top of page

Şener Levent

AÇI

NOKTA DEĞİL, BİR VİRGÜL

Ağustos’tu…

Moskova’da sonbahar yelleri esmeye başlamıştı.

Sarı solgun ve kızıl yapraklar savruluyordu…

Puşkin Bulvarı’nda bir aşağı, bir yukarı yürüyerek konuşuyorduk…

-Kıbrıs’a gideceksin de ne yapacaksın, diye sordu bana…

-Gazete çıkaracağım, dedim…

Durdu bir an…

-Orada gazete yok mu, diye sordfu…

-Var tabii, dedim…

-O halde ne?

-Ben onların yazmadıklarını yazacağım…

***

Ağustos’tu…

Benim bütün başlangıçlarım hep Ağustos’ta oldu…

Rusya’ya ilk gidişim Ağustos’ta olduğu gibi, ordan son gelişim de Ağustos’ta…

Ağustos’ta evlendim…

Kızım Ağustos’ta doğdu…

Hapse de Ağustos’ta girdim…

Sarı diken kokusunu içime çekerek indim havaalanına…

Kıbrıs sarı sıcakta yanıyordu…

Girne Kapısı’nda hayat pahalılığını protesto eden eylemcilerle karşılaştım…

Bir kortejin başında Özker Hoca yürüyordu…

Sordum:

-Ne yapıyorsun Hoca?

-Hükümetçilik oynuyoruz, dedi…

Yıl 1997…

29 yıl geçti aradan…

Oyuna devam…

***

Arif Hoca’yı çok özlemiştim…

Lapta’da denize yakın evinin bahçesinde oturuyordu…

Bahçede nefis incirleri vardı…

-Temelli geldim, artık gitmeyeceğim, ben hazırım, dedim…

-Gazeteyi çıkaracağız da kime satacağız Şener, dedi… Burada kaç kişi kaldık? Toplum mu kaldı?..

Bu sözün söylendiği günün üstünden 29 yıl geçti…

O zaman kaç kişi kaldık diye sorulduğuna göre, soralım bir daha:

-Kaç kişi kaldık?

Yurtdışından adaya her dönüşümde Arif Hoca’nın bana söylediği söz hep şuydu:

-Vatanına hoş geldin Şener!

***

Ağustos’un 30’uydu…

Yurda döneli birkaç gün olmuştu…

Bir resepsiyona davet ettiler beni Girne’de…

Şaşırdım…

Gazeteyi henüz çıkarmamıştım…

Kalkıp gittim…

Bizim gazeteci takımı hep ordaydı…

Kucaklaştık…

İçki bardakları elimizde lafladık…

Komutan yaklaştı yanımıza…

Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Ali Yalçın…

Çok esprili bir adamdı…

Gazete çıkaracağımı o da duymuş meğer…

Yanındakilere dönerek,

-Söyleyin Şener’e, bundan vazgeçsin, yurtdışında biraz para kazandıysa, onu da kaybeder, dedi gülerek…

Arkadaşlar güldüler…

Ben de güldüm…

***

Bir akşam evimizin verandasında ortalık ağarana dek oturdum…

Gazeteye koyacağım ismi düşündüm…

Bir deftere yaklaşık kırk isim yazdım…

Pek çokları slogan tütüyordu, hoşuma gitmedi…

Evet, bu bir direniş gazetesi olacaktı, ama yine de militan bir isim istemiyordum…

Sovyetler’de geçen uzun yıllar sloganlara karşı bende bir alerji yaratmıştı…

Sonuçta defterime yazdıklarım arasında “Avrupa”yı seçtim…

Ve buna bir de “icazetsiz” dedim…

Zar zor toparladığım kadronun hoşuna gitmemişti seçtiğim isim…

Avrupa emperyalist bir kıta…

Nasıl olur?

***

Gazeteyi çıkardığımız ilk gün arkadaşlarıma söylediğim ilk iki şey şu oldu:

-Kimseden reklam istemeyeceksiniz. Reklam bağımlılık demektir. Bize reklam veren olursa alırız, ama asla kendimiz istememeliyiz…

İkincisi de şu:

-Bakın bu gazeteye, mitralyöz gibidir. Bu tepenin üstüne şimdi bu mitralyözü koyuyoruz… Hakkı yenilen ve adaleti arayıp da bulamayan kim varsa gelip tetiği çekecek…

***

Herkes gazetemizin ömrünün en çok iki ay olacağını söylüyordu…

Yayınladığımız her sayıyı gazetede arkadaşlar duvara asıyordu…

100. sayıyı da astıkları vakit,

-Dalya, diye neşeyle bağırdılar…

***

29 yıl geçti…

Bomba, kurşun, haciz, linç…

Ve rekoru hiç kırıllamayacak sayıda davalar…

Bir nokta koymuyorum buraya…

Bir virgüldür hala bu romanın sonu,


_________


ALÇAKLIK CİLDİ

Bugüne kadar yaptığımız tüm yanlışların toplamıdır bu son facia.

Evet, bu gemi bir yumruk gibi çarptı suratımıza.

Birbirine korku ve gözyaşlarıyla sarılmış olan o minikler hiç unutulmayacak bir kare olarak kalacak hafızalarda.

Ağladık…

Çok ağladık…

Bunun bir doğa faciası olmadığını artık hepimiz biliyoruz…

Suçluları da biliyoruz…

Liste uzun…

Ama bu listenin size kadar, hepimize kadar dayandığını hiç düşünmediniz değil mi?

Bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız tüm yanlışların toplamıdır bu sonuç…

Yani bugüne kadar ne yaptıysak…

***

Nerden nasıl başlasam…

Nasıl anlatsam…

Nasıl bir toplumuz biz?

16 yıl yeraltı teşkilatının, 50 yıl Denktaş’ın hükmü altında yaşadık…

52 yıldır da işgal, istila ve ateşkes şartlarında yaşıyoruz…

63 yıldır devleti olmayan bir toplum…

Korku, hep korku sinmiş içimize…

Gazeteye kendi adıyla yazı yazamayacak kadar bir korku…

74’ten sonra yeraltından yer üstüne çıkmak da bir işe yaramadı…

Hep aynı yılgınlık, hep aynı korku…

Her devrin rejim parolası:

-Biatçı olmayan ölsün!

Eskiden maskeli meçhul şahıslar vururdu adamı, şimdi maskeye de gerek kalmadı…

***

Sustuk, hep sustuk…

Bu çıkarcı, bu korkak, bu başkalarının kuyusundan başka işlere vakit bulamayan halimiz bitirdi bizi…

74’te Rum kapılarının üstüne “tutulmuştur” yazdık ve adeta ölüm fermanımızı imzaladık!

Ne olduysa zaten ondan sonra oldu…

Yaşamak için işgalciye biat farz oldu…

“Biz olmasak Rum sizi keserdi” diye diye ne nefes bıraktılar bizde, ne de onur…

Al sana bir kalın bağırsak…

Bir arka bahçe…

Devlet!

Hayır diyemedik hiçbir şeye…

***

Hesabını sormamız gereken hiçbir şeyin hesabını sormadık…

Seçmememiz gereken adamları seçtik hep…

Bir felaketin veya rezaletin üstünde üç günden fazla duramadık…

Seçtiklerimiz bize ihanet ettiyse de, sonra yeniden seçtik onları…

Ganimet Rum mallarına sahte koçan çıkaranları bile başımızın tacı yaptık…

Celladımıza aşkımız büyüdükçe büyüdü…

Ricayla yaşama düzenine alıştıkça alıştık…

Bizi linç ederek öldürmek isteyenleri bile haklı bulanlar oldu…

“Onlar da yazmasaydı” dediler ve siz de bunu söyleyenleri haklı buldunuz…

Bu toplumda doğrucuları söyleme cesaretine sahip birkaç kişi kaldı… Onları da ekranlara çıkarmıyorlar ve siz bunu bile sormuyorsunuz…

***

Bu memlekete, 9 yılı aşkın bir süredir, her gün mezarlıkta kızının mezarı başında oturan bir adam var. 17 yaşındaki kızı dağ yolunda devrilen öğrenci otobüsünde can verdi 9 yıl önce…

Kazaya sebep olan TIR şoförü 6 yıl 8 ay hapse mahkum olmuştu ama asıl suçlu yine tepemizde oturanlardı. Türkiye saati ile uyumlu olsun diye saatleri ileri almadılar ve ortalık daha ağarmadan öğrencileri yola çıkardılar…

Affettiniz mi onları?

Bu memlekette sekiz yıl önce Beşparmaklar’daki Ciklos bölgesinde dört genç sel sularına kapılarak araçlarıyla uçurumdan yuvarlandı ve can verdi…

Onlar da bu rezil kepaze düzenin kurbanı oldular…

Hesap veren, istifa eden oldu mu?

Hesap vermeleri için onları sıkıştıran da olmadı…

Bu memlekette ölümlü kazaya sebep olan bir şahıs her bakımdan suçlu olduğu halde bir tek gün bile ceza almadan mahkemede kurtuldu ve siz bunun hesabını bile sormadınız…

Başka bir olayda bir gözü görmeyen, diğer gözü de çok az gören bir şahsa ehliyet verdiler ve gece karanlığında genç bir kızı çiğneyerek ölümüne sebep oldular.

Kimse bunun hesabını da vermedi…

Bu memlekette pandemi döneminde 8 yaşında bir kız çocuğu öldü pandemi hastanesinde. Hemşirelere “kurtarın beni ablalar” diye yalvararak öldü…

Karın ağrısıyla annesi hastaneye götürdü onu…

Koronadan ölmedi…

Yanlış tedaviden öldü…

Açıklama yapacağız dediler, yapmadılar…

Neden yapmadıklarını sordunuz mu?

Sormadınız!

***

Şimdi bu gemi battı diye neden şaşırıyorsunuz?

Denetim mi yoktu?

E nerde var ki?

Yolsuzluk, sahtekarlık ve despotizme batmış Türkiye’nin idare ettiği bir yer ve bir toplum nasıl olabilir ki?

Buraya yazdıklarım küçük bir parçasıdır yalnız yaşadıklarımızın…

Hepsini yazsam bir devlet sabıka dosyası değil, bir alçaklık cildi olur!


................


BU GEMİ BİR KARA TABUT

Batan gemiyi fareler terkederdi önce…

Ama eskidendi o…

Zaman değişti…

Fareler değil, önce kaptanlar terkediyor…

Batan gemidekilerin feryatlarına sahil güvenlik ekibi değil, bir vatandaş yetişti önce ticari teknesiyle…

Ve onun teknesine ilk atlayanlar da birinci ile ikinci kaptanlar oldu…

Geminin su düzeyinde kalan son kalıntısının üstünde can havliyle herkes ona,

-Bizi de kurtar, diye yalvarıyordu…

Herkes geminin neden battığı üzerinde kafa patlatıyordu…

Bir dost en doğru teşhisi koydu:

-Bunun asıl nedeni Türk zihniyetidir, dedi…

***

Batan gemi değil aslında…

KKTC’dir…

Bu gemi batık KKTC’de yüzdüğü için battı…

Bir kaza değil bu…

Toplu bir katliam…

Vaktiyle Yunanistan’dan satın alındı…

Gemiden Yunan bayrağını indirerek KKTC bayrağı çektiler sonra…

Çok kısa mesafeli turlar ve de yalnız göller için Fransa tarafından inşa edilen bir gemi…

Hasarlı mı hasarlı…

Bin yerinden yaralı…

Yapıştırdılar yamaladılar…

Bir tabut gibi denize bıraktılar…

Su dolmaya başlayınca yolcular kaptana yalvardılar…

-Geri dönün!

Dönmediler…

Gemi değil bu…

Bir kara tabut!

Binbir deliği olan bu gemiye kim nasıl izin verir?

Verdiler işte…

Tahkikat subayı mahkemede yargıca,

-Türk Loydunun onayı var, diyor…

Türk Loydu kim?

Türkiye menşeli bir şirket…

KKTC gemilerine uluslararası sefere çıkış izni verme yetkisi ondaymış…

O onay verirse, bizim buradaki yetkililer gözü kapalı tamam dermiş…

Gerçekten onayı var mıydı Türk Loydunun?

Araştırdık…

2024’te onayı yoktu…

Türk Loydu,

-29 eksiğiniz var, tamamlayın da öyle gelin, bunları tamamlamadan asla olmaz, bu gemi yüzemez, diyordu…

Tamamladılar mı eksikliklerini?

Bu gemi 2024’ten beri Girne-Taşucu arasında gidip geliyor…

***

18 kayıp, 8 ölü dediler önce…

Sonra ise 20 kayıp oldu…

Nerde kayıplar, denizin 500 metre dibinde, sıkıştıkları gemide mi?

KKTC’nin 500 metre deniz dibine bakacak hali mi var?

Türkiye gelip bakacak!

Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yardım teklifi geldi…

Neden reddettiniz Tufan?

Can vermekte olan insanlara yardım teklifi hangi güven yaratıcı önlemlere sığar?

Siz 30 Ağustos zafer bayramını tanklarla kutlar ve askeri cipin içinde halkı selamlarken, aynı anda denizde dalgalar insanları yutuyordu…

Ancak Rum tarafı bizim dünyada görünürlüğümüzü engelliyor diye artık üzülmene gerek yok…

Tanıtım tamam…

Tüm dünya bizden bahsediyor…

***

Erhan Arıklı…

“Gerekirse istifa ederim,” diyor…

Bak herkes soruyor şimdi sana:

-İstifa için daha kaç kişinin ölmesi lazım?

Korkarım ki, bu katliamın da üstü örtülecek…

Polis bile mahkemeye getirmesi gereken tüm zanlıları getirmiyor…

Ancak yargıcın emriyle getiriyor…

Ya sonra?

İdari sorumlulardan hiçbir tutuklama yok!

Tutuklanan yalnız geminin mürettebatı ve kaptan…

Ya bu hasarlı geminin denize açılmasına izin verenler?

Ya gemi sahipleri?

Hepsi suçsuz mu?

***

Kayıpların ailelerini düşünen Stelios Vakfı oldu yalnız…

26 aileye 260 bin Euro yardım…

Her aileye onar bin Euro…

O kayıplarla birlikte 26 biliyor sayıyı…

28 olduğunu şimdi nerden bilsin…

Umarım bizim şanlı hamasetçilerimiz Rum yardımı diye reddetmezler bunu da…

***

Aramızda fırsatçı, açgözlü ve bu trajediden kazanç sağlamaya çalışanlar var…

Uçuş fiyatları füze gibi fırladı…

Beş bin liradan 20 bin liraya çıktı…

Utanmazlık ve ahlaksızlığın dibi…

KKTC bir kara tabut…

Son çiviyi sen çak…

Gerisini unut!


.................


DAĞLAR İLHAN İLHAN DİYE ÇAĞIRIYOR

Mezarlığa giderken karışık duygularla doluydum…

Acı…

Öfke…

Ve isyan…

Ruhumda içiçe geçmişti…

Benden sonra ölmesi gerekenlerin neden benden önce öldüğüne bir yanıt arıyordum hala…

Şimdi kiminle bu son veda?

Elinden tutup gezdirdiğimiz ve kucağımıza alıp sevdiğimiz çocukla mı?

Uyurken alnına bir öpücük kondurduğumuz çocuk…

Neden vakitsiz veda ediyor bize?

***

Eski sokaklardan, çarşılardan, barlardan geçiyorum…

Lanetin, küfrün allahından…

İntihar gibi yaşayan gençler çıkıyor karşıma…

Bu ne bunalım…

Bu ne depresyon…

Ey sen yılları heba olup gitmiş diye yanan yaşlı adam..

Ömrünü barikatlarda, mazgal deliklerinde ve dağlarda törpüledin de sanki böyle şeyler yoktu hayatında değil mi?

Stres diye bir sözcük bile sözlüğüne girmemişti daha…

Öyle pirincin, nohutun, mercimeğin raşona bağlandığı zamanlardı…

Ama ekmekler henüz bozulmamıştı…

Ve günü geçmiş konservelerden zehirlenenler yoktu…

Rum evinden aşırılmış bir tek ganimet eşya yoktu evinde…

Ey saçları dökülmüş, şakaklarına kar yağmış adam..

Yıllardır anlayamadığını şimdi mi anladın?

***

Şu musalla taşında yatan genç ölüye bakarken kurduğum cümle şu:

Sen nasıl bir dünyaya doğdun ve nasıl bir dünyayı bırakıp gidiyorsun ey güzel çocuk..

74 sonralarının çocuğu..

Nasıl anlatsam seni nasıl..

Anlayanlar anlar, anlamayanlara kırılmam..

Senden öncekilerden daha bahtsız olduğunu ben bilmezsem kim bilecek..

Onlar o cehennem günlerinden geçmediler....

Mazgal deliklerinde sabahlamadılar…

Barikatlarda uzun nöbetlere girmediler…

Karşı barikatlarla birbirlerine kurşun atmadılar…

Raşonla beslenmediler…

Ama yine de daha bahtsız…

Öyle bir zamanda dünyaya geldiler ki, sanki değer bildiğimiz her ne varsa, hepsi de yıkılmıştı…

Bunun adına barış ve huzur diyenler yanılmıştı…

Vicdanların paramparça olduğu bir yerde huzur mu olurdu?

Barış mı olurdu?

Kaygısız, telaşsız ve öfkesiz günler mi olurdu?

Kemanın teli beni ağlatır da gitarın teli ağlatmaz mı?

Onlar ortasından ikiye bölünmüş bir yurda doğdular…

Tank izlerinin silinmediği bir asfalttan geçtiler…

Bastıkları toprağın altında kemikleri hala bulunamayan kayıpların olup olmadığını düşünerek büyüdüler…

Ganimet virüsünün bir veba gibi her yeri sardığı zamanların bahtsız çocukları…

Vahşetin dibini görmüş bu topraklarda nasıl bir mutluluk denizinde yıkanabilirlerdi ki..

Başkalarının kapılarına “tutulmuştur” yazılan günlerde doğan çocuklar, Andersen masalları değil, milli nutuklar dinleye dinleye saçlarını ağarttılar…

Bahtsız babalarından daha bahtsız oldular…

Haklının haksız, suçlunun suçsuz, mağdurun ise kaderiyle başbaşa bırakıldığı bir yerde intihar gibi yaşayan çocuklara kıydıysanız, siz kıydınız efendiler…

***

Elinden tutup yürüdüğüm bu çocuk neden benden önce öldü?

O gitarın teline dokunuşundan anlamadınız mı ruhundaki dalgalanmaları?

Sabahlara kadar neden bu masalarda oturuyor?

O dağlardan gelen ve rüzgarın uğultusuna karışan sesi hiç duymadınız mı?

Onkoloji servisinde yatan bir çocuk parça parça ediyor yüreğini…

Hangi kapılardan girsin, hangi pencereleri açıp bağırsın…

Bu halini hiç görmediniz bilmediniz…

Ey barikatlarda, mazgal deliklerinde ömür törpülemiş olan ahbap!

Çok bahtsız sayardın kendini değil mi?

Bak işte…

Senden sonra gelenler senden daha da bahtsız…

Bu havalar eskisinden daha kötü kokuyor…

Yaseminler bile eskisi gibi tütmüyor…

Eriklerin eski tadı yok…

Eski sokaklardan, çarşılardan, barlardan geçiyorum…

Huzur yok!

Huzursuzluk çok…

***

Gözleri pırıl pırıl…

Kalbi altın gibi bir genç…

Yatıyor şu musalla taşında…

Bu acıdan sığınacağımız hiçbir yer yok…

Dağlara bakıyorum…

Dağlar İlhan İlhan diye çağırıyor…


.....


SİZ HALA İŞGAL YOK MU DİYORSUNUZ?

İşgal yok diyorsunuz, ama var.

Var olduğunu anlamanız için de, her şey var.

İşgal olmasaydı Kutlu Adalı’yı katledenler yakalanmaz mıydı?

İşgal olmasaydı, bizi linç ederek öldürmeye gelen saldırganlar serbest bırakılır mıydı?

Tutuklandığımız zaman bizi sorgulayan yüzbaşı başbakanınıza “orospu çocuğu” diye küfreder miydi?

Polis Genel Müdürü,

-Emir yüksek yerden, onun için sizi tutukladık der miydi işgal olmasaydı?

Elçilik dediğiniz valilikte bir komutan bir bakanınıza,

-Bize sormadan siz tuvalete bile gidemezsiniz der miydi?

İşgal olmasaydı, arabasında müziğin sesini fazla açtı diye bir delikanlıyı göğsünden vuran bir astsubay hiç ceza almadan paçayı kurtarabilir miydi?

Parti delegelerinin seçtiği bir lideri koltuğundan alıp yerine başka birini oturtabilirler miydi?

Matbaamız iki kere bombalandı da, bir tek şüpheli bile tutuklanmadı…

Niçin?

İşgal olduğu için!

İşgal olmasaydı Kürtçe şarkı söylediği için bir vatandaş tutuklanır ve evinde yasak kitaplar varmış diye bir kadının evine baskın yapılır mıydı?

Uçaklardan barış broşürleri attılar…

Ama tutukladıkları sivilleri bile kurşuna dizdiler…

İşgal olmasa öldürürler miydi?

Yaptığınız anayasada şu geçici dediğiniz 10. madde ne?

Komutana niçin meclisinizin, hükümetinizin ve cumhurbaşkanınızın üstünde tam yetki veriyor?

İşgal olduğu için değil mi?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi size “Türkiye’nin alt yönetimi” diyor…

Üst yönetim kim?

İşgalci değil mi?

Maraş bunca yıldır neden yılanlara ve çıyanlara ikram ediliyor?

Balkonunuza astığınız Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağını polis neden indiriyor?

AİHM burada olup biten her şeyden neden sizi değil de yalnız Türkiye’yi muhatap kabul ediyor?

Polis neden bir günde bana altmış ceza davası okuyor?

Topraklarını görmeye gelen Kıbrıslırumlar neden suçlu gibi tutuklanıyor?

Bu “Askeri bölge girilmez” tabelası ne?

Bize,

-Kuyruklarınızı kısıp yerinize oturacaksınız, diyen kim?

İşgal olmasaydı olur muydu tüm bunlar?

***

İşgal olmasaydı, “Gerekirse 7 bin Kıbrıslıtürkü güneye süreriz ve Kıbrıs’ı tekrar işgal ederiz” diyebilirler miydi bize?

Barış Kuvvetleri dediğimiz işgal kuvvetleri komutanı ne demişti bir resepsiyonda meclis başkanımız ile milletvekillerimize:

“KKTC devletimiz olmasına rağmen, bölgenin tüm sorumluluğu kolordu komutanına aittir. O bölgede sizin de iş ola bir parlamentonuz vardır, başbakanınız ve cumhurbaşkanınız vardır…”

İşgal olmasa bu komutan böyle konuşabilir miydi?

Beşparmak dağlarında boyanan kocaman iki bayrak…

Türk bayrağı…

Ve KKTC bayrağı…

İşgalin en belirgin simgesi değil mı?

İşgal olmasa kuzeydeki ganimet topraklar, yurt dışından taşınan nüfusa dağıtılır mıydı?

Ateş-kes yıllarında silahsız Solomo ile isaak katledilir miydi?

Burada serbest geçiş kapılarını açıp açmamaya kim karar verir?

-Asker!

Müzakerelerdeki talepleri kimler belirler…

-Ankara…

Buraya giriş çıkışlar kimin kontrolünde?

Askerin!

Ve siz hala işgal yok mu diyorsunuz?

***

Selma Eylem’in, Guterres’in sivil toplum örgütleriyle yaptığı toplantıdaki konuşmasını polise siz mi şikayet ettiniz?

Polis ifadeye mi çağırdı Eylem’i?

Rejimin bu baskısına neden sessiz kaldınız?

Yürekli bir sese neden destek vermediniz?

İşgal mi dedi?

O halde siz dünyanın dilini konuşmuyorsunuz…

Kendi ırkınızın sesidir yalnız sizin sesiniz…

Ki doğuda Dipkarpaz’a, batıda da Limnidi’ye kadar gider yalnız…

Çözümcüsünüz…

Barışçısınız…

Ama yeriniz yalnız size çizilen çerçeve kadar!

Sizin dediğiniz hep havada kalır…

Çözüm olmaz…

Barış olmaz…

İşgalcinin dediği olur yalnız!


...........................


RUM PİÇLERİ Mİ DEDİN?


Bir kimsenin yaptığı kötü bir hareketten dolayı pişmanlık getirmesini ve özür dilemesini ben değerli sayarım…

Bunun için Erhan’ın hareketi de benim için değerliydi…

2001 yılında bizim için kan emici bir vampir gibi çok kötü bir yazı yazmıştı…

Bu yazı Doğan Harman’ın “Kıbrıslı” gazetesinde yayınlanmıştı…

Türkiye’yi “işgalci” diye suçladığımız için söylemediğini bırakmamıştı bize…

Boynumuza bir esaret tasması geçirecekti…

Her gün bize ayaklarını yıkatacak ve canı çektiğinde tokadı patlatacaktı…

Şöyle diyordu sonra:

“Sigaramı söndürmek için kültablası falan kullanmazdım, ‘uzat lan dilini’ derdim… Sabahları kalktığımda antreman için kum torbası aramazdım, yorulana kadar zevk için döverdim. Gece yatmadan önce ‘tövbe ediyor musun’ diye sorar, olumsuz cevap aldığım günün ertesinde boğazındaki tasmayı biraz daha daraltır, işkenceyi biraz daha ağırlaştırırdım. İşkenceden bıktığımda hadım ederdim herifleri.. Sonra da ‘işgal ordusu’ dedikleri askerlere götürüp bildiklerini yapmalarını söylerdim”…

***

Bu yazı bize yazılmıştı…

“Avrupa” gazetesine ve bana…

Çünkü o sıralarda bizden başka Türkiye’ye işgalci diyen yoktu…

Şimdi de birkaç kişi dışında yok ya…

Bu yazıyı gazetemizin manşetinde yayınladım…

Ve ne acıdır ki toplumdaki parti ve örgütlerden hiçbir tepki gelmedi…

Erhan gibi Mehmet Ali Talat’ın CTP’si de bize diş biliyor ve bize karşı askerle işbirliği yapıyordu…

Erhan’ın son cümlesine takılmıştım…

Bizi askerin önüne atar ve “bildiğiniz gibi yapın” dermiş!

Açıkça “tecavüzcü” dediği asker neden hiç sesini çıkarmadı ve buna göz yumdu?

İşin ucunda biz varız diye komutanlık buna da göz yumdu…

Tecavüzü kabullendi…

***

Bu yazının yayınlanmasından on yıl kadar sonra Erhan bir gün bizim gazeteye geldi…

Arkadaşlar,

-İçeri alalım mı, dediler…

-Alın, dedim…

Elinde bir kutu baklava vardı…

Gazetedeki tüm arkadaşları çağırmamı istedi…

Toplandık benim odamda…

Erhan,

-Hepinizden özür dilerim, dedi…

Baklavayı açtı, “buyurun” diye ikram etti…

Yazdığı o yazıdan çok pişmandı…

***

Erhan sonra partisini kurdu…

Büyüttü, genişletti…

Seçime girdi…

Milletvekili seçildi…

Sonra bakan oldu…

Ve onu vaktiyle “dilinizde sigara söndürürdüm’ dediği zaman farketmeyenler, hatta daha da geriye giderek Derinya olaylarındaki rolünü hiç eşelemeyenler, ancak bakan olunca farkettiler…

O malum yazıyı da arşivlerden çıkarıp ilk kez hatırladılar…

Oysa o yazı tüm topluma karşı değil, yalnız bize yazılmıştı… Ve ben pişmanlık getirip özür dilediği için bir daha gündeme getirmemiştim o yazıyı…

***

Şimdi bize “Rum piçleri” demese yine gündeme getirmezdim…

Keşke o yazıdan pişmanlık duyduğu gibi Derinya’da otuz yıl önce işlenen cinayetlerden de pişmanlık duysaydı…

Hayır, pişmanlık duymuyor ondan…

Tasos’un da, Solomu’nun da hak ettiğini bulduğuna inanıyor…

Güneydeki hükümetin de neden sonra aklına gelmiş tutuklama emri çıkarmak için…

Çok geç kaldı…

Hepimizin gözünün önünde ateş-kes zamanı işlenen bu cinayetlere karşı neden bunca zaman sessiz kalındı?

Erhan, kendisi hakkında da uluslararası bir tutuklama emri çıkarılacağını öğrenince, o malum yazıyı yazdığı günlere döndü…

Neymiş?

Rum tarafının tutuklama emri çıkaracağına aramızda sevinenler varmış…

Şöyle dedi:

“Ne acıdır ki içimizde bunu alkışlayan Rum piçleri var”…

Aramızda adalete susayan beş on kişi kaldıysa onlar da piç öyle mi?

Ne yapacaksın onlara Erhan?

Hadım mı edeceksin?

Dillerinde sigara mı söndüreceksin?

Askerin önüne atıp, “bildiğinizi yapın” mı diyeceksin?

Ne beklerdin yani Rum tarafından?

-Aferin, onları öldürdünüz de ne iyi ettiniz, mi desin?

***

Ben Kıbrıslıyım…

Lefkoşa’da doğdum…

Anam babam Teralı…

Sen hangi cehennemden geldin?


.......................


SIĞINAK


Hayallerin geleceğe dair olduğu, Alpay'ın karakol hücresinde yeni öldürüldüğü ve "gör duy konuşma" yerine "gör duy konuş" dediğimiz için adımızın kara listelere geçtiği zamanlardı...

Bir ikindi vakti Lefkoşa'da...

Abdi Çavuş ile Laleli Cami'nin kesiştiği köşede...

"Sığınağa" yazıyor duvarda okla işaretli..

O sığınak nerde, hala bilmem..

Kokucu Talan'ın duvarıydı...

Ondokuz yaşında en ucuz şey canımız, derdi ya Nazım, işte o zamanlardı..

Sen yeni dayı olmuştun, annesi Sevilay ile babası İsmail, çocuğun adını Alpay koymuştu..

Kilometre taşları var ömrün, kırılma kavşakları...

Bir kavşak babanın ölümü ise, bir kavşak Nazım'ın Piraye'ye satırları, bir kavşak Gorki'nin "Ana"sı, bir kavşak da bu adaya ilk "hoşçalal" vedası..

***

Kaç ikindi vaktini hatırlarsın şimdi bilmem..

Su dolu leğende hakimiyetini ilan eden çocuk..

Bertolucci'ye bakılırsa, beytambalı çekiştirdikçe sosyalist olurmuş..

Tüm yaşlı kadın ve adamların öldüğü dar sokaklardan, içimden gelmez sana selam yollamak...

Bu sokaklarda birbirine selam alıp veren kimse kalmadı..

Utanıyorum sormaya, Münevver abla hala yaşıyor mu diye...

Herşeyi unutsan da annenin yüzünü unutamazsın...

Çamurlu ayakkabılarınla eve girsen de sana kızmayan ve esrgeyen bağışlayan tek kadın...

İlk aşkın büyüsü var doğduğun yerlerde...

Kerpiç evler de olabilir bu, ağaçsız kuru çorak bir yer de...

Ne kadar alımlı, ne kadar muhteşem şehirler görsen de vazgeçemezsin ilk aşkından..

Ona döneceksin yine oralardan...

Seni bedbaht etse de, ruhuna bıçaklar saplasa da, küfretsen de, kapıyı çarpıp kaçtığın zamanlar olsa da, ona döneceksin..

Odur seni bir anne kadar anlayan tek sevgili...

***

Unuttum, yaktım hatıralarımı desen de inanmam...

Bak nasıl da rüyalarına girer döverken yağmur ve rüzgar pencerelerini...

Sana küfürlü bir sevgi bahşeden tek şehir budur...

Yıllar geçiyor diyor, seni anlatıyor bana...

Bir şiir bırakmıştı bana, diyor:

"İşte size torbalar dolusu kum

Ustalar, bağımsızlığımızı sağlam oturtun"

Buluşup konuşalım, bir acı kahve içelim diyor..

Ölümü hiç düşünmediğimiz için hep yaşayacağız sanırız değil mi?

Gençlik resmini gördüm bir milli bayram yürüyüşünde...

Geçiyor yıllar, ama hiç kaybetmemiş güzelliğinden....

Şimdi dehşetli bir kriminal hava ile soluklanan bu şehir senin rüyalarına giren şehir değil..

Bıçak pırıltıları ile dolu geceler..

Aşina olmayan bir korku sinmiş her yere....

Belanın tam ortasında mıyık, Kerbela'da mıyık bilmem ki..

Hiçbir çıkışı kalmadı mı bu karanlık tünelin...

Sen söyle bana iki gözüm..

Gel otur yanıma, şu çınar ağacının altına..

Bunca acı çektik de, neden katlanılmaz oldu artık bu acılar...

Gavışıklı bitmeyen filmin sonunu görmeye katlanamayan o yaşlı kadınları şimdi daha iyi anladın mı?

Bu şehir, bu ada bizsiz kalacak bir gün..

Büyük bir boşlukta kaybolacağız..

Bizden önce bu trene binip gidenler nasıl unutulduysa biz de unutulacağız..

"Yokluğu farkedilmeyen bir insanın varlığına da gerek yoktur" diyen bilgeye selam olsun...

Bu memleketten elli yıl önce gidip de bir daha buraya hiç ayak basmayan Portland'daki yeğenlerime de selam olsun..

Bunu nasıl başardıklarına hala şaşıyorum...

***

Sen onlardan değilsin ancak...

Anı gömütlüğün var senin..

O gömütlüğe uğramadan edemezsin..

Ne zaman bir bardak şarap içsen Yenicami sokağından paldır küldür eski şarkılar dolar kulağına...

Sana bir kere söyledim, başka söylemem..

Geleceksen şimdi gel..

Selam verecek herkes tükenmedi daha...

Ziyaret edeceğin mezarlar daha çoğalmadan..

Küfretmeyi unuttuysan buraya gel...

Yüzüne tükürülecek birilerini görmek istersen gel..

Belanın üstüne atlamak istersen gel..

Kafana sıkıp da gel..

***

Ey gidenlerin arkasından giden, kalanlara ise git diyen ada...

Uyurken tatlı yanacığına bir öpücük kondurduğum bebek yaşasın isterim bu diyarda..

Zulüm değil, bir aşk otağında...


................................


ÇÜNKÜ KURTARILDINIZ

Kıbrıs eski Kıbrıs değil…

Artık sıradanlaşan bıçaklı hallerin kapısı 52 yıl önce açıldı…

Süpermarkette herkesin gözü önünde genç kadını birkaç yerinden bıçakladı…

“Beni terkettin, orospu oldun” dedi kadına…

Ve bıçağı soktu çıkardı…

Korkuyorsunuz…

Markete gitmekten de korkuyorsunuz artık…

Genç bir adam işyerinin önünde dururken bir araç tarafından çiğnendi…

Korkuyorsunuz…

Trafiğe çıkmaktan da, yürümekten de korkuyorsunuz…

Bu ateş gibi yakan yaz gecesinde pencerelerinizi neden kapattınız?

Bu kamera ne evinizin önünde?

Korkuyorsunuz…

Ne zaman nüksetti bu korkularınız?

Gece karanlığında dar sokaklarda yürümekten, aracınızın camları açık o sokaklardan geçmekten neden bu kadar korkuyorsunuz?

Çünkü kurtarıldınız!

***

Deniz mevsimi geldi, ama denize beleş giremiyorsunuz…

Camiler yaptılar size…

Okul yapmadılar…

Yüzyıllık bir helvacınız vardı…

O da kapısına kilit vurdu…

Üreticiydiniz bir vakitler…

Şimdi tüketici oldunuz…

Bütün fabrikalarınız battı…

Çalışkandınız…

Asalak oldunuz…

Ganimet Rum evlerine “tutulmuştur” yazdınız…

Ve bir daha da iflah olmadınız…

Kıbrıs’ta yaşadığınızı neden yalnız güneye geçince anlıyorsunuz?

Çünkü kurtarıldınız!

***

Bu memleketin sizin olduğuna bin şahit ister artık…

Mahallenizde bir tek Kıbrıslı komşu yok diye mi yakınıyorsunuz?

Yaşlı anne-babanızın bakıcısı Türkmen…

Lokantadaki garson Pakistanlı…

Benzincideki işçi Bangladeşli…

Emlakçınız Yahudi…

Yemek paketçiniz Hintli…

Mahalle marketçiniz Türkiyeli…

İmamınız ve mezar kazıcınız da Türkiyeli…

Maşallah evinizin efendisi oldunuz!

Ama kölesiniz hala…

Bunlar köleliğin efendilik halleri…

Neden mi?

Çünkü kurtarıldınız!

***

“Kıbrıslıyım” demeyeceksiniz diyorlar size…

“Kıbrıslıtürküm” de demeyeceksiniz…

“Türküm” diyeceksiniz yalnız…

Köyleri eski isimleriyle anmayacaksınız…

Yeni isimleriyle anacaksınız…

Peristeronari’ye Cengizköy, Voni’ye Gökhan demezseniz olmaz…

Unutmayın TMT mukavemet örgütü, EOKA ise terör örgütüdür…

Kanlı banyodaki çocukları Rum çeteciler öldürmedi diyenler yalan söylüyor!

Türkiye Kıbrıs’ı işgal ve istila etti diyenler Rumcudur ve vatan hainidir!

Kıbrıs kan dökerek alındı, masada verilmez…

Aklınızda olsun!

Et ve tırnak gibisiniz anavatanınızla…

Ama tırnak hep sizsiniz…

Ve bu tırnak uzadıkça keserler…

Kesseler de zararı yok!

Çünkü kurtarıldınız!

***

İzolasyondan mı şikayetçisiniz?

Dünyadan soyutlandınız mı?

Direkt uçuş yapamıyor musunuz hiçbir yere?

Kimse tanımıyor mu sizi?

Sizinle bir futbol maçı bile yapamıyor mu kimse?

Kaç pasaport var cebinizde?

İki mi, üç mü?

Dünyada seyahat ederken yalnız Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportunuzu mu çıkarıyorsunuz cebinizden?

Türkiye’ye bile girişi yasaklanan hainlerden misiniz?

Her 20 Temmuz’da güneydekiler yas tutarken siz bayram mı yapıyorsunuz?

Türkiye’nin 85 milyonunu da burada Kıbrıs vatandaşı yaparlarsa ne olur?

Garantiler ve Türk askeri kırmızı çizgileriniz değil mi?

Haydi hep beraber şükran duasına…

Çünkü kurtarıldınız!..


..........................



MUTLU OLDUĞUN YERLERE DÖNME BİR DAHA

Mutlu olduğun yerlere geri dönme, hayalin ağır bassa da dönme…

Aynı yerlerde bir daha mutlu olamazsın…

Dönmek istediğini bilirim…

Hele de bir yaz akşamı…

Ama yakamozlara dalıp gittiğin o sahilde bir daha eskisi gibi mutlu olamazsın…

“Bu da gelir, bu da geçer” dediğin hiçbir şey geçmedi aslında…

Eskisi gibi yakar ruhunu hatırladıkça…

Ama o mutlu anlar eskisi gibi aynı mutluluğu vermez sana…

Ben yaşadım ve gördüm…

Ve aynı nehirde iki kere yıkanılamayacağını o sahile yeniden gidince anladım…

Oysa yaz eski bir yazdı, yıldızlar eski yıldızlar, köpükler eski köpükler…

Askeri projektörlerin bizi yalayıp geçtiği o Karadeniz sahilinde bir daha karşılaşsak da aynı sözleri fısıldayamazdık, aynı şeyleri yaşayamazdık…

Bir şey bitti mi biter…

Bir aşk bitti mi biter…

Bilirim, o serin geceler, o dar sokaklar, bir yerlerden çalınan şarkılar saklı durur anı gömütlüğünün bir sayfasında…

Dönme yine de…

Mutlu olduğun yerlere dönme bir daha…

Aynı yerlerde aynı mutluluğu bir daha bulamazsın…

***

Tekrarı yoktur eski mutlu anların…

Bunun için yeni mutlu anlar keşfediyorsun…

Başkalarının mutsuzluğu mutluluk vermiyor sana…

Onu seviyorsun…

Seni sevip sevmemesi umurunda bile değil…

Yüreğini avuçlarına bırakacak kadar çok sevdiğini biliyorum…

Bahar gelmiş, çiçek kokuları sarmış dağınık bahçesini…

Otuz yıl sonra görmeye gitmiş doğduğu evini…

Geçmiş dar sokaklardan hatırlayarak duvarına yapıştırdığı eski sinema afişlerini…

Ama bu şehir o şehir değil…

Bu köy o köy değil…

Nereye kaybolmuş zangalak ağacı…

Eskisi gibi akan derecikte neden artık aksimiz yok?

***

Bir tren beni bir şehre götürecekti…

Eski yerlere dönmekten iyiydi…

Mutlu olman için her türlü şart mevcuttu…

Ama kahırdan geberiyordun yine de…

Durup dururken hatırlamak istemediğin şeyler geliyordu aklına…

Geç kalmış bir özür…

Yarım kalan bir söz…

Yazıp da göndermediğin bir mektup…

Önleyebileceğin, ama önleyemediğin bir felaket…

Olmasını istemediğin bir ayrılık…

Aç önüne defterini…

Ve oku “Karartma” şiirini bir daha:

"Kapılar tutulmuş neylersin

Neylersin içerde kalmışız

Yollar kesilmiş

Şehir yenilmiş neylersin

Açlıktır başlamış

Elde silah kalmamış

Neylersin

Neylersin karanlık bastırmış

Sevişmezsin de neylersin…”

***

Bilirim çanlar çalar gotik kulelerde gittiğin şehirde…

Bir bardak şarapta kaybolursun…

Avutamaz seni o muntazam bayındır şehirde hiçbir şey…

Ne halden anlayan bir polis…

Ne kibar bir memur…

Ne de her zaafına göz yuman ve seni bütün kalbiyle seven bir sevgili…

Hep geriye dönmek istersin…

Dönme!

Mutlu olduğun yerlerde bir daha mutlu olamazsın…

Yaseminleri eskisi gibi koklayamazsın…

Hurma dallarına eskisi gibi bakamazsın…

Ve o meyhanelerde artık eski soluk resimler aynı şeyi söyleyemezler sana…

Geçmesini hiç istemediğin anlar geçti…

Geçmesini istediğin ve geçecek sandığın acılar ise geçmedi…

Hayır Nazım usta hayır…

Bir yıl sürmez yalnız ölüm acısı…

Eğer öyle olsaydı bu yaşlı adam bunca yıldır oturur muydu kızının mezarı başında…

Ve kendisine bir mezar yeri ayırır mıydı sevgili dostum, canından çok sevdiği eşinin mezarı yanında…

***

Mutlu olduğun anlara da dönemezsin bir daha…

Mutlu olduğun yerlere de…

Bırak yaslasın göğsüne başını…

Dinlensin ruhunda…

Karışmasın fırtınaya kasırgaya…

Bitti mi biter…

Yaşanmaz bir daha…


................................


NE ZAMAN BİR YAZI YAZMAYA KALKSAM…

Ben ne zaman bir yolculuğa çıksam, seni bir daha hatırlamamak için çıkarım, yine de bırakmazsın hiç yakamı hangi şehre gitsem, hangi sokakta yürüsem, hangi kaldırım kahvesinde otursam, hangi odalarda uyusam…

Son kez bakarım sana bir vapurun güvertesinden…

Ta ki ufukta kaybolana dek…

Küfürlü bir sevgi bahşettiğin için bana sitem etmem sana…

Arkamdan geleceğini bile bile çıkarım yollara…

Issız bir ormanda bile birdenbire çıkarsın karşıma…

Mavi de seni hatırlatır, kırmızı da…

Oğlu askerde intihar etti diye kendine yalan söylenen yaslı bir baba…

Hala ağıt yakar mezarın başında…

Son kez geçerim Kuru Çeşme Sokağı’ndan…

Sonra saparım Karababa’ya…

O iki katlı eve son kez bakarım…

Yatağında kurşunlanmış, kanlar içinde ölü bir adam düşünerek o odada…

Üşüşür başıma yeraltının bütün tetikçileri…

Katillerini sonradan öğrendiğim cinayetler…

Kulakların vardı duymazdın…

Gözlerin vardı görmezdin…

Dillerin vardı konuşmazdın…

İlk sevgilim…

İlk yoldaşım…

Büyük aşklardan doğan bir nefret olamazdın elbet ruhumda…

Seversem seni küfürlü severdim…

Ki en çılgını budur galiba sevgilerin…

Bunun için mahallemizdeki kadınların küfürlerini kötüye yormazdım hiçbir zaman…

Çocuklarına “deyyus” ya da “kerata” diyen babalara hiç kızmadım…

Hisarların hep mağrur baktı bana…

Lüzinyan mıyım, Venedikli miyim, Rum muyum, Türk müyüm, Müslüman mıyım Hıristiyan mıyım diye hiç kafa patlatmadım…

Arkamdan geleceğini bildiğim için izimi hep kaybettirmeye çalıştım…

Sen hiç şaşmadın…

Elinde ful ve yaseminlerle çıktın her yerde karşıma…

Limonlarla ve portokallarla…

Bölünmeden önceki ve bölünmeden sonraki manzaralarınla…

Stockholm limanında senden kurtulacağımı sanırdım…

Orda da kurtulamadım…

Hiç büyümemiş bir çocuk gibiydin sen…

Kocaman bir efkaliptüs yaprağı ile kapatırdın yaralarını…

Kahve falında kendilerine hep bir yol görünürdü kapı önünde oturanların…

Çıkıp gittiler o yollardan hepsi de…

Gidenler dönmediler bir daha…

Dönenler yine çekip gittiler…

Sen o’sun işte…

Delice sevilen, ama hiçbir zaman yatmak istenilmeyen bir sevgili…

Beyaz gecelerde de buldum yanımda seni…

Ne işin var buralarda dedim…

Sen şimdi bir Barış Gücü askerinin kollarında olmalıydın…

Sokakta bağımsızlık yemini eden delikanlılar…

Duvarlara “Faşist ordu dışarı” diye yazan bir genç…

Ve dağın sırtındaki bayrağa bakarak küfreden bir Elam’cı…

Askeri cipte halkı selamlayan bir komutan…

Dağları dinamitleyen bir taşocağı…

Kıyıda bir ölüm bacası…

Zehir kusan maden atıkları…

Bunların kolları sarmış seni bir ahtapot gibi…

Bir delilik yapmamak için daha kendimi nasıl tutayım?

***

Ne zaman beklenen sevinçli haberler gelmese…

Ne zaman yağmurdan sonra birdenbire güneş açsa…

Bir yolu karanlıkta geçerken, ne zaman bir bahçeden bir gecetüten kokusu savrulsa…

Sen gelirsin aklıma…

Kıbrıslı Hristos lokantadaki masama yaklaşıp, “Kıbrıslıların en kötü tarafı çok naif olmalarıdır” der bana…

Kimi sorsam,

-Delidir o, der…

Saate bakılmaz bir içki masasında…

Sen aşkta naifsin yalnız…

Sevdin mi koşulsuz seversin…

Ve sevmek daha büyük bir mutluluktur sevilmekten…

Bu her türlü şüpheden arınmış güzel halin gerçek ve saf bir sevgide bulunur ancak…

Şiirlerle, mezelerle ve şarapla dolu bir masa…

Vakit ilerledikçe Nazım yaklaşırdı geceyarılarına…

Biz sabahlara ulaşıyoruz…

İyimserlik ve karamsarlıkla hiçbir sorunumuz yok…

Bunu merak edenler boşuna soruyorlar bana…

Bir rock konserindeki muazzam kalabalığa bakıyorum, bir de göç yollarına düşen kalabalıklara…

Bekleme o şairi kaptan…

Çok yorgun…

Seyir defterini başkası yazsın…

Onu o limana sen çıkaramazsın…

Ne zaman Dr. Jivago’nun aşkı gelse aklıma, seni hatırlarım…

Kıvrıla kıvrıla giden bir köy yolunda…

Oysa o halini hiç görmedim ben senin…

“En güzel günlerini bensiz yaşadın” diyen adama bakma…

En güzel yıllar yaşanmadı henüz…

Çalınan yıllarımız var yalnız ve şimdi efkaliptüs yaprakları ile kapatıyoruz yaralarımızı…

Sevgiden öte ölüm…

Geç kaldıysak, anladık bunu da…

***

Ne zaman bir yazı yazmaya kalksam söylenemeyecek şeyler gelir aklıma…

Kırdım derim zincirlerimi…

Ama kırılmayan halkalar var hala…

Sen bilirsin, yalnız sana söyledim onları da…

Bırak soyunup org çalsın o şair…

Ceketiyle örtsün gecenin bütün itliğini…

Herşey çok mu güzel olacak?

Gökten ayet mi indi?

Bunun şerefine mi bardaklarımızı kaldırıyoruz şimdi?

Aldırma…

Aşkımız var ya…


.............................................................

_________________________


TEMMUZ YARASI


Bunca yıl halka yalan söylediler ve söylemeye de devam ediyorlar…

Tıpkı kanlı banyo olayı gibi…

Yalanlarla dolu bir tarihimiz var…

Ne diyorlar:

-Türkiye 20 Temmuz’da müdahale etmeseydim, Rumlar bizi kesecekti!

Yani Türkiye gelmiş ve kurtarmış bizi…

Ben bu yalana hiçbir zaman inanmadım…

1974’te de inanmadım, şimdi de inanmıyorum…

Yalanı yutmaya hazır olanlar hiç düşünmezler ki…

Yunan cuntasının hedefi bizi kesmek, sonra da adayı Yunanistan’a bağlamak mıydı?

Yoksa sadece Cumhurbaşkanı Makarios’u devirmek miydi?

Söyleyin…

Kim yaptı Makarios’a karşı darbeyi?

Bu komplonun sahibi kim?

ABD değil mi?

Ta başından beri Makarios’tan hiç hoşlanmamıştı…

Makarios’un Sovyetlerle sıcak ilişkisi ve Sovyetlerin güdümünde sayılan Bağlantısızlar Hareketi’nde yer alması, solculara yakınlığı ABD’nin kabul edebileceği şeyler değildi…

Makarios’a karşı düşmanlık gütmeyen tek ABD Başkanı John Kennedy idi… Ancak 1961 yılında başkan seçilen Kennedy ne yazık 1963 Kasım’ında bir suikastle Dallas’ta öldürüldü…

Onun öldürülmesinden bir ay sonra da Kıbrıs’ta kanlı çatışmalar başladı…

Bir rastlantı mı?

Kennedy öldürüldü ve biz burada biririmize girdik!..

Rastlantı olduğuna inanmıyorum ben…

Kennedy öldürülmeseydi herşey çok farklı olurdu…

Yalnız bizde değil, dünyada da!


***


1974’te Yunan faşist cuntasına Kıbrıs’ta darbe yaptıran ABD’nin hedefi neydi?

Kıbrıslıtürklerin imha edilmesi ve adanın Yunanistan’a bağlanması mı?

“Türkiye gelip bizi kurtardı” diyenler cevap vermeli bu soruya…

ABD’nin hiçbir zaman Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması gibi bir politikası olmadı…

Ne onun, ne de İngiltere’nin…

Öyle olmasını isteselerdi çok kolay yaparlardı bunu…

Ancak onların niyeti hep başkaydı…

Adayı bölmek…

Taksim yani…

Ki bunu da 1974’te başardılar…

15 Temmuz darbesinin ardından Türkiye’nin askeri müdahalesinin geleceğini bilmezler miydi?

Hiç hesaplamamış olabilirler mi?

15 Temmuz darbesinin bir hedefinin Makarios’u ortadan kaldırmak, bir hedefinin de Türk askeri müdahalesinin önünü açmak olduğu konusunda hemfikir değil misiniz?

Bütün bunlar da politikanın şeytanı Kissinger’in kafasından çıktı…

1973’te Şili’de Allende’yi, 1974’te Kıbrıs’ta Makarios’u devirdi…


***

15 Temmuz 1974 günü tanklar Makarios’un sarayına yürürken ve bir yandan da EOKA-B çetecileri solcu kıyımı yaparken, güneyde pek çok Kıbrıslıtürk vardı….

Darbenin tam ortasında kaldılar…

Ancak kimse dokunmadı onlara…

Kimsenin burnu kanamadı…

Yolda belde karşılaştıkları Rum polisleri,

-Çabuk evinize dönün, diyerek yol gösterdi onlara…

Darbe Kıbrıslıtürklere yönelik değildi…

Bu darbede Kıbrıslıtürklerden tek bir can kaybı olmadı…

Kıbrıslıtürklerin asıl kayıpları Türkiye’nin ikinci harekatından sonra oldu…


***


15 Temmuz bir de 2016’da Türkiye’deki kurgu darbe ile girdi hayatımıza…

Bu darbe Hitler’in bir zamanlar Almanya’da iktidara gelince Rayşag’ı yakmasına benzer…

Hitler Rayştag’ı yaktı ve “komünistler yaktı” dedi..

Sonra da korkunç bir kıyımla onları ortadan kaldırdı…

Türkiye’deki “darbe” için, “Bu bize Allahın bir lütfudur” diyen Tayyip Erdoğan, bu “darbe”den sonra tam bir diktatör oldu…

İstediği anayasayı geçirtti ve bütün yetkileri eline aldı…

Kendisine karşı kim varsa, hepsini hapse attı…


***

“Deli Temmuz” diyoruz Temmuz’a bunun için…

Temmuz yarası…

O yaralar elli yıl sonra da kapanmadı…

Kıbrıs tüm düşmenlarından kurtulmadıkça ve yeniden bir bütün olmadıkça da hiç kapanmayacak…

O katliamları ve tecavüzleri yapanları neden hiç cezalandırmadık bilmem ki…



Şener Levent
bottom of page