavralarını ve kültürünü de daha iyi kavradı.

Sana ve komutana destek atacak diye, zavallının dili iyice bozuldu.

Gazete sütunlarından kudurmuş küfürler savuruyor.

Ne diyor bize:

-Orospu çocuğu!

Ama senin hatırına Rauf Bey... Özeyranlı'nın hatırına...

Zavallı basınımız işte bu hale geldi sizin sayenizde...

Bilmiyorum, açıp telefonu,

-Bravo Doğan! Eline diline bereket... Söv sövebildiğin kadar, dedin mi?

Küçük bir iltifatı olsun esirgedin mi yoksa?

Ya komutan?

Hiç değilse o olsun bir aferin çekmedi mi?

Casuslara ve vatan hainlerine "orospu çocuğu" diyerek gazete sayfalarında küfretmek sevap...

Değil mi Rauf Bey?...

Değil mi a komutan efendi?

Kaç yıldız takacaksınız Doğan'a?

Beş mi?

Demek komplo değildi Rauf Bey... Ve siz casusları kıskıvrak yakaladınız..

Öyle mi?

Kirk yıldır sizin kafanız değişmedi. Kaç kişi bu sokaklarda vurulup öldürüldüyse, hepsi için ya vatan haini, ya casus dediniz...

Ne "İnkılapçı" gazetesinin baş muharriri Fazıl Önder...

Ne Ayhan Hikmet...

Ne Ahmet Gürkan... Ne Kutlu Adalı...

Hiçbiri kurtulamadı sizin şerrinizden...

Size göre hepsi de vatan haini... Bir tek siz temiz çıktınız bu kanlı tarihin içinden...

Pırıl pırıl...

Bir tek siz tertemiz ve de Yorgacis... Kıbrıs Türk halkının azılı düşmanı... Kanlı EOKA'cı...

Ve de halkımızı toplu imha plani "Akritas" planının büyük mimarı... Siz bir tek ona iltifat ettiniz...

-Yorgacis iyi ve olgun bir devlet adamıydı, dediniz...

Çünkü aynı cehennemdeydiniz... Sen de antikomünist... O da antikomünist...

Şimdi o yılan Adası'nın yılan ıslıkları arasında hala casusluk senaryoları ile kendini avutup duruyorsun...

76 yaşında...

Zavallı destekçin ise Mecidiye sokağında kendini yiyip bitirdi...

Hep seni ve komutanını savunacak "Orospu çocuğu" diye diye yüksek

katınıza varıyor...

Böyle baykuşları olanların yanında halkın ne işi var?

Hariçten Gazel

Hüseyin Gürçınar 

BEYAZ GECELER

Yine Akdeniz'in ufak, şirin be kasabasında, bir barda oturuyoruz Bar sahibi işlerin durgunluğundan bahsediyor." Bu akşam gene bir masa var". "Aha iki gişi daha geldi. Rakısını yudumlamaya devam ediyor... Yanımdaki diğer şahıs ilk gençlikten tanıdığım şu anda adada yüksek öğrenin yapmakta olan sevdiğim bir arkadaş. Onun durumu da pek farklı değil "Kaos", "gelecek kaygısı", "işeyelim da gene... Bakalım nolacak" gibi pek de iç açıcı olmayan kelimeler sarfediyor, cümleler kuruyor. Patrona soruyorum: "Hayat nasıl?"... "Vallahi Hüseyin hayat güzel," seks yapmak güzel". Bir yudum daha… Türkçe kanal yok mu be patron?"." Eyidir be bu. Bırak!". Tek tük geçen arabaların çıkardığı gürültüler bize kasabada (ki birkaç yıl önce ilçe olmuştu) hayat olduğunu hatırlatıyor. "Yani bu bölgede birtek gabare galdı?" diye soruyor patron. "Eyya. White-horse'u da kapattılar" diye de cevap veriyor arkadaş "Ma Koreli'nin gızının düğünü da amma galabalık oldu ha!"... Masada halen üç kişiyiz.

Yoldan bir çift geçer. İkisi ayn tarafara bakar, aynı yüz ifadesi ile. Içim acır. Masa suyunu çeker.

Nereden kaynaklandığın yıllardır bir türlü anlayamadığım bir sıkıntı...

Eve gitmek için değilse de Jazz Bar'dan ayrılıyorum. Once düğüne bir daha göz atmak için "Atatürk Düğün Parkı’na”. Burada bir vukaat yok. Nihayet "kendimle barışmak için eve doğru yola koyuluyorum. Kilse, müzenin omzunun arkasından sırıtıyor. İçimden bir ses bana "Kendinin farkına var!" diyor, sonra "boşver, saçmalıktı" diye ekliyor. Insan sosyal bir organizmadır! Fakat kalem mürekkebini harcadıkça toplumdan uzaklaştığımı hissediyorum. Belki de yanlış yol bu! Belki de Şener Leventi örnek almalıyım. İşte yine kaos. Amaaan...

Bana ne! Isteyen istediğini düşünsün bundan böyle insan içine çıkmayacağım! Lanet olsun! Beni bu hallere düşüren kim? Hem, hem ben Denktaş'tan nefret etmiyorum. Aksine ona sempati duyduğum bile oluyor. Ailem benim için niye endişelensin? Alkol mutluluk mu? Ve buna benzer bilimum saçmalık. Her şey allak bullak...

Saat sabahın 3:30'u. Hala çabalıyorum.

Gün boyunca gördüğüm dişi insan formları beynimi gecenin bu vaktinde dahi meşgul ediyor. Daha doğrusu sadece morfolojik

açıdan... Ahh... Neyse... Başka bir konu da gazete. Merak ediyorum, acaba gazetede beni askerin casusu zanneden var mı? (Belki de salt bir paranoya bu). Yaşım daha ufak! Neyin doğru neyin yanlış olduğunu henüz kestiremiyorum (İşte bu gerçek!). Neyse bu konuyu kapatmam gerektiğini hissediyorum.

Patron haklı olmalı. Seks yapmak dünyanın en güzel şeyi! Hele hele olgun kadınlardan çok hoşlandığımı itiraf etmeliyim… Örnek vermek saçma, ama illa ki gerekli ise; onunla yatmak değil ama en azından tanışmayı çok isterdim: "Ayla Gürel"... veya " Bitki Fizyolojisi" doktorum (bununla yatmayı yeğlerdim!) Şunu da itiraf edeyim, kadınlık bence aşağılık bir varoluş formu! Acıların, rekabetin, ihtirasın, türlü türlü pisliğin

Çıkış noktası.

Neyse artık geç oldu. lyi sabahlar…

KIBRIS’TA BARIŞIN ORTAK DİLİNİ YAKALAMAK

Kıbrıs gerçeği nedir? Herkesin kendine göre bir penceresi var, manzaraları başka başka olan... 1976 yılı olabilir.

Kıbrıs'taydım. Cumhuriyet muhabiri Izzet Rıza Yalın'la bir akşam vakti

Girne limanında, set üstündeki o sempatik balik lokantalarından birine gitmiştik.

Izzet Rıza hüzünlenmişti:

"1974 öncesi, değil bu restoranlarda

balık yiyip içmek, buralardan geçmek bile bize yasaktı. Rum garsonlar, Türkleri kovalardı."

Rahmetli İzzet Rıza'nın bu sözleri çok iyi anlatmıştı bana, Kıbrıs Türkü açısından Kıbrıs gerçeğini...

Bir de Madam Vlahos'yu hatırlarım. Yunan basınının bir zamanlar duayeniydi. Albaylar Cuntası dönemindeki demokrasi kavgasıyla da ünlenmişti Avrupa'da.

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yürütme Kurulu'nda birlikte çalışırken bana demişti ki:

"Allah aşkına Hasan, siz Türklerin işi ne Afrodit'in adasında?.."

Izzet Rıza'yla Madam Vlahos'nun sözleri bir araya gelince, 1960'lardan başlayarak Kıbrıs'ta yaşanan trajedilerin özü ortaya çıkar. Rum ve

Kıbrıs'ta barışın ortak dilini yakalamak..

Yunan iddialarından oluşur bu öz: Türkler ikinci sınıftır, azınlıktır. Kıbrıs, Elen adasıdır.

Çok özetle Elen fanatizmi buydu. Ama sonunda kendi kendini vurdu. Enosis derken, Türklere dönük etnik temizlik derken, Kibris ikiye bölündü. Tek devletli bir adadan iki devletli bir adaya gelindi. Çünkü Kıbrıs Türkleri ve Türkiye, bu 'Elen fanatizmi'ne haklı olarak boyun eğmediler.

Daha önce de yazmıştım.

Rauf Denktaş'ı ve onun neslini düşünüyorum. Bütün ömürleri bir kavgayla geçti. Bu kavga, özünde, Kibris Türkü'nün birinci sınıflığı için verilen kavgaydı.

Kolay olmadı.

O yüzden, başta Denktaş Bey olmak üzere en güzel yılları kavgayla

geçmiş o saygıdeğer insanların duyarlıklarını anlamaya çalışmadan, 1974 öncesini, o dönemin yeraltı mücadelelerini, Türk askerinin 1974 çıkarmasını ve şehitleri yakın tarih içinde yerli yerine oturmadan Kıbrıs gerçeği

kavranamaz.

Ama tabii 1974'te bitmedi tarih. Zaman akıyor.

Yalnız dün yok.

Bugün de var.

haline gelirsek, barış ve dostluğun ortak dili yakalanamaz Kıbrıs'ta...

Bugün KKTC rahatsız. Ekonomik durum iyi değil. Sokaktaki adam, devletin işleyişinden şikayetçi... Gelecek kaygısı, tedirginliği var. Özellikle gençler arasında... Kıbrıs'ta nihai çözüm isteği, uzunca zamandır KKTC kamuoyunda, Yine özellikle gençler arasında ağır basmaya başlayan bir eğilim. Bu konuda, yani nihai çözümle ilgili olarak Denktaş Bey eleştiriliyor.

Malum:

Rum kesiminin zenginliği de KKTC'de göz ucuyla izlenen bir başka olgu...

Şu da yeni değil: Türkiye, Türk askeri de eleştiriliyor KKTC'de... Bu açıdan Türk Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Ali Nihat Özeyranlı'nın tutumu, öyle anlaşılıyor ki, son derece olumsuz rol oynadı.

Türkiye'nin bağımsız, egemen bir devlet olarak tanıdığı KKTC'de Türkiye'den gitmiş bir askerin, KKTC'de başbakan yardımcılarına, bakanlara yönelik tutumu yakışık almamıştır.

Daha vahimine gelince:

Yine bu komutanın vatana ihanet ile suçladığı gazetecilerin bir anda casusluk iddiasıyla tutuklanmaları olmuştur. Ama deliller yetersiz çıktığı içindir ki, bu

Düne saplanır kalırsak, tarihin tutsağı gazeteciler on güne kalmadan serbest

bırakılmışlardır.

Bu durumda, haklı olarak, deliller nerede diye sormazlar mı adama? Vatana ihanet, casusluk bu kadar ucuz olabilir mi?.. Özetlersem:

Denktaş Bey'in ve Ankara'nın KKTC'deki eleştirilere daha çok kulak vermeleri gerekiyor.

Yine bilinmesi lazım:

Kıbrıs'ta nihai çözüm el kol bağl oturarak gelmeyecek. Türk tarafının da atacağı adımlar, göstereceği esneklikler var. Yani pozitif bir yapıcılık

şart.

Evet, 'Kıbrıs Türkü satılmaz!' Yani 'Ver kurtul!' olmaz Kıbrıs'ta. Ama bu demek değildir ki ulusal dava yaftası altında, her değişik tutum çatlak ses olarak damgalanıp vatana ihanet kapsamına sokulabilir. Çok yanlıştır bu da...

Kıbrıs gerçeğinin çok boyutlu ve duyarlı yönleri olduğunu biliyorum. Ama bildiğim bir şey daha var. Tarihin yükü...

Bu yükü, bu ağırlığı aşabilmeliyiz. Tarihi unutmayalım tabii ama, tannin tutsağı da olinayalım. Yoksa Kıbrıs'ta barış ve dostluğun ortak dilini yakalamak olağanüstü güçleşir.

Blue stripes on white

ARŞİV

AVRUPA 20 TEMMUZ 2000

20 Temmuz 2000_edited_edited.jpg
1784549855004.jpg

Geriye dönüp bakıldığımızda, 2000 yılının dramatik bir dönüm noktası olmaktan ziyade yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz. Adanın bölünmüş olduğu gerçeği değişmemiş olsa da toplumda gözle görülür bir değişimin başlangıç yılıydı 2000 yılı… Ekonomik gerçekler, AB üyeliği umudu ve siyasi beklentilerin yeniden şekillenmeye başladığı günler.

 

Bu yıl, kuşkusuz Kıbrıslı Türk toplumunun tarihindeki en tartışmalı siyasi komplolarından birine de tanık oldu. Temmuz 2000’de gazeteci Şener Levent, Ali Osman Tabak, Harun Denizkan, Mehmet İnancı ve bir Astsubay ile eşinin tamamen gerçek dışı ve uyduruk iddialarla tutuklandı ve on bir gün boyunca gözaltında tutuldular. Eleştirmenler tarafından

yaygın olarak siyasi amaçlı olduğu kabul edilen dava başarısızlıkla sonuçlandı ve muhalif sesleri susturmak için yargı sisteminin kullanılmasının sınırlarının bir sembolü haline geldi.

Bu olay, bağımsız basını sindirmek yerine ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve siyasi müdahale konularındaki kamuoyu tartışmalarını güçlendirerek daha geniş çaplı bir dönüşümün başlangıcı oldu. 

 

Kıbrıs Türk toplumunun otoriteyi sorgulamaya yönelik bir tavır geliştirmeye başladığını 2002–2003 yıllarındaki kitlesel gösterilerde, Yeşil Hat’ın açılmasında, AB üyeliği ve Annan Planı’nı çevreleyen tartışmalarda ve çok daha sonra, Afrika davaları sırasında Şener Levent ve meslektaşlarına gösterilen yaygın kamuoyu dayanışmasında görüyoruz. Levent’i susturmaya yönelik tekrarlanan çabaların başarısızlığı, Kıbrıslı Türk sivil toplumunun ne kadar geliştiğini ortaya koydu. Bir zamanlar kaçınılmaz olarak kabul edilebilecek olan şeylere karşı açık bir direniş başladığını görüyoruz. Bu anlamda, Temmuz 2000’deki olaylar münferit bir olay değil, muhalif gazeteciliği bastırma girişimlerinin giderek daha fazla örgütlü sivil direnişle karşılaşacağı yeni bir siyasi dönemin ilk işaretiydi.

Ancak 2000 yılında yakalanan ivme, Kıbrıs Türk toplumu için daha fazla siyasi veya ekonomik özerklik sağlayabilecek kalıcı bir harekete dönüşmedi. Zamanla, Türkiye’ye artan ekonomik bağımlılık, demografik yapının yerle bir olması, siyasi 

parçalanma ve arka arkaya gelen çözüm çabalarının başarısızlığı, 2000’lerin başını karakterize eden toplumsal mücadele ve dayanışmayı kademeli olarak zayıflattı. Bir zamanlar yeni bir sayfanın başlangıcı gibi görünen bu dönem, ne yazık ki, kaçırılmış bir tarihsel fırsat olarak kaldı tarihte.

bottom of page