Şener Levent
AÇI
NE ZAMAN BİR YAZI YAZMAYA KALKSAM…
Ben ne zaman bir yolculuğa çıksam, seni bir daha hatırlamamak için çıkarım, yine de bırakmazsın hiç yakamı hangi şehre gitsem, hangi sokakta yürüsem, hangi kaldırım kahvesinde otursam, hangi odalarda uyusam…
Son kez bakarım sana bir vapurun güvertesinden…
Ta ki ufukta kaybolana dek…
Küfürlü bir sevgi bahşettiğin için bana sitem etmem sana…
Arkamdan geleceğini bile bile çıkarım yollara…
Issız bir ormanda bile birdenbire çıkarsın karşıma…
Mavi de seni hatırlatır, kırmızı da…
Oğlu askerde intihar etti diye kendine yalan söylenen yaslı bir baba…
Hala ağıt yakar mezarın başında…
Son kez geçerim Kuru Çeşme Sokağı’ndan…
Sonra saparım Karababa’ya…
O iki katlı eve son kez bakarım…
Yatağında kurşunlanmış, kanlar içinde ölü bir adam düşünerek o odada…
Üşüşür başıma yeraltının bütün tetikçileri…
Katillerini sonradan öğrendiğim cinayetler…
Kulakların vardı duymazdın…
Gözlerin vardı görmezdin…
Dillerin vardı konuşmazdın…
İlk sevgilim…
İlk yoldaşım…
Büyük aşklardan doğan bir nefret olamazdın elbet ruhumda…
Seversem seni küfürlü severdim…
Ki en çılgını budur galiba sevgilerin…
Bunun için mahallemizdeki kadınların küfürlerini kötüye yormazdım hiçbir zaman…
Çocuklarına “deyyus” ya da “kerata” diyen babalara hiç kızmadım…
Hisarların hep mağrur baktı bana…
Lüzinyan mıyım, Venedikli miyim, Rum muyum, Türk müyüm, Müslüman mıyım Hıristiyan mıyım diye hiç kafa patlatmadım…
Arkamdan geleceğini bildiğim için izimi hep kaybettirmeye çalıştım…
Sen hiç şaşmadın…
Elinde ful ve yaseminlerle çıktın her yerde karşıma…
Limonlarla ve portokallarla…
Bölünmeden önceki ve bölünmeden sonraki manzaralarınla…
Stockholm limanında senden kurtulacağımı sanırdım…
Orda da kurtulamadım…
Hiç büyümemiş bir çocuk gibiydin sen…
Kocaman bir efkaliptüs yaprağı ile kapatırdın yaralarını…
Kahve falında kendilerine hep bir yol görünürdü kapı önünde oturanların…
Çıkıp gittiler o yollardan hepsi de…
Gidenler dönmediler bir daha…
Dönenler yine çekip gittiler…
Sen o’sun işte…
Delice sevilen, ama hiçbir zaman yatmak istenilmeyen bir sevgili…
Beyaz gecelerde de buldum yanımda seni…
Ne işin var buralarda dedim…
Sen şimdi bir Barış Gücü askerinin kollarında olmalıydın…
Sokakta bağımsızlık yemini eden delikanlılar…
Duvarlara “Faşist ordu dışarı” diye yazan bir genç…
Ve dağın sırtındaki bayrağa bakarak küfreden bir Elam’cı…
Askeri cipte halkı selamlayan bir komutan…
Dağları dinamitleyen bir taşocağı…
Kıyıda bir ölüm bacası…
Zehir kusan maden atıkları…
Bunların kolları sarmış seni bir ahtapot gibi…
Bir delilik yapmamak için daha kendimi nasıl tutayım?
***
Ne zaman beklenen sevinçli haberler gelmese…
Ne zaman yağmurdan sonra birdenbire güneş açsa…
Bir yolu karanlıkta geçerken, ne zaman bir bahçeden bir gecetüten kokusu savrulsa…
Sen gelirsin aklıma…
Kıbrıslı Hristos lokantadaki masama yaklaşıp, “Kıbrıslıların en kötü tarafı çok naif olmalarıdır” der bana…
Kimi sorsam,
-Delidir o, der…
Saate bakılmaz bir içki masasında…
Sen aşkta naifsin yalnız…
Sevdin mi koşulsuz seversin…
Ve sevmek daha büyük bir mutluluktur sevilmekten…
Bu her türlü şüpheden arınmış güzel halin gerçek ve saf bir sevgide bulunur ancak…
Şiirlerle, mezelerle ve şarapla dolu bir masa…
Vakit ilerledikçe Nazım yaklaşırdı geceyarılarına…
Biz sabahlara ulaşıyoruz…
İyimserlik ve karamsarlıkla hiçbir sorunumuz yok…
Bunu merak edenler boşuna soruyorlar bana…
Bir rock konserindeki muazzam kalabalığa bakıyorum, bir de göç yollarına düşen kalabalıklara…
Bekleme o şairi kaptan…
Çok yorgun…
Seyir defterini başkası yazsın…
Onu o limana sen çıkaramazsın…
Ne zaman Dr. Jivago’nun aşkı gelse aklıma, seni hatırlarım…
Kıvrıla kıvrıla giden bir köy yolunda…
Oysa o halini hiç görmedim ben senin…
“En güzel günlerini bensiz yaşadın” diyen adama bakma…
En güzel yıllar yaşanmadı henüz…
Çalınan yıllarımız var yalnız ve şimdi efkaliptüs yaprakları ile kapatıyoruz yaralarımızı…
Sevgiden öte ölüm…
Geç kaldıysak, anladık bunu da…
***
Ne zaman bir yazı yazmaya kalksam söylenemeyecek şeyler gelir aklıma…
Kırdım derim zincirlerimi…
Ama kırılmayan halkalar var hala…
Sen bilirsin, yalnız sana söyledim onları da…
Bırak soyunup org çalsın o şair…
Ceketiyle örtsün gecenin bütün itliğini…
Herşey çok mu güzel olacak?
Gökten ayet mi indi?
Bunun şerefine mi bardaklarımızı kaldırıyoruz şimdi?
Aldırma…
Aşkımız var ya…
.............................................................
_________________________
TEMMUZ YARASI
Bunca yıl halka yalan söylediler ve söylemeye de devam ediyorlar…
Tıpkı kanlı banyo olayı gibi…
Yalanlarla dolu bir tarihimiz var…
Ne diyorlar:
-Türkiye 20 Temmuz’da müdahale etmeseydim, Rumlar bizi kesecekti!
Yani Türkiye gelmiş ve kurtarmış bizi…
Ben bu yalana hiçbir zaman inanmadım…
1974’te de inanmadım, şimdi de inanmıyorum…
Yalanı yutmaya hazır olanlar hiç düşünmezler ki…
Yunan cuntasının hedefi bizi kesmek, sonra da adayı Yunanistan’a bağlamak mıydı?
Yoksa sadece Cumhurbaşkanı Makarios’u devirmek miydi?
Söyleyin…
Kim yaptı Makarios’a karşı darbeyi?
Bu komplonun sahibi kim?
ABD değil mi?
Ta başından beri Makarios’tan hiç hoşlanmamıştı…
Makarios’un Sovyetlerle sıcak ilişkisi ve Sovyetlerin güdümünde sayılan Bağlantısızlar Hareketi’nde yer alması, solculara yakınlığı ABD’nin kabul edebileceği şeyler değildi…
Makarios’a karşı düşmanlık gütmeyen tek ABD Başkanı John Kennedy idi… Ancak 1961 yılında başkan seçilen Kennedy ne yazık 1963 Kasım’ında bir suikastle Dallas’ta öldürüldü…
Onun öldürülmesinden bir ay sonra da Kıbrıs’ta kanlı çatışmalar başladı…
Bir rastlantı mı?
Kennedy öldürüldü ve biz burada biririmize girdik!..
Rastlantı olduğuna inanmıyorum ben…
Kennedy öldürülmeseydi herşey çok farklı olurdu…
Yalnız bizde değil, dünyada da!
***
1974’te Yunan faşist cuntasına Kıbrıs’ta darbe yaptıran ABD’nin hedefi neydi?
Kıbrıslıtürklerin imha edilmesi ve adanın Yunanistan’a bağlanması mı?
“Türkiye gelip bizi kurtardı” diyenler cevap vermeli bu soruya…
ABD’nin hiçbir zaman Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması gibi bir politikası olmadı…
Ne onun, ne de İngiltere’nin…
Öyle olmasını isteselerdi çok kolay yaparlardı bunu…
Ancak onların niyeti hep başkaydı…
Adayı bölmek…
Taksim yani…
Ki bunu da 1974’te başardılar…
15 Temmuz darbesinin ardından Türkiye’nin askeri müdahalesinin geleceğini bilmezler miydi?
Hiç hesaplamamış olabilirler mi?
15 Temmuz darbesinin bir hedefinin Makarios’u ortadan kaldırmak, bir hedefinin de Türk askeri müdahalesinin önünü açmak olduğu konusunda hemfikir değil misiniz?
Bütün bunlar da politikanın şeytanı Kissinger’in kafasından çıktı…
1973’te Şili’de Allende’yi, 1974’te Kıbrıs’ta Makarios’u devirdi…
***
15 Temmuz 1974 günü tanklar Makarios’un sarayına yürürken ve bir yandan da EOKA-B çetecileri solcu kıyımı yaparken, güneyde pek çok Kıbrıslıtürk vardı….
Darbenin tam ortasında kaldılar…
Ancak kimse dokunmadı onlara…
Kimsenin burnu kanamadı…
Yolda belde karşılaştıkları Rum polisleri,
-Çabuk evinize dönün, diyerek yol gösterdi onlara…
Darbe Kıbrıslıtürklere yönelik değildi…
Bu darbede Kıbrıslıtürklerden tek bir can kaybı olmadı…
Kıbrıslıtürklerin asıl kayıpları Türkiye’nin ikinci harekatından sonra oldu…
***
15 Temmuz bir de 2016’da Türkiye’deki kurgu darbe ile girdi hayatımıza…
Bu darbe Hitler’in bir zamanlar Almanya’da iktidara gelince Rayşag’ı yakmasına benzer…
Hitler Rayştag’ı yaktı ve “komünistler yaktı” dedi..
Sonra da korkunç bir kıyımla onları ortadan kaldırdı…
Türkiye’deki “darbe” için, “Bu bize Allahın bir lütfudur” diyen Tayyip Erdoğan, bu “darbe”den sonra tam bir diktatör oldu…
İstediği anayasayı geçirtti ve bütün yetkileri eline aldı…
Kendisine karşı kim varsa, hepsini hapse attı…
***
“Deli Temmuz” diyoruz Temmuz’a bunun için…
Temmuz yarası…
O yaralar elli yıl sonra da kapanmadı…
Kıbrıs tüm düşmenlarından kurtulmadıkça ve yeniden bir bütün olmadıkça da hiç kapanmayacak…
O katliamları ve tecavüzleri yapanları neden hiç cezalandırmadık bilmem ki…
