İsmail Cem Özkan
Galata'dan...
TÜRK-YUNAN SİDİK YARIŞI…
Yunan devleti ile Türk devleti ne zaman sidik yarışına girdi? Peki, “kim sidiğini daha ileri fırlatır?” yarışından kimler kârlı çıkıyor?
Yunanistan, Osmanlı döneminde Osmanlı yönetimine karşı ayaklanarak bağımsızlığını kazandı. Krallar, darbeler ve siyasal çalkantılarla geçen süreçte bu gelişmelerden en fazla yararlananların başında İngilizler geldi. İngilizler, büyük ölçüde savaşmadan Kıbrıs’a yerleşti ve adanın geleceği üzerinde söz sahibi oldu. Kıbrıs, İngilizler açısından önemli bir üs hâline geldi; Ortadoğu’daki gelişmeleri izlemek ve gerektiğinde müdahale etmek için stratejik bir konum kazandı.
Türkler ve Yunanlılar arasındaki bu bitmeyen sidik yarışından en fazla silah üreten ülkeler, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere olmak üzere, kazan ç sağladı. Elbette yalnızca onlar değil; Sovyetler Birliği ve günümüzde Rusya da bu rekabetten kendi çıkarları doğrultusunda yararlandı.
Silahı satan mutlu; alan ise ülke topraklarında tatbikat adı altında o silahları tüketip yenilerini alarak bir denge politikası yürütüyor. Türkiye ile Yunanistan arasında, özellikle askerî alanda, sözsüz bir denge olduğu söylenebilir. Ancak bu denge yalnızca silahlanma alanında geçerli; nüfus açısından aynı şey söz konusu değil. Türkiye’nin nüfusu Yunanistan’ın nüfusundan çok daha fazla ve göçmen nüfusuyla birlikte Avrupa’nın, Rusya dışında, en kalabalık ülkesi konumunda.
Peki, Türkler ve Yunanlılar aslında birbirlerine tehdit değilken nasıl birdenbire tehdit hâline geldiler?
Bu anlayış zaman içinde yerleştirildi. Türk-Yunan düşmanlığı, her iki ülkenin de kendi iç dengelerini belirleyen unsurlardan biri hâline geldi. Türkiye’de “Yunan korkusu”, Selanik’teki Atatürk Evi gibi semboller üzerinden de canlı tutuldu. Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül Olayları’na kadar, sermayenin el değiştirdiği çeşitli süreçlerde Yunanistan’a ve Rumlara yönelik korkunun ve düşmanlığın kullanıldığını görürüz.
Yunanistan’ın iç politikası da benzer biçimde şekillendi ve iki ülke arasında zaman zaman birbirini besleyen organik bir ilişki ortaya çıktı.
Balkanları kaybeden Osmanlı, ilk ayrılanı bir anlamda suçlu olarak gördü ve ona karşı dişini hep biledi. Aynı şekilde, Küçük Asya özlemiyle içi yanan Yunanlar da Türklere karşı dişlerini bilediler.
Sonunda bu diş bileme hâli, iki toplumun da siyasal hafızasının bir parçasına dönüştü
Ama bu diş bilemeden en sonunda dişçi kârlı çıkar.
Çünkü sonuçta, düşlerin sağlam kalması için onların da düzenli bakıma ihtiyacı vardır! :)
Fakat bu oyunu halklar bozar.
Bozmaya da turistik gezilerle başlanmıştır. Birbirlerinin ülkelerine giden, birbirlerinin şehirlerini gören, aynı sokaklarda dolaşan, aynı sofralara oturan insanlar, devletlerin çizdiği düşmanlık sınırlarının ne kadar yapay olduğunu görmeye başlayabilir.
Bu turistlik gezilere en çok kimler karşı çıkıyorsa, onlar emperyalist devletlerin çıkarlarını kollayan, onları kıble kabul edip ibadet edenlerdir.
Çünkü halkların birbirini tanıması, yıllardır anlatılan düşmanlık hikâyelerini bozar.
Tarihsel düşmanlık yoktur; çıkarlar vardır.
Devletlerin çıkarları, halkları birbirine dost da yapar, düşman da. Dün düşman olanlar bugün dost, dün dost olanlar yarın düşman olabilir. Değişen halklar değil; çoğu zaman devletlerin çıkarları ve bu çıkarlara göre kurdukları ilişkilerdir.
Halklar birbirini tanımaya başladığında ise devletlerin kurduğu bu oyunun kuralları değişmeye başlar.
Belki de bu yüzden, iki halkın birbirinin ülkesine turist olarak gitmesi bile bazıları için yalnızca bir gezi değildir.
Çünkü insan, kendisine yıllarca “düşman” diye anlatılan insanla aynı masaya oturduğunda, ister istemez şu soruyu sormaya başlar:
Biz neden düşmanız?
İşte sidik yarışının bozulmaya başladığı yer de tam burasıdır.
______
PİYASA SERBEST, VATANDAŞ MECBUR
Senede bir defa, telefon numaramın hangi telefon sağlayıcısında kalacağına karar veriyorum; telefon numaramı taşıyorum. Çünkü servis aldığım firma, devam etmek için şu anda kaç lira ödüyorsam en azından onun iki katı kadar fiyat istiyor. Telefon numaranı taşıyınca aynı hizmeti yüzde 50 fiyatına başka bir firmada bulabiliyorsun.
Ülkede enflasyona göre fiyat belirlemiyor bu üçlü çete. Çete demek zorundayım, çünkü başka alternatif yok. Telefonsuz dolaşsanız, gittiğiniz yerde telefon kulübesi yok. “Hadi arayayım, oradan da bir yerde buluşalım.” diyelim; eskiden jeton filan vardı ama fiyatlar bu kadar astronomik, yani geometrik olarak artmazdı.
Üç şirket, ülkedeki diğer soyguncu şirketlere örnek oluyor.
Telefon şirketlerinde başlayan bu fiyatlandırma anlayışı, nedense piyasanın geri kalanında da kendine hızla yer buluyor.
Ev sahipleri kirayı en azından iki katına çıkararak gidiyor.
Sebze fiyatlarının artışı daha garip; hiçbir kategoriye girmiyor.
Banka kredilerinin faiz artışının haddi hesabı yok. İcralık olmayan kaç kişi kaldı? Her adliye sarayı ek bina yaptırıyor ya da kiralıyor; icralık dosyaları takip etmek için...
Ülkede şikâyet edeceğiniz bir makam yok. Piyasada tröstleşme söz konusu ama ülkede sözde tröst piyasası yok...
Şirketler fiyatlandırma yaparken ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar, kan emiciler bu bataklıkta yaşamaya devam ediyor... Bataklık kurumadan biz konforlu yaşama geçemeyeceğiz, çünkü her an tepemizde sivrisinek vızıltıları var...
Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo ise yalnızca pahalı bir hayat değil; giderek küçülen bir gelirle, giderek büyüyen bir gider tablosu.
Tek lider, tek bayrak, tek vatanda tek ezilen maaşı ile geçinenler, bu işten en çok hoşnut olanlar tröstleşmiş piyasanın patronları. Onların kasaları gün be gün dolarken, dünyada en fazla dolar zengini bu ülkede oluştu...
Maaşlar her ülkede artar, bizde ise enflasyon karşısında eriyor. Gelir küçülürken giderlerin arttığı piyasaya ne ad verilir?
Piyasa serbest, vatandaş mecbur.
..........................
HERKES ÖZGÜR, HERKES AYNI
Sokaklardan zorla eve girenlerin çocukları, torunları bugünlerde evden dışarıya değil, odalarından dışarıya çıkmaz oldu. Ellerinde cep telefonları ve tabletler; gözleri sosyal medyadaki videolarda, yüzlerinde ise bu videolara bakarken oluşan gülümsemeler… Böyle bir kuşak yaratıldı.
Peki, bu süreç nasıl oluşturuldu? Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocuklar nasıl oldu da birbirlerine bu kadar benzer hâle geldi?
Mizah nasıl oldu da evrenselleşti?
Çünkü mizah, aslında doğduğu toplumun kültürel özelliklerini, alışkanlıklarını, değerlerini ve dilini taşır. Bir dilde üretilen espri, başka bir dile çevrildiğinde çoğu zaman anlamını kaybeder. Kelime oyunu kaybolur, göndermenin neye yapıldığı anlaşılmaz ve gülümseme ortadan kalkar. Çünkü mizah yalnızca sözcüklerden değil, o sözcüklerin ait olduğu kültürden beslenir.
Oysa bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan çocuklar, birbirlerinin dilini bile bilmeden aynı videolara bakıp gülebiliyor. Aynı hareketlere, aynı yüz ifadelerine, aynı düşmelere, aynı kısa videolara tepki veriyor; aynı mizah kalıplarını tanıyor ve aynı anda eğlenebiliyorlar.
Peki ne değişti?
Mizah mı gerçekten evrenselleşti, yoksa dünyanın çocukları aynı mizah anlayışını öğrenebilecekleri ortak bir kültürel alanın içine mi sokuldu?
Belki de mesele, mizahın evrenselleşmesinden çok daha büyük. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocukların hayata bakış biçimleri, eğlenme biçimleri ve hatta neye gülecekleri aynılaştırılıyor olabilir mi?
Bir zamanlar bir çocuğun neye güleceğini; yaşadığı mahalle, ailesi, dili, kültürü ve arkadaşları belirlerdi. Şimdi ise dünyanın öbür ucundaki bir çocukla aynı videoya bakıyor, aynı sesi duyuyor, aynı görüntüye maruz kalıyor ve aynı anda gülüyor.
Belki de ilk kez insanlık, yalnızca ortak bir iletişim dili değil, ortak bir eğlenme ve gülme dili de oluşturuyor.
Peki bunun tüketim kültürüyle ilişkisi ne kadar büyük?
Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin benzer markalarla, benzer mağazalarla, benzer reklamlarla ve benzer tüketim alışkanlıklarıyla karşılaşıyorsunuz. Çocukların odaları, ellerindeki cihazlar, giydikleri kıyafetler, izledikleri videolar ve satın almak istedikleri ürünler giderek birbirine benziyor.
Çünkü insan, yalnızca tükettiği şeyleri değil, tükettiği şeylerin oluşturduğu dünyayı da benimsiyor. Tüketim alışkanlıkları değiştikçe zevkler, davranışlar, beklentiler ve hatta hayaller de birbirine benzemeye başlıyor.
Öyleyse asıl soru belki de şu:
Bizi yalnızca aynı şeyleri tüketen insanlar hâline mi getirdiler, yoksa tükettiğimiz şeyler üzerinden bizi birbirimize mi benzettiler?
Ve daha rahatsız edici bir soru:
İnsan, tükettiğine benziyorsa; bugün bütün dünyada aynı ekranlara bakan, aynı videolara gülen, aynı markaları isteyen ve aynı ürünlerin peşinden koşan bir kuşak yaratılırken, sonunda insanı da bir tür “tablet insan”a mı dönüştürdüler?
Belki de mesele artık yalnızca çocukların neden odalarından çıkmadığı değil. O odaların içinde, ekranların karşısında nasıl bir insanın yeniden üretildiği.
......................
AĞLAMAK SERBEST, HESAP SORMAK SUÇ
Sabah sabah Sabiş haberleri açtı. Orada bir sokak röportajı vardı. Herkes yakınıyor; eski AK Parti üyesinden CHP üyesine, dincisinden seküler yaşamı tercih edenine kadar...
Kısacası, herkes mikrofonun başına geçtiğinde yılların spikeri gibi konuşuyor ve derdini anlatıyor.
Ben de kızgınlıkla “Daha beter olun!” dedim. Çünkü bugün yaşadıkları sorunun temeli kendilerinde, yıllardır sessizce kabul edişlerindedir.
Yukarıda saydığım kesimlerin hepsi bir “kurtarıcı” bekliyor. Eşek bunların hepsi! Kurtarıcı hiçbir zaman gelmeyecek. “Kurtarıcıyım”, “Umudunum senin” diyenlerin hepsi onları değil, zor durumda kalan iş insanlarını kurtardılar.
Kurtulmak için önce yaşadıklarına mikrofon karşısında itiraz etmekten, homurdanmaktan vazgeçmeleri gerekiyor. Yoksa sürekli ağlayacaklar, sürekli ağlayacaklar...
Bakın, Ankara kapılarına aç insanlar geliyor: madenciler, özel sektör öğretmenleri, falanlar filanlar... Hepsi “biraz maaş”, “biraz kadro”, “biraz güvence” için bakanlara yalvarıyor. “Arabulucu ol bize, verilmeyen maaşımızı alalım, tazminatımızı alalım” diyorlar.
Alacakları için aç kalıyorlar, dövülüyorlar, aşağılanıyorlar. Ama en azından bıçak kemiğe saplanınca sokağa çıkıyor, hakları için mücadele ediyorlar.
Altı ay olmuş maaş alamamış. Altı ay boyunca nasıl yaşadı? Kim bunlara kredi verdi, ne kadar borçlandılar, bunların hiçbirinin önemi yok. İş insanı, “Altı ay boyunca yaşadıklarından daha fazla aç yaşar bunlar” diyor ve vermiyor. Her parayı vermediği gün ödeyeceği para azalıyor; çünkü para değerini kaybediyor.
Alacakları işçilerin altın karşılığı, dolar karşılığı hesaplanmayacak. O anki TL değeri ne ise o verilecek. Gün geçtikçe para değerini kaybettiği için iş insanının kasası hep dolu, emekçi ise hep aç kalacak.
Çünkü o parayı alsa dahi borçlarına, faize gidecek.
Sonuçta sen açsın, hep aç kal! İş insanı da iktidardaki siyasiler de bunu söylüyor. Ciddiye dahi almıyorlar.
Bu durumda ne yapılması gerektiği konuşulmuyor. Bakanın bilmem ne memuru geliyor, “Gel görüşelim” diyor. Sonra, “Kusura bakma, işim var. Bekle” diyor.
İşçi bekliyor.
Beklerken devlet onlara su, yemek verecek değil ya... Gözyaşı, polis copu ve tazyikli su veriyor. Kamera önüne geçip bağırma hakkını veriyor. İşçi bağırıyor. İş insanları bu bağırmaları duydukça zevkten dört köşe oluyorlar. Çünkü bu açlar ordusu yalnız, arkasız. Kimin umurunda?
Bu ülkede cop yemek, tazyikli su altında kalmak, aşağılanmak, polisin orantısız güç kullanımına maruz kalmak özgürlüktür.
Diğerleri ortaya çıkarsa eğer, suçtur.
Kimse suç işlemek istemiyor. Çünkü herkes, bir gün bir gün kurtarıcının geleceğine ve o kurtarıcının bunları kurtaracağına inanıyor. Mutlaka bu yaşananların hesabı sorulacak!
Masal hep aynı: İnsanlara sürekli masal anlatılıyor.
Kim kimin hesabını sordu?
Hesabını sorması için mahkeme karşısına çıkarılanlar da genelde aklanarak çıktı.
Sonra yine aynı masal anlatıldı.
Ve insanlar yine bir sonraki kurtarıcıyı beklemeye devam etti.
Sokakta bir kâğıt toplayıcısı bütün bu yaşananlara bakıyor. “Bu ülkede herkes hakkını arıyor, ama kimse hesabını sormuyor.” dercesine, sessizce araçların arasında kendisine bir yol açıp ilerliyor.
BIR HALK YAŞASIN DİYE DİĞERİNİ ÖLDÜRMEK
Bir halkın yaşaması için diğerinin yok edilmesini savunan her düşünce, hangi bayrağı taşırsa taşısın, Hitler'in mantığını taşır.
Bugün İsrail devletinin, Hamas'ı bahane ederek Filistin halkına yaptıklarını vicdan sahibi hiç kimse onaylayamaz. Ama aynı vicdan, İsrail devletinin bu vahşetini bahane ederek Yahudi düşmanlığını büyütmeyi, hatta nefret söylemini soykırım boyutuna kadar geliştirmeyi de kabul edemez.
Çünkü halklar bir arada yaşar. Birlikte yaşamın koşulları aranmalıdır. Bir halkın yaşaması için başka bir halkın yok edilmesini savunan anlayış, adı ne olursa olsun, Adolf Hitler'in faşist mantığından başka bir şey değildir.
Ülkemizin solu sağdır, sağ hep sağdır.
Bu ülkenin solcuları ne yazık ki çoğu zaman Hitler mantığıyla hayata bakıyor. Kısacası ortada sol düşünce yoktur; sol adına düşündüğünü iddia edenler vardır.
Ezilen her halkın devlet kurma hakkı vardır. Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır, Süryanilerin de, Asurilerin de, Filistinlilerin de... Ama bir halkın devlet kurma hakkına sahip olması, mutlaka devletleşeceği anlamına gelmez.
Öyle çok kültürlü bir devlet kurulur ki ulus devlet anlayışının da üzerine çıkar. Bir arada yaşamayı esas alan, birlikte üretmeyi hedefleyen, eşit hakların yasalarla güvence altına alındığı yeni bir model yaratılabilir. Filistin sorununun gerçek çözümü de burada yatmaktadır. Yahudilerin, Filistinlilerin ve Arapların birlikte oluşturacağı çok kültürlü bir devlet yapısı... Yahudi ve Arap düşmanlığının yerini, birlikte yaşamın, birlikte üretmenin ve eşit yurttaşlığın aldığı yeni bir devlet anlayışı...
Her büyük savaş yeni devletlerin oluşmasına neden olmuştur. Ama her yeni devlet, eski efendisinin gölgesinden çıkıp tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Kısacası adına ulus devlet denmesi, onun gerçekten ulus devlet olduğu anlamına da gelmez. Emperyalist devletlerin çıkarlarına uygun karar alan, onlar adına emperyalist yayılmacılığı sürdüren, gerektiğinde tetikçiliğini yapan devletler de vardır.
Her devlet bağımsız değildir. Yarısı sömürgedir, yarısı tam sömürgedir. Emperyalist efendileri adına hareket eden, yerel atanmış kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları olan devletler vardır. Kendi halkına zulmeden, biraz para için güçlü olanın önünde el pençe duran, meşruiyetini ondan alan yönetimlerin devletidir bunlar.
Bugün üçüncü büyük paylaşım savaşına doğru yol aldığımız, tarihin yeniden kırıldığı bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizm, küreselleşmenin ekonomik boyutunu kurdu ama onun hukukunu oluşturamadı. Bunun sonucunda bugün birçok devlet, ne yapacağı belli olmayan tiranların ve otoriter liderlerin yönetimine teslim olmuş durumda.
Üçüncü paylaşım savaşı, geçmiş savaşlara benzemez. Bu kez mesele yalnızca cephelerde ölen askerler değildir. Kitlesel ölümler, on yıllarca yaşanamayacak coğrafyalar, yok edilmiş şehirler ve insanlığın geleceğini tehdit eden bir yıkım söz konusudur.
İran ile İsrail ve ABD arasında yaşanan gerilimde küçük bir füze savaşına tanıklık ettik. Bir de balistik füzelere atom, hidrojen ya da kimyasal başlıkların takıldığını düşünün. Hiçbir Demir Kubbe, hiçbir çelik kalkan mutlak güvenlik sağlayamaz. Her sistem açık verir ve o füzeler bir gün hedeflerine ulaşır. Kısacası kimse güvence altında değildir. Biyolojik silahların neler yapabileceğini ise pandemiyle birlikte bütün insanlık yaşayarak gördü.
Halkları birbirine düşman eden söylemleri sağcılardan duyduğumuzda artık şaşırmıyoruz. Ama kendisini solcu olarak tanımlayanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Siz nasıl bir gelecek tasavvur ediyorsunuz? İşçi sınıfının devleti, birbirini boğazlayan halkların devleti midir; yoksa farklılıkların bir arada yaşayabildiği, eşit haklara sahip olduğu bir düzen mi?
Filistin sorununu bahane ederek Yahudi düşmanlığını geliştiren ve büyütenlerin, öncelikle gelecek perspektiflerinin olmadığını düşünüyorum. Onların geleceği kandır; kan içinde yüzmek ve yaşamaya çalışmaktır.
Çünkü bir halk yaşasın diye diğerini öldürmeyi savunan her düşünce, hangi bayrağın, hangi dinin, hangi ideolojinin arkasına saklanırsa saklansın, insanlığın değil barbarlığın tarafındadır.
İnsanlığın geleceği, bir halkın diğerini yok etmesinde değil; farklı halkların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesindedir.
Olmaz olsun öyle gelecek...
............................
DÜŞMANIMIN DÜŞMANI, BENİM KAHRAMANIM MI?
Bugün Hitler yaşamış olsaydı ve Amerika ile savaşıyor olsaydı, bizim bazı solcularımız (!) onu anti-emperyalist ilan eder, Almanya'ya dayanışma ziyaretleri düzenlemek isterlerdi.
İran, Amerika ile savaştığı için İran rejimiyle dayanışma içinde olanların solculuğu benim gözümde tartışmaya dahi gerek duyulmayacak bir konudur. İran, molla rejimidir ve idamlarla kendisini ayakta tutmaya çalışan tiranlık niteliğinde bir düzendir.
İktidarda molla ya da Hitler olmasının benim açımdan pek bir önemi yoktur. Eğer kendi halkına karşı suç işliyorsa, rejimle değil, o rejime karşı mücadele edenlerle dayanışma içinde olmak daha değerlidir.
Rejimlerle dayanışma içinde olanların kendisine solcu, devrimci, sosyalist ya da komünist demesinin de bir önemi yoktur. Bana göre, bugün kendisini sol olarak tanımlayan birçok yapı aslında sol değil, faşizan bir anlayışa sahiptir. Onlar için tek doğru, tek gerçek kendi dergilerinde yazılanlardır.
Kendi yoldaşını bıçaklayan, öldüren yapıların solcu olma ihtimali bana göre yoktur. Çünkü bir yoldaşını "hain" ilan edip yargısız infaz etmek, adalet değil keyfiliktir. Yargı, bir grubun ya da birkaç kişinin kararı olmamalıdır.
Marx'tan alıntı yaparak solcu ya da devrimci olunmaz. Bir düşünce, kendisini eleştiriye kapattığı anda devrimci olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür. Asıl önemli olan, işçi sınıfı siyasetiyle ne kadar bağ kurulduğu, işçi sınıfının iktidara ulaşması yolunda hangi adımların atıldığı ve devletin sönümlenmesi için nasıl bir örgütsel model üretildiğidir. Tek doğrunun ve tek gerçeğin iktidarında devlet sönümlenmez; tam tersine, mutlaklaşır ve yıkılmaz hâle gelir. Ardından tek doğruyu temsil ettiği iddia edilen dokunulmaz semboller yaratılır ve bu sembollerin sonsuza kadar yaşaması beklenir.
Bu anlayışın Mussolini'nin siyaset anlayışından farkı nedir?
Siz diyeceksiniz ki: "Lenin, Stalin ve Troçki var..."
Doğru; onlar da böyle bir anlayışla devleti kurdukları için bugün tarihteki yerlerini almışlardır. Bize düşen ise o deneyimlerden ders çıkarmak ve aynı hataları yeniden üretmemektir. Çünkü geçmişi tekrarlamak devrim değil, yalnızca yeni bir otoriterlik inşa etmektir.
Düşmanımın düşmanı her zaman dostum değildir; bazen yalnızca başka bir zalimdir.
