top of page

Canan Sümer

Alaşya'dan Notlar

YA KENDİNİ TUTMASAYDI

Bertan Zaroğlu ekranlara çıkmış ve feryat ediyor:

"Sosyal medyada bana öyle şeyler yazıyorlar ki, birini öldürmemek için kendimi zor tutuyorum!"

Gösterdiği irade ve sabır için kendisini kutluyoruz…

İyi ki bu katliamın eşiğinden dönmeyi başarmış da sokaklarda ceset saymıyoruz…

Düşünsenize, sosyal medyada her hakarete uğrayan eline bir bıçak ya da makinalı tüfek alıp sokağa çıksaydı ne olurdu halimiz?

Sokaklar cesetten geçilmezdi…

Ama Bertan Bey sağ olsun da tuttu kendini…

Ya tutmasaydı!

Onun geldiği yer korna çalındı diye adam vurulan, yan bakıldı diye kan dökülen bir yer ne de olsa…

Aşkına karşılık vermedi ya da ayrılmak istedi diye her gün birkaç kadın öldürülüyor…

Ama Bertan Bey öyle değil.

Kendini dizginlemek için insanüstü bir çaba harcayabiliyor o.

***

Ama hafızamızı biraz tazeleyelim.

Yıllar önce Lefkoşa Kaza Mahkemesi’nde görülen bir davayı hatırlayalım…

CTP Milletvekili Doğuş Derya’ya sosyal medyada saldıran, cinsel içerikli imalarla ve argo kelimelerle hedef alan kimdi?

Doğuş Derya’nın fotoğrafının altına "vatan haini" damgası vurup, mahkemede köşeye sıkışınca "O paylaşımları ben yapmadım, o hesap benim değil" inkar eden kimdi?

Tabii ki "birini öldürmemek için kendini zor tutan" cesur yürek Bertan Zaroğlu’ydu!

Mahkeme o dönem Zaroğlu’na 45 bin TL tazminat, 15 bin TL de dava masrafı faturası kesmişti.

Bertan Zaroğlu bir kadına bir milletvekiline karşı sosyal medyayı adeta linç arenasına çevirirken kendini hiç tutamamıştı…

Hatta işin eğlencesinde gibiydi…

Bunlar böyledirler zaten…

Kendi ektikleri nefret tohumları bumerang gibi gelip suratlarına vurunca

mağduru oynarlar…

***

Demek "katil olma sınırına" geldiniz Bertan Bey.

“Kendi silahıyla vurulmak” deyimi tam da bu olsa gerek; kurşun yabancı değil...

Kötü söz sahibine dönermiş…

İnanırım buna ben…

Bertan Zaroğlu gibilerinin de ona buna yaptığı hakaretler kendilerine bir gün geri dönecektir elbette…

Er ya da geç…


________


OH MY GOD!

Küçük yaşta başlayan arkadaşlığımız, o evlenip Avustralya’ya gidince de kesilmedi, hep devam etti.

Hem okul hem de mahalle arkadaşıydık; hani o komşuların aile gibi olduğu, güzel zamanlarda...

Babalarımız, yaz akşamlarında kapı önünde tavla oynardı.

Sesleri bütün mahalleyi kaynatırdı. Annesi Ferhan teyze, benim de annem gibiydi.

Okuldan gelince birlikte yemek yer, ardından ders çalışırdık.

Yıllar sonra bir araya gelince yine o günleri hatırlayıp uzun uzun konuştuk. Okulun kız voleybol takımındaki günleri ve tabii ortaokulda din derslerine girmeyip başımızın nasıl belaya girdiğini...

Seçmeli dersti din dersi o zamanlar. Ama biz, despot müzik öğretmeninden kurtulmak için müzik yerine din dersini seçmiştik.

Ne var ki ilk dersten sonra sıkılıp bir daha gitmemeye karar verdik.

Dönem sonu yaklaşınca ailelerimize okuldan birer mektup ulaştı; din dersine girmemeye devam edersek sınıfta kalacağımız yazıyordu.

Arkadaşım, bu konuda hep beni suçlayıp durdu yıllarca.

“Beni baştan çıkaran Canan oldu,” dedi. Haksız da değildi hani...

Yeniden derse tıpış tıpış dönünce hoca bir tomar kağıt tutuşturdu elimize; ezberlenmesi gereken onlarca sure vardı.

Ben yine inatla, “Hocam biz ateistiz, bunları ezberlemesek olur mu?” deyince hoca sinirlenmiş, “Yürü kızım, çalış biraz da haftaya gel,” diyerek bizi göndermişti.

Sonuçta oturduk ve o sureleri ezberledik.

Ama hocanın karşısına çıkınca hepsini birbirine karıştırdık.

Fatiha’dan başladık Kevser suresiyle bitirdik…

Hoca halimize gülümseyerek, “Tamam, ikinize de on veriyorum ama bundan sonra sorumluluk sahibi olun,” dedi.

Laf döndü dolaştı bugüne geldi.

“Nasıl buldun buraları?” diye sordum ona.

Yüzünü ekşiterek dert yanmaya başladı: “Yıllar geçse de hiçbir şey değişmemiş... Hatta daha da kötüye gidiyor. Bugün devlet dairesinde bir işim vardı; kimse ilgilenmedi, herkes birbirine yollayıp durdu saatlerce. Kimin ne yaptığı belli değil. Ne bir kural var ne de bir disiplin...”

Tam bunları konuşurken birden elektrikler kesildi.

Her taraf zifiri karanlığa gömüldü.

Ben gayet rahat yerimden kalkıp yakmak için mum ararken karanlığın içinden arkadaşımın sesi duyuldu:

-Oh my God!

_________


NE ZAMAN YAĞMUR YAĞSA

Ne zaman yağmur yağsa ve kimseler yoksa yanımda hep geçmişe, çocukluğa giderim…

Sadece toprağa değil, ruhumun artık hiç yeşermeyecek kuraklığına da yağar yağmur…

O koku, o ses, bana en saf, en maskesiz halimizi hatırlatır.

Gözlerimi kapattığımda kendimi başka bir zamanda bulurum…

Kimimizin hayatı tanımaya henüz başladığı, kimimizin de kalbinin yarısını bıraktığı o topraklara hasret duyduğu zamanlarda…

***

Gittiğim ilkokulda bizi kök Lefkoşalılardan ayıran şey göçmen çocukları olmamızdı…

Birbirimizden çok farklı mıydık?

Onun da pek farkında değildim aslında o zamanlar…

Hepimiz aynı okulda, aynı sınıflarda yan yana okuyup derin kalıcı dostluklar kurabilmiştik…

Ailesi eğitimli, varlıklı olan da yoksul ve göçmen çocuğu olan da birdi…

Aynı okulda, aynı sokaklarda beraberdik…

Kimse çocuğuna özel ders aldırmazdı o zamanlar…

Ne matematik, ne piyano, ne de keman ve jimnastik dersleri…

Her şey okulda öğrenilirdi…

Müziği bize sevdiren ve hemen hemen her çocuğa enstrüman çalmayı öğreten bir müzik öğretmenimiz vardı…

Nesrin Sarper…

Her yıl Lefkoşa ilkokulları arasında düzenlenen ve bir şölen havasında geçen müzik festivallerine bizi aylarca hazırlardı…

Ve okulumuzun efsanevi müdürü Fikri Karayel…

Hem otoriter hem de şakacı ve sevecen…

Tüm öğrencilerinin sevgilisiydi Ayfer öğretmenim…

Zarafeti, ilgisi ve sevgisiyle hepimizi büyülerdi…

Geçmişe dair unutamadıklarım ve hep hatırladıklarım yanında hatırlamak isteyip de hatırlayamadıklarım da var…

Anlatılan hikayeler…

Beraber oturulan sofralarda yapılan muhabbetler ve gülünen şakalar…

Şu an hayatta olmayan sevdiklerimle yaşadığım her anı hatırlayıp tekrar tekrar yaşamak isterdim…

Arkadaşım üzülmesin diye annesinin yaptığı ve bir hartuca koyup bana getirdiği, benim de hiç sevmediğim o keyiği iştahla yediğimi hatırlıyorum mesela…

Babam geçirdiği trafik kazası sonrası ameliyat için Türkiye’ye gönderileceğinde tüm komşuların seferber olup para yardımı yaptıklarını…

Nenemin ölene kadar köyüne, evine geri dönecek umuduyla yaşayıp, ne zaman yağmur yağsa artık uzaklarda kalan o köydeki zeytin ağaçları suvarılıyor diye sevindiğini hatırlarım…

Hatırlamak istediklerimle hatırlamak istemediklerim arasındaki savaşta galip gelen hep hatırlamak istediklerim oluyor yaşlandıkça…

Belki de yolun sonuna yaklaşırken geçmişin karanlık gölgeleriyle dövüşmekten yoruluyor insan…

Ve hayatın sadece acıların içinden çıkardığımız o sıcacık insanlık hikayelerinde olduğunu anlıyor…


_________


SENDEN GERİYE KALAN

Hiçbir tarih kitabı, iki saatlik bir filmin bize gösterdiği o yalın gerçek kadar canımızı yakamaz.

Türkçeye “Senden Geriye Kalan” adıyla çevrilen, üç kuşağın hikayesini sırtlayan

bir film…

Yakın tarihimizin, belki de insanlığın modern çağda gördüğü en korkunç, en talihsiz ve en organize trajedisi var bu filmde…

1948 Nakba’sından bugüne, tam 75 yılı aşkın bir süredir evlerinden, hayatlarından, topraklarından, zeytin ve portakal ağaçlarının gölgesinden ve en nihayetinde "yaşama arzularından" koparılan bir halkın hikayesi.

Filistinlilerin parça parça yok edilişini izlemenin verdiği o utanç, filmin her karesinde yüzümüze çarpıyor.

Ancak filmin ikinci yarısında öyle bir sahne var ki izlerken düşündüm, “ben olsam nasıl bir karar verirdim” diye…

Ve çelişkiye düştüğümü hissettim…

Sahne şu:

İsrail askerleri tarafından vurularak ağır yaralanan (ve ardından hayatını kaybeden) Nur’un anne ve babasından, oğullarının organlarını bağışlamaları isteniyor.

Alıcıların İsrailli hastalar olma ihtimali, acılı babanın içinde tarifi imkânsız bir fırtına koparıyor.

Babanın hastane koridorunda attığı o isyan çığlığı, aslında işgalin ve zulmün bir insanın sadece toprağını değil, ruhunu da nasıl ipotek altına aldığının kanıtı gibiydi…

"Ya benim oğlumun organları Yahudi bir çocuğa verilir de o çocuk büyüyüp orduya katılırsa? Ya büyüdüğünde eline silah alıp başka Filistinli çocukları öldürürse?"

Bu soru; adaletin, hukukun ve insanlığın tamamen bittiği bir dünyada, bir babanın vicdanıyla baş başa kaldığı çaresizlik anıydı.

İşgalci, Filistinli bir gencin sadece hayatını çalmakla kalmıyor; geride kalan ailesini, "çocuğunun kalbi bir başkasında yaşasın" diyebilecek o merhametten bile mahrum bırakıyordu…

Kendi evladını katleden zihniyetin yarın bağışlanan organla yeniden can bulup başka bir çocuğu katletme ihtimalinden korkuyordu baba…

Ve oğlunun organlarını bağışlama konusunda kâbus gibi bir ikileme düşmüştü…

Ama filmi asıl unutulmaz kılan, bu korkunç psikolojik işkencenin ortasında bile yok olmayan insanlık…

Yaşadıkları bu derin çelişkiyle boğuşurken anne ve babanın sığındığı bilgece öğüt…

Filmin Filistin direnişinin de manifestosu niteliğinde:

"İnsanlığını korumak da bir direniştir." İntikam duygusunun en kolay sığınak olduğu o coğrafyaya rağmen, insan kalabilmeyi seçiyor aile ve Nur'un organlarını bağışlayarak başka çocukların hayatını kurtarıyor.

Dünya ne yazık ki Filistin söz konusu olduğunda kör, sağır ve dilsiz olmayı seçerek, topraklarından kovulan insanların çığlığını asla duymadı…

“Senden Geriye Kalan” sadece bir film değil…

Evleri, toprakları, özgürlükleri ve evlatları ellerinden alınan Hanan ve Tarek’in verdiği vicdani

savaşı anlatan bir insanlık öyküsü…


__________


BİR GAZETEDEN FAZLASI OLMANIN BEDELİ

Baskıcı iktidarlar en çok basını ve medyayı hedef alırlar…

İfade özgürlüğünün sınırları, onların tahakküm ve tahammül sınırlarının başladığı yerde biter.

Gerçeklerden haberdar olan, sorgulayan bir toplum değil itaatkâr bir toplum isterler çünkü…

İşte tam da bu yüzdendir…

Hiçbir gücün himayesi altında olmayan, icazetsiz basını tehlike olarak görmeleri…

Onlar için kendi varlıklarını sürdürmektir sadece önemli olan…

Binlerce yıl önce, düşüncelerinden dolayı Atina ölüme mahkûm etmişti Sokrates’i…

Ve halâ dünyanın birçok yerinde savunduğu düşüncelerinden dolayı öldürülen, baskı gören ve cezalandırılan gazeteciler var.

Ya Türkiye’deki durum?

İleri demokrasi diye diye varılan İslamofaşist düzende ülke, gazeteci hapishanesine dönüştü…

Basın ve ifade özgürlüğünün sadece adı var.

                                                   ***

Avrupa-Afrika Gazetesi bugün tam otuz yaşında…

Elinizde tuttuğunuz bu gazete hiçbir gazetenin uğramadığı baskılara uğradı...

Bombalandı…

Haczedildi…

Hakkında sayısız ceza davası açıldı…

Denktaş’ın düzenlediği bir komplo ile Şener Levent ve arkadaşları casusluk suçlaması ile tutuklandı…

Ardından başka bir ceza davası ve hapislik…

Ve 22 Ocak…

Erdoğan hedef gösterdi…

Tekbirler, taşlar, sopalar havada uçuştu…

Ve gazete binamız saldırıya uğradı…

Bu saldırı, güvenlik güçleri ve TC elçiliği himayesinde yapıldı.

Polise “göstericilere müdahale etmeyeceksiniz” emri verildi…

Saldırı sonrası tutuklananlar iyi halden serbest bırakılarak ödüllendirildiler…

Nobranlıktı, linçti, faşizmdi 22 Ocak…

Ve sonrasında yaşanan sessizlik, dilini yutma halleri, yıllar geçse de hep bir utançla yanyana duracak…

                                                     ***

Davalar, baskı, saldırı ve tehditlerle geçen 30 yıl…

Gazetenin, sağdan darbe alması çok normaldi…

Elbette ki egemenlerin, zorbaların, işbirlikçilerin öfkesini üzerine çekecekti…

Kavgası onlarlaydı çünkü…

Ama arkadan bıçaklayan, ikiyüzlü, sözde solcular da var gazetemizin tarihinde…

Sahte isimle makale yazıp, iftira çamur atanlar…

Bir maymuncuk logosu bahanesiyle, nefretlerini ırkçılık suçlamasına kadar vardıranlar…    

                                                    ***                                               

Avrupa Gazetesi 30 yıl önce taze bir nefes gibi girdi hayatımıza…

Kimsenin söyleyemediklerini söyleme cesaretini gösterdi…

Mağdurun, haklının, direnenin sesi oldu.

Birçok dönem toplumsal kımıldayışların tetikleyicisi ve hep bir gazeteden fazlası oldu…

Ve bunun bedelini de fazlasıyla ödedi…

________

HEPİMİZ YAVAŞ YAVAŞ BOĞULUYORUZ

Türkiye AKP rejimiyle her gün biraz daha karanlığa gömülüyor…

Tanıdık bir karanlık yine.

Adına "Ailem Güvende" denilen bir operasyon…

LGBTİ+ dernekleri, aktivistler, hak savunucuları gözaltına alınıyor…

Sol, sosyalist, devrimci ve demokrat basının, sendikaların sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getiriliyor.

Yaratılan bu cadı avında toplumun önüne konulan düşman bu kez FETÖ’cüler ya da Kürtler değil… LGBTİ+’lar…

Aileyi koruyorlarmış…

Kimden koruyorlar?

Cinsel tercihi farklı olanlardan mı?

O zaman bir de şöyle bakalım…

2025’te Türkiye’de 294 kadın katledildi. Bu kadınların 104’ü evli olduğu erkek, 32’si eski eşi, 28’i akrabası, 18’i oğlu, 14’ü ise öz babası tarafından öldürüldü. Yani katledilen kadınların 203’ü, o çok kutsanan "aile" içindeki erkekler tarafından hayatından koparıldı. Kadınlar sokakta, tanımadıkları yabancılar tarafından değil; en güvenli olması gereken yerde, kendi evlerinde, en yakınları tarafından öldürüldü.

Kadınlar ve çocuklar aile içindeki erkek şiddetiyle can verirken kılını kıpırdatmayan gerici AKP rejimi

şimdi "aileyi koruma" sevdalısı mı kesildi?

LGBTİ+’lar bugüne kadar kime zarar verdi?

Hangi kadını evinde katletti, hangi çocuğun yaşam hakkını elinden aldı?

Hiç kimsenin.

Sorun hiçbir zaman onlar olmadı…

Türkiye’de sorun kadın katili erkeklerin sırtını sıvazlayan devletin kendisidir…

***

Bu operasyonlarla toplumun ahlakını

korumak isteyenlerin ahlaksızlık ve yolsuzluğundan toplumu kim koruyacak, diye de sormadan edemiyor insan…

Ama niyet ailenin korunması değil zaten…

Ülkede derinleşen ekonomik krizi, yoksulluğu, adalet sisteminin çöküşünü ve yarattıkları şiddeti gizleme çabası.

Faturayı toplumun en kırılgan, en çok ayrımcılığa uğrayan kesimine keserek gerici seçmenden de destek alıyor AKP…

Aileyi koruyoruz" maskesinin arkasına sığınarak aslında neyi ve kimi koruyorlar?

Koltuklarını ve o koltukları besleyen erkek egemen düzeni…

AKP’nin devreye soktuğu bu seçim stratejisi çok ama çok tehlikeli bir yerlere doğru giderse hiç şaşırmam…

Zaten cinsel yöneliminden dolayı ayırımcılığa şiddette maruz kalan çok insan var Türkiye’de…

AKP rejiminin verdiği bu cesaretlendirmeyle eşcinseldir, trans bireydir diyerek insanları sokak ortasında öldürebilecek ruh hastaları çok…

***

Bu karanlık dalga KKTC’yi de vurur mu acaba?

Neden olmasın?

Orda ne varsa burda da o olacak diyenlerin talimatıyla olabilir…

Ordan buraya taşınan her tür kötülüğün

yarattığı bir girdaptayız zaten

Ve hepimiz yavaş yavaş boğuluyoruz…

________

KAZANDIKLARIMIZ VE KAYBETTİKLERİMİZ

Eski zamanlara hasret var buralarda...

Daha mı iyi, daha mı mutluyduk önceleri?

Oysa şimdi sahip olduklarımıza sahip değildik o zamanlar…

Uzak ülkelere, hatta denize gitmek bile bir hayaldi benim için ilk çocukluk yıllarımda…

Bir adada yaşıyordum ama denizi yakından sadece birkaç kez gittiğim Larnaka'da görmüştüm…

Çok sık olmasa da denize gitmek heyecanlı bir maceraya dönüşmüştü daha sonraları…

Uzak yollara otobüslerle gidilirdi…

Baf'a, Karpaz'a saatlerce sürerdi yolculuk…

Denize de hafta sonları Ford otobüsler kalkardı…

Forddigo denirdi bu otobüslere…

Şimdi herkesin kapısında en az iki üç araba…

Eskiden bir tane bile yoktu…

Çok sonraları babam Çarli adını verdiğimiz döküntü Volkswagen bir araba satın almıştı…

Yolda giderken kapısı açılmasın diye de iple sıkı sıkı bağlardı…

Sadece bizim değil tüm mahallenin arabası sayılırdı…

Ansızın hastalanan ya da doğum sancıları tutan komşuların imdadına yetişirdi Çarli…

Bugün sahip olduğumuz kolaylık, lüks ve refah yoktu o zamanlar…

Yaşlı anne babaların bakıcısı olmazdı... Bu kadar çok güzellik, masaj ve spor salonu yoktu…

Bu kadar çok gazete ve televizyon… Evlerde telefon bile yoktu…

Köy yeri ise muhtarın evinde olurdu sadece…

Özel okullar, özel hastaneler de yoktu… Yazları tatile gidenler parmakla sayılacak kadar azdı...

Savaş yaşamış bir nesil olsak da bu tür bir vahşetle de iç içe değildik o zamanlar…

Kadınların kocaları ya da sevgilileri tarafından öldürüldüğü haberleri yoktu gazete manşetlerinde…

Galeri kurşunlayan tetikçileri, gecenin karanlığında dükkan kundaklayanları, sokak ortasında bıçaklanarak ya da dövülerek öldürülen insanları bilmezdik…

Trafik kazaları sahici ve kaçınılmaz birer kazaydı çoğunlukla…

Şimdiki gibi kuralsızlığın ve sorumsuzluğun yarattığı cinayetler değil…

74 sonrası her yerde mantar gibi bitmeye başlayan kumarhaneler, gece kulüpleri de yoktu o zamanlar…

Kara para aklama çarkının ve karanlık kriminal olayların merkezi değildik…

***

Eskiye olan bu özlem niye diye sorar dururum bazen kendime…

Kazandıklarımızın yanında kaybettiklerimiz çok daha önemli de ondan mı?

_________

BU ÇİRKEF YATAĞINDA SEÇİM İSTEMEK

Bir zamanlar Denktaş rejimi karşısında

halka umut olan CTP şimdiki CTP’den

çok farklıydı…

Özker Özgür ve Naci Talat zamanlarında…

Ve henüz hükümet koltuklarına hiç

oturmamışlardı…

Sonradan birkaç parçaya bölünen TKP

de şimdikiler gibi değildi…

CTP’de de bölünmeler oldu…

Toplumun umut bağladığı iki büyük sol

parti kendi kendini yemeye başlayınca

her şey kötüye gitti…

TKP Alpay Durduran’ı ihraç etti

partiden, CTP de Özker Özgür’ü…

Durduran kendisiyle birlikte hareket

eden arkadaşlarıyla Yeni Kıbrıs Partisi’ni

kurdu...

CTP’den kovulan Özker Özgür ile birlikte

partiden kopanlar ise önce Yurtsever

Birlik Hareketi’nde buluştu, sonra

Birleşik Kıbrıs Partisi’ni kurdu…

TKP ise önce BDH, sonra da TDP oldu…

TKP’ye sadık kalanlar önce partiyi

dağıtmadılar ve ona sahip çıktılar…

Daha sonra onlar da TDP ile birleşti…

Meclis dışında kalan parti ve hareketler

de bölük pörçük…

Sol Hareket, Sosyalist Parti, Bağımsızlık

Yolu ve Devrimci Komünist Birlik…

Türkiye bu parçalanmışlık içinde bizimle

istediği gibi oynuyor…

Memleket elden gitmiş…

Toplum, taşınan nüfusun karşısında

küçüldükçe küçülmüş…

Ama bunları dile getirenlere kimileri hain, kimileri de ırkçı diyor…

***

Kendi içimizde parçalanma işte böyle

oldu…

Düzeni değiştirmek için yola çıktılar,

ama düzenin bir parçası oldular…

Hükümet koltuklarının tadına baktıktan

sonra da benliklerini büsbütün yitirdiler

ve bir daha iflah olmadılar…

***

Hükümetin varlığı ile yokluğu arasında

hiçbir fark yok diye eleştirip duruyoruz

çoğu zaman…

Ama muhalefetin de varlığına dair hiçbir belirti yok…

Ortalığı sarsması ve hükümeti

silkelemesi gereken olayların içinden

gelip geçerken bile…

Yaşanan gemi felaketi…

Her gün giderek çoğalan kadın cinayetleri…

Ve toplumun her gün biraz daha azalan can güvenliği…

Bunlardan şikayetçi olanlar var olmasına var da kitleleri sokağa çağırıp baş kaldırmaya teşvik eden yok…

Başka ülkede olsa yer yerinden oynar ama biz her tür rezilliği, acıyı sızlanarak, söylenerek atlatmaya çalışıyoruz… Baştakiler de fırsat bu fırsat, gider ayak müsteşar, bakan, müdür atamalarıyla meşgul…

Muhalefetin de en çok dile getirdiği şey ne bu çirkef yatağında?

En çok istedikleri ne?

Seçim!

Onlar gitsin biz gelelim…


_______


HEPİNİZ SUÇLUSUNUZ

Eşeğin biri kuyuya düştü...

Kuyunun başına toplananlar,

-Nasıl düştün böyle, diye seslendiler...

Eşek yanıtladı:

-Nasıl olacak, eşekliğimden...

-Nasıl yaptın eşekliği?

-Bakmadım, görmedim, anlamadım,

duymadım, dinlemedim…

Kuyunun başına toplananlar eşeğin

haline hem acımışlar hem gülmüşler…

-Seninki de tam eşeklik ama...

Baktın tehlike var uyanık olacaktın, demişler…

***

Eşeği kurtarsak mı yoksa ölüme mi terketsek diye konuşmuşlar, tartışmışlar.

En sonunda eşeği kurtaramayacaklarına

karar vermişler ve eşeğin bulunduğu kuyuyu toprakla doldurmaya başlamışlar…

Zavallı eşek aşağıda bağırıp

duruyormuş…

-Adalet, hukuk yok mu? Bu karanlık

kuyuyu eşeklerin geçeceği yere inşa

edenin suçu yok mu?

Kimse eşeği dinlememiş…

Küreği kapan gelmiş…

Eşek, bakmış ki kimseyi ikna edemiyor,

attıkları toprağı üzerinden yere atıp

üstüne çıkmış…

Böylece her atılan toprakla yavaş yavaş

yükselmiş.

En sonunda kuyu toprakla dolmuş ve

eşecik de kuyudan çıkmış…

***

Suçları, günahları ve büyük hataları örtmeye çalıştıkça onları daha görünür kılarsınız.

Hakikat er ya da geç ortaya çıkar…

O felaketten sonra tam da bunu yaşadık.

Geminin güvenlik kontrollerinin tamam, kaptanın ehliyetlinin geçerli olduğu iddia edildi.

İhmaller yalanların altına gömülmek istendi.

Ölümle burun buruna gelen yolcuların can havliyle çektiği videoları izleyip de bu yaşananın kaza değil de cinayet olduğunu anlamayan kalmadı…

Gemi su alıp parçalanmaya başlarken bile tüm uyarılara rağmen geminin hızını kesmeyen bir kaptan…

Kilitli kapılar ardında ölümü bekleyen yolcular…

Ulaşılamayan can yelekleri ve kurtarma botları…

O görüntüler telefondan telefona yayılırken kahrolduk…

Kendi ölümlerini naklen paylaşmış insanlar…

Ne kaptan tamamdı ne de gemi güvenli.

Bu çürük gemiye tamamdır diyerek onay veren ve işlerini tamam yapmayanlar en büyük suçlu olsalar da onların suçlarını örtmeye çalışanlar da onlar kadar suçlu…

Yolcuların o korku dolu anlarda çektikleri görüntülere bakınca söylenecek tek bir söz var…

Hepiniz suçlusunuz!

Ve ne kadar inkar ederseniz edin, gerçekler her zaman üste çıkar.


..................


ANNEM BENDEN GENÇ,

BEN HATIRALARA GÖMÜLMEYİ BEKLİYORUM

Siyah beyaz fotoğraftaki anneme

bakıyorum…

Annem benden genç…

Ben hatıralara gömülmeyi bekleyecek

kadar yaşlı…

Tüm yolların tel örgülere, kum

torbalarına çıktığı bir çocukluk…

Yaz gelince kışı, kış gelince de

yazı özlüyorum…

Ve bir an önce büyümek istiyorum…

Beklediklerim var…

Ulaşacaklarım…

Umutlarım…

Hepsi bitti…

Dindi çağıldayarak akan suyun sesi…

***

Herkesin kendi çarmıhını taşımak

zorunda olduğu zor zamanlardayız artık…

Farkedilmeyen yalnızlıklar çağında…

Şairin de dediği gibi kalabalıklar içinde

kimsesiziz…

“Sessiz, derin bir sızıdır;

Kalabalıklar içindeki yalnızın kimsesizliği…

Yalnız kaldınız sanırsınız,

Biliyorum…

Yalnız bırakılmışsınız,

Biliyorum…

Ötesi yok.”

***

Ne keder ne de hüzün var…

Mavi bir tebessüm gibidir size

özlemim…

Ah, sevgili ölülerim…

Unuttum sanmayın sakın…

Sesiniz hala aklımda…

Eski evin avlusunda, hasır

sandalyesinde oturur dedem…

Parmak uçlarındaki sigaranın külü

uzamış…

Ha düştü ha düşecek…

Oymalı seyfolun çekmecelerinde küçük amcama ait onlarca kitap…

Denizler Altında 20 bin Fersah…

Dünyanın Merkezine Yolculuk…

Seksen Günde Devrialem ve daha nice

serüven…

Okudukça gitmek…

Okudukça kanatlanmak istiyorum…

Küçük mutfaktan baharatlı çayın kokusu

gelirken “Artık bunadı” denilen dedem fısıldayarak hikayeler anlatıyor görünmez ruhlara…

“Bu ada hiç hayır yüzü görmedi,

görmeyecek de! Üç kere battı çıktı, yine batacak”…

Kimsenin ona aldırdığı yok belki ama o hem hatıraların bekçisi, hem de geleceğin kehanetçisi…

***

Babam eski ayakkabılarımızı bahçeye

sıralamış; itina ile boyayıp cilalıyor…

İşi bitince de sulu mahallebi yapıyor bize…

En güzel sulu mahallebiyi babam yapar bizim evde…

O gül kokulu, o serin mutluluk şimdi çok eski zamanlarda…

***

Hatıralar…

Kendimden çıkıp gitmek isterken yine

kendime dönüyorum…

Fanuslu lambanın titrek ışığında dantel

örüyor annem…

Annem benden genç…

Ben hatıralara gömülmeyi bekliyorum…

Evimizde henüz televizyon yok…

Akşam alacasında eski bir şarkı çalıyor radyoda…

“Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım

Bazen gözyaşı oldu bazen içli bir şarkı

Her anını eksiksiz gün gibi hatırlarım

Dudaklarımda tuzu içimde durur

aşkın”


................


UZAKTAN KUMANDALI PİYONLAR

Hiçbir şey sizin anladığınız, size anlatıldığı ya da ekranlardan izlediğiniz gibi değildir.

Özellikle yakın coğrafyamızda…

Adına BOP mu dersiniz yoksa başka bir şey mi bilmem ama bu coğrafyada halklara uzlaşı, barış, çözüm diye sunulanlar egemenlerin

bölüşüm planlarından başka bir şey değil…

Bakın hemen yanı başımızdaki Suriye’ye…

Dün kılıçla kafa kesen Colani bugün takım elbiseli Ahmed el-Şaraa oldu ve Suriye’nin başında…

“Esad ’tan sonra Suriye özgürlüğüne kavuştu” diyorlar…

Bu küresel yalanı, İngiliz diplomasisinin gölge ismi Jonathan Powell ve Batı aklı tezgahladı.

“Suriye’ye demokrasi geldi" masalını tüm dünyaya anlatan da onlar…

Ne oldu?

Halk devrimi mi oldu Suriye’de?

Yoksa ABD ve Batı’nın petrol vanalarını, İsrail’in sınır güvenliğini koruma operasyonu muydu olup biten her şey?

Anlaşamadıkları Esad gitti, yerine söz dinleyecek yeni bir bekçi dikildi.

Cihatçı katiller ehlileştirilip kullanılmak üzere sahneye sürüldü…

Bölgede yıllardır direnen Kürt güçleri, bir gecede bu geçmişi kirli yönetimle uzlaştı.

Çekilen acılar, verilen mücadele tek bir imzayla sıfırlandı.

Koskoca SDG’nin komutanı Mazlum Abdi, örgütünü lağvedip Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda "Azınlıklardan Sorumlu Danışman" olarak yeni işine başladı…

Bu ani uzlaşı da elbet tamamen ABD ve İsrail planıydı ve Kürtleri de bu çarka dahil ederek bölgedeki çatlak sesleri engellediler.

***

Jonathan Powell gibi isimler, Londra ve Washington’da oturup Ankara ile Kandil arasındaki “barış sürecini” de yönetiyor…

İpler ne Türkiye’nin ne de Kürtlerin elinde…

Bahçeli’nin attığı o kardeşlik nutukları da ABD-İsrail planına giden yolun inşası için…

AKP ve Erdoğan çevresinin kazancı ne?

Kürtlerden de aldığı destekle yeni bir anayasa yapıp iktidarın ömrünü uzatmak istiyor Erdoğan.

Ölene kadar o saraydan gitmeyecek yeniden seçilirse…

Bir de rant hesapları var tabii ki…

Petrol ganimetinden aslan payını alacak olan elbette ABD olacak …

Batı ve Türkiye de kendi paylarına düşeni toparlayacaklar…

Suriye’nin yeniden inşasından pay kapmayı iştahla bekleyen AKP’nin yandaş holdingleri de unutmayalım…

Siz nasıl görmek isterseniz görün ama

Suriye’de kurulan bu düzen Suriyelilerin değil, küresel efendilerin düzenidir.

***

Suriye’ye bakarken kendi geçmişimizi ve bugünümüzü görüyorum.

Çünkü biliyorum ki o görüşme masalarında öncelik başkalarının çıkarları olduğu sürece, bizim payımıza düşen sadece kendi topraklarımızda yabancılaşmak ve sınırların gölgesinde yaşlanmaktır.


.................


KÖTÜLÜK VE NEFRETTEN BESLENENLER

Türkiye’de çocuk cinayetleri artarken çocuk yaştakilerin işlediği suçlarda da ciddi bir artış var…

Cinayet, tecavüz, gasp, çete işleri, kurşunlama, bıçaklama…

Çocuk yaşlardakilerin hem ülkelerinde hem de KKTC’de işledikleri suçlar…

Türkiye’nin sıradanlaşan olayları bunlar…

Biz hiç alışık olmasak da yavaş yavaş alıştırdılar hepimizi…

Gözünü hiç kırpmadan cinayet işleyenler…

Karısını, çoluk çocuğunu öldüren erkekler…

Çocuklara, hayvanlara tecavüz edenler…

Töre cinayetleri…

Kan davaları…

Kundaklama…

Şiddet aldı başını gidiyor…

Türkiye’de özellikle büyük şehirler tam bir kriminal yuvası…

***

Bizde durum ne?

Ortadoğu’nun ve Balkanların en huzurlu

topraklarında mı yaşıyoruz?

Başımızdakilere göre öyle…

Ülkede yasa dışılık, mafya ve kara para düzeni ve kontrolsüz kara para trafiği var…


Devletin başındakilerden de yolsuzluğun ve her tür yasa dışılığın içinde olanlar var…

Kumarhaneler ve gece kulüpleri kriminallerin yuvası…

Girne’den Anadolu’ya bağlanan yoldan her türlüsü geliyor…

Tetikçisi, tacizcisi, katili…

Deport edilen suçluların birkaç yıl sonra Bakanlar Kurulu kararı ile deportu kaldırılıyor…

Yine gelsinler, yine suç işlesinler diye…

Okullarımızda akran zorbalığı adı verilen şiddet önlenemiyor ve giderek büyüyor…

Haraç vermeye zorlanan çocuklar mı istersin…

Cinsel tacize maruz kalanlar mı…

Buna bile çözüm bulamayanlar ülkede asayişi nasıl sağlasın?

***

Türkiye, kadına yönelik şiddette Avrupa toplamı ve ABD’nin üzerindeymiş…

AKP iktidarı döneminde kadın cinayetlerinin %1400 artması da bir tesadüf değil…

Başta Erdoğan ve AKP’li siyasilerin kadına nasıl baktıkları kullandıkları dilden belli…

-Kadın mı kız mı bilemem…

-Kadına şiddet abartılıyor…

-Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum…

-Kızım, öyle nereye giderse gitsin olmaz. Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya…

-Kızlarına sahip çıksalarmış…

-Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Benim bedenim, benim kararım diyenler feministtir…

-Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın…

-Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar…

-Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur…

-Kadın iş aradığı için işsizlik yüksek…

-Evdeki işler yetmiyor mu?

Kötülük ve nefretten beslenenlerin yönettiği ülke de kendilerine benzer…


..............


GÜZ SANCISI

Boşuna "güz sancısı" demediler adına. Türkiye tarihinin en kara lekesi.

Yıl 1955.

Aylardan Eylül.

Dönemin Menderes hükümeti ekonomik çıkmazdaydı.

Derin devlet hemen devreye girdi.

Kirli bir plan yapıldı.

“Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı” dediler.

Manşetler atıldı, yalanlar saçıldı.

Sonrası tam bir toplumsal cinnet. İstanbul sokakları cehenneme döndü. Rumlar, Ermeniler, Museviler hedef seçildi.

Evler yağmalandı.

Dükkanlar talan edildi.

İnsanlar öldürüldü.

Kadınlara tecavüz edildi.

Ülkenin dört bir yanından otobüslerle adam taşıdılar İstanbul’a.

Gözü dönmüş bir güruhu azınlıkların üzerine saldılar.

Şişli, Beyoğlu, Samatya inliyordu:

"Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak"… Saldıranlar Kıbrıs’ın yerini bile bilmiyordu ama örgütlenme kusursuzdu.

Zaten Özel Harp Dairesi’nin eski başkanı Sabri Yirmibeşoğlu yıllar sonra bunu gururla anlatacaktı.

"6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı"...

Ve aynı söyleşisinde halkı kışkırtmak için Kıbrıs’ta cami yaktıklarını da itiraf edecekti…

Aradan yetmiş yılı aşkın zaman geçti. Bugün İstanbul’da saldıracak ne Rum kaldı ne Ermeni.

Hepsi gitti.

Ama o hastalıklı kafa gitmedi.

Orda da var burda da…

Bu toprakların ekmeğini yiyor.

Suyunu içiyor.

Kendi ülkesindeyken hayal bile edemeyeceği ayrıcalıklara sahip olmuş… Statükodan beslenmiş…

Hak etmediği refah ve zenginliğe kavuşmuş…

Varsın kavuşsun!

Ama işte o ve onun zihniyetindeki yerli işbirlikçileri, barışı savunan Kıbrıslı Türkleri hain ilan edebiliyorlar…

Solcu ve muhalif olan herkese "Rumcu" damgası vuruyorlar.

Onları her eleştirene "Rum piçi" yakıştırması yapıyorlar.

Neden mi?

Çünkü korkuyorlar.

Bu adaya çözüm ve barış gelirse sahte koltukları ve rant kaynakları altlarından kayacak.

Bölerek yönetmek, düşmanlaştırarak ceplerini doldurmak tek varoluş gayeleri.

Yalan üretmekte sınırları yok.

Kahredici bir gemi kazası yaşandı bu adada…

İnsanlar can verdi.

Ama onlar "Ölenler Türkiyeli diye sevinen Kıbrıslılar var" dediler.

Bu iğrenç yalanı utanmadan ortaya attılar.

Acı üzerinden siyaset yaparak insanları etnik kökenle birbirine kırdırmaya çalıştılar.

İşte bu, tam da 6-7 Eylül kafasıdır.

Dün Menderes vardı, bugün başkaları. İsimler değişiyor ama milliyetçilik soslu o kanlı oyun hiç değişmiyor.

İstanbul’un Rumları sırasını savdı.

Kıbrıslırumlar da öyle…

Şimdi sıra “Rumcu” ve “Rum piçi” dediklerinde mi?


....................

TOPLU MEZARLARI VE KATLİAMLARI ÖRTMEYE HİÇBİR BAYRAĞIN YETMEDİĞİ

YERİN ADIDIR KIBRIS

Üzerinde tam yedi farklı bayrağın dalgalandığı küçücük bir ada…

KKTC, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, İngiltere, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler bayrakları…

Ama ne göğe çekilen bu kutsal kumaşlar ne de milliyetçi gururlar, yerin altındaki sızıyı dindirmeye yetmiyor .

Toplu mezarları ve katliamları örtmeye hiçbir bayrağın yetmediği yerin adıdır çünkü Kıbrıs…

***

Yıl 1974 ve siyah beyaz bir fotoğrafta Muratağa İlkokulu öğrencileri, öğretmenleri ile birlikte yan yana...

Yaz tatili nedeniyle köyde olmayan öğretmen ve saklanacak bir delik bulabilen tek bir öğrenci (ortada, en uzun boylu duran Şafak Nihat) hariç, bu resimdeki tüm çocuklar EOKA-B tarafından yakınları ile birlikte katledildi.

Ve ben o resme bakarken küçük Andreascığı da hatırladım.

Kıbrıslı Rumların en küçük kaybı olan 6 aylık Andreas; annesi, ninesi ve teyzeleriyle birlikte yaşadığı Trahoni’deki (Tirfon-Demirhan) bir toplu mezarda bulundu.

Emziği ve çengelli iğne ile tutturulmuş bezi bile hâlâ duruyordu...

Kıbrıslı Türklerin en küçük kurbanı ise henüz on altı günlük olan Selden bebekti.

Muratağa, Sandallar ve Atlılar katliamının diğer kurbanlarıyla aynı toplu mezara gömüldü o da.

***

Bir başka fotoğrafta Palekitre katliamında öldürülen 2 yaşındaki Lukas, oyuncak bir atın üzerinde gülümsüyor.

5 yaşındaki Hristakis de Palekitreliydi. Evinde, masanın altında saklanırken bir kurşunla bacağından yaralanmıştı.

Savaş sırasında Dikomo’da oluşturulan hastaneye götürüldü ve 50 yılı aşkın bir süredir kayıp!

On yaşında, Palekitre katliamında öldürülen ama hiçbir toplu mezarda bulunamayan Yannakis Suppuris bir sınıf fotoğrafında…

Oturduğu sıradan fırlayıp, bana heyecanla bir şeyler anlatacakmış gibi… Gülden ve Kadriye...

Muratağa-Sandallar-Atlılar katliamının henüz tomurcukken koparılan küçük kurbanları...

Palekitre katliamında öldürülen 3 yaşındaki Julia Suppuri...

Yine Palekitre'de katledilip, cebindeki oyuncaklarıyla birlikte toprağa gömülen 4 yaşındaki Dimitris Suppuris...

7 yaşındaki Hristakis Efsthatiu,

Annesi ve babasıyla birlikte, Vasilya’daki evlerinden eşyalarını almalarına yardım edeceği gerekçesiyle bir Kıbrıslı Türk ile Masari’den yola çıkmışlardı.

Üçü de yarım asırdır kayıp.

Derinya’dan kaybolan 5 yaşındaki Andreas’tan geriye ise sadece oyuncak bir at üstündeki siyah beyaz resmi kaldı.

14 yaşındaki Hıristakis Englezu bir toplu mezarda bulundu ama 11 yaşındaki kardeşi Yorgacis Englezu hala kayıp...

Gülden Ali Osman, Kadriye Erdoğan, Temray Mustafa, Özlem Ali Osman, Şeniz Arif...

Muratağa, Atlılar ve Sandallar katliamında acımasızca öldürülüp toplu mezara gömülen Kıbrıslıtürk çocuklardan sadece birkaçı.

Şimdi bu fotoğraflardaki çocukların gözlerine Rum Türk diye düşünmeden bakın…

Bakın ve hiçbir bayrağın o küçücük bedenlerin gömüldüğü kör kuyuları ve toplu mezarları örtmeye yetmediğini artık itiraf edin.

....................


VE TARİH YENİDEN YAZILIR

Eski Lefkoşa’nın dar sokaklarında yürürken, ayak seslerinize tarihin o ağır, o suçluluk dolu fısıltıları eşlik eder. Samanbahçe’nin, Arabahmet’in evlerinin duvarlarına sinmiş kahve kokusu, aslında yarım kalmışlıkların kokusudur.

Bu sokaklar, sadece Rum Türk kavgasını değil; barışı savundukları için susturulanların çığlığını da saklar.

Ortak bir cumhuriyet düşledikleri için katledilen Ayhan Hikmet, Muzaffer Gürkan, Fazıl Önder ve daha nicelerinin…

Biz seninle bu şehirde aşkı da siyaseti de barikatların ve faili meçhullerin karanlık gölgesinde öğrendik…


Ve çocukluk düşlerimiz, Ledra Palas’ın paslı tellerine bakıp iç çekerken birdenbire büyüdük…

Sen çok erken çekip gittin bu diyardan…

1974’ün o toz dumanı arasında, her şey elimizden kayıp giderken Kıbrıs’ı ikiye bölen o kanlı çizgi, bizim kalbimizi de tam ortasından kesmişti çünkü…

Bir ülkeyi bölmek kolaydır, efendiler karar verdiler ve bunu bir gecede yaptılar.

Bir yurda duyulan aşkı iki bayrağın gölgesine hapsetmek, işte asıl cinayet budur.

“Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından hangi yarısını sevmeli insan”

diyen şair haksız mı?

***

Tarih kitapları hep kahramanları yazar, oysa bu topraklar sadece derinliklerinde sakladığı masum kurbanları hatırlar…

EOKA’nın, TMT’nin, Ankara’nın ve Atina’nın gölgesindeki siyasetçiler kürsülerde vatan nutukları atarken, sevgililer vatanı hep birbirlerinin gözlerinde aradılar.

Çünkü yalnızca aşka inananlar bilir; milliyetçilik denen o amansız hastalık, bu adada insana dair ne varsa kurutmak için icat edildi.

Şimdi ganimet kavgalarının ve sahte barış elçilerinin arasında kaybolmuş bir Kıbrıs var.

Venedik Surları bile bu riyakarlıktan yoruldu, dökülüyor.

Bu topraklarda yaşanmış o büyük aşklar da bu adanın tarihine benzer…

İşgal edilmiş, yağmalanmış ama asla teslim olmamış.

Bize hep nefret etmeyi ödev diye dayattılar…

Biz ise inatla, bu yıkıntının ortasında sevmeyi seçtik.

Sert rüzgarlar ruhumuzu bir yaprak gibi savursa da direndik…

***

Sarayönü’nü meydanının yabancı kalabalığında dolaşıyorum…

Lüzinyan Sarayı’nın kalıntıları üzerinde yükselen, İngiliz’den kalma mahkeme binasının önünde tek tanık sima sandviççi Lefkeli…

Gelip geçen arabalar bir yerlere yetişme derdinde ve kimse tarihin bu şehrin tam kalbinde açtığı yaraların farkında değil…

Oysa biz o yaraları sararken yaşlandık…

***

Çok uzaklardayken bile Kıbrıs bir aşk mektubuydu benim genç kalbimde; üzerine siyasetin mürekkebi döküldü ve

şimdi ne o mektup okunabiliyor ne de o eski Kıbrıs geri geliyor.

Yine de, bir tutam yasemin kokusu yurdumun adını fısıldandığında hâlâ içimde bir yerlerde isyanlar kopuyor…

Ve tarih tüm resmi söylemleri reddederek yeniden yazılıyor…


...................


MÜZİK SADECE EĞLENCE DEĞİL

Müziği yasaklayın!

Evet yasaklayın ki kendi becerisizlik, denetimsizlik ve ihmallerinizin üstü örtülsün…

“Bakın biz ne kadar üzgünüz, eğlenceyi bile kestik” diyerek sadece kendinizi avutun…

Yas tutulduğu imajını en masrafsız, en zahmetsiz şekilde yaratmanın yolu bu sizin için…

Kumarhanelerin ışıkları sabaha kadar yanmaya devam ediyor.

Rulet masaları dönüyor, zarlar atılıyor…

Gece kulüplerinde ve büyük otellerde eğlence son sürat akıyor.

Sermayenin olduğu hiçbir yere dokunmaya cesaretiniz yok…

Sadece küçük işletmelere ve yerel müzisyenlere yetiyor gücünüz…

Hayatın ticareti, kumarı ve eğlencesi aynen sürerken, yası sadece belli kesimlere dayatmak riyakarlık değil de nedir…

Gerçek yas, insanların ekmeğiyle oynayarak tutulmaz.

Gerçek yas, o felaketin neden yaşandığını dürüstçe itiraf etmekle, sorumluları yargı önüne çıkarmakla ve tüm ihmallerini ortadan kaldırmakla tutulur.

Yayınlayın bir genelge kapatın piyanoların kapağını, susturun gitarları. Çıkmasın o sesler.

Çıkmasın ki suçlarınız rahatça gizlensin.

***

Biliyorum belki de birçoğunuz benimle aynı görüşte olmayacak…

Ama müzik sadece göbek atıp eğlenmek demek değildir!

Alın teridir ve eve götürülen ekmektir de aynı zamanda…

İnsanın ruhunu iyileştirir, acısını paylaşır…

Ticaret, yeme-içme, kumar devam ediyor…

Hayatın diğer alanları da öyle…

Hal böyle iken, üç kuruş için sahneye çıkan yerel müzisyene, ayakta durmaya çalışan kafe, bar işletmecisine ne diyorsunuz?

Müzik yasak…

Faturayı onlara kesiyorsunuz…

***

Yas, coğrafyaya ve toplumlara göre değişen bir ritüeldir.

Kimi toprağa verdikten sonra sofralar kurup gideni anar, müzik dinler, şarkı söyler onun ardından….

Kimi ağıtlar yakar, feryat figan eder. Avrupalı farklıdır, Ortadoğulu farklı… Ama kimsenin ritüeline bakıp da “Şu daha az üzülüyor” deme hakkımız yoktur.

Hiç kimse bir başkasının kalbindeki kederin derinliğini ölçemez.

Biliyorum, hepimiz çok üzüldük, çok kahrolduk…

Ama acıyı bir şova dönüştürerek, başkalarının gözüne sokmaya çalışanlar da itici geliyor bana…

Çünkü biliriz ki ne kadar üzülürsek üzülelim; ateş her zaman ve sadece düştüğü yeri yakar.

Gerçek vefa duyduğumuz acıda değil;

göz göre göre işlenen bu cinayeti unutmamak, unutturmamak ve hesap sormakta…

...................


MANDALİNA BAHÇESİ

1939 yılında, Nazi Almanya’sının bir atom bombası geliştirmesinden korkan bilim adamları Einstein'ı da ikna ederek ABD Başkanı Roosevelt'e ortak bir uyarı mektubu gönderdiler.

Bu mektup, ABD'nin atom bombası geliştirmek için Manhattan Projesi'ni başlatmasını sağlayan en önemli tetikleyici oldu.

Ve ABD, 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya "Küçük Çocuk" ve 9 Ağustos 1945'te Nagazaki'ye "Şişman Adam" adlı atom bombalarını attı…

Einstein, Almanların bomba yapamadığını öğrendikten ve Hiroşima ile Nagazaki'deki yıkımı gördükten sonra, Roosevelt'e gönderilen o mektubu imzaladığı için hayatı boyunca büyük bir pişmanlık duyduğunu itiraf edecekti yıllar sonra…

***

Evet yaşatmak zor ama öldürmek kolay…

Hiç tanımadığın bir insanı soğukkanlılıkla, hatta sebepsiz yere öldürmeyi istemek…

Sapıklık mı diyorsunuz siz buna?

Bir adı daha var ama bunun…

Savaş!

Belki de düşman diye öğretilen o insanı tanıma fırsatı bulsa…

Öksüz geçen çocukluğunu, aşklarını, kedileri ne kadar çok sevdiğini bilse…

Hüzünlü bir şarkıda nasıl kederlendiğini…

Çocuklarını ne kadar çok sevdiğini hissedebilse…

Eline silah almaz ve savaşın ne boktan bir icat olduğunu da anlardı sanırım...

***

Mandalina Bahçesi…

2013 Çeçen ve Gürcü savaşını konu edinen bir dram filmi…

Ivo ve Margus adında iki yaşlı komşu…

Savaşın yıkıcı etkilerine rağmen köylerini terk etmezler.

Margus’un tek isteği ise savaş köylerine gelmeden, dalındaki mandalinalarını toplayıp satmak ve kazandığı parayla Estonya’ya dönmek.

Ivo ise komşusunun mandalinaları için günde olabildiğince kasa üreten bir marangoz, bilge ve yaşlı bir adam.

O topraklarda doğup büyümüş ve o topraklarda son nefesini vermek istiyor…

Savaşın acımasızlığı içinde bir merhamet timsali gibi ikisi de…

Ivo ve Margus’un yaşadığı köye savaşın yavaş yavaş gelmesiyle, arazilerinde bir çatışma yaşanır.

Çıkan çatışmada biri Gürcü, diğeri de paralı bir Çeçen asker yaralanır…

Birbirlerine düşman iki asker…

Ahmet ve Niko…

Ivo yaralı iyileşinceye kadar şefkat ve merhametiyle evinde misafir eder ikisini de…

İnsan olduklarını hatırlatır onlara…

Başta birbirlerini öldürmek isteyen iki adam dost olurlar…

Ölüme kadeh kaldırdıkları o sahne filmin en can alıcı sahnesidir…

Ve Margus’un Gürcüler tarafından öldürülen oğlunun mezarının yanına ölen Gürcü askeri itinayla gömmesi…

“Ne farkeder, ikisi de aynı yere gitmeyecek mi nasıl olsa” der…

Savaşı ölüm değil, yaşatmak ekseninden anlatan bir hikâye Mandalina Bahçesi…


.................


HİKAYESİ OLAN HER İNSANIN BİR ŞEHRİ VARDIR

"Nerelerdesin?" diye sordu uzun zamandır görüşmediğimiz bir dost…

Sahi, nerelerdeyim ben?

Her sabah ilk kez yürüyormuşum gibi gözlerimi kapayarak kokladığım ıslak, nemli topraklı bir yolda…

Yabani otların arasında…

Derin dere yatağında yiyecek arayan, beni görünce de ürkerek uzaklaşan bir tilki ailesinin peşinde…

Nasıl tek başıma doğmuşsam, yine tek başıma öleceğimi anladığım bir zamandayım.

Artık hak etmediklerimi kaldıramayacak kadar yorgunum.

O yüzdendir vazgeçişlerim, pişmanlıklarım ve bu koyu yalnızlığım…

Bazen sarı, sıcak bir ağustosta; bazense güllerin solduğu o akşamüstündeyim. Mimozaların çiçek açtığı, hatıralarla dolu bir parkta; dünyanın en güzel sokağındayım.

Çocukluğumdayım…

Huzurlu kuşların barınağı, mavi ve dipsiz bir zamanda…

***

Karlı dağların zirvelerine, sanki gençliğime bakar gibi baktığım bir yerdeyim bazen.

Ihlamur ve kestane ağaçlarının serinlettiği o uzak şehirde…

Kış gecelerinde odun kokan, Kültür Park’ın öğrenci kahveleri ve tavernalarıyla cıvıldayan o sokaklarda… Kiraz ağacını ilk kez orada görüp çiçeklerine vurulmuşum.

Ürkek ve acemi öpüşmeler kalmış geride.

Aşkı sorarsan eğer, o zamanlardan beri firari…

Hiç de alışkın olmadığım soğuk bir kış mevsiminde…

Şehirlerarası bir yolculuğun mola vaktindeyim.

Kırmızı çizmelerim ve çoraplarım ıslanmış, üşüyorum.

Avcumdaki küçücük çay bardağıyla ısınmaya çalışıyorum.

Gece yarısını çoktan geçmiş.

Az sonra unutacağım yorgun yüzlere bakarken; uzaklarda kalan çiçek kokulu avluları ve kardeşlerimi özlüyorum. Yıllar geçip gitti işte…

Ve ben şimdi her sabah, gidenlerin ve bitenlerin kederli yalnızlığına uyanıyorum.

Okuduğum bir romanın satırları arasındayım.

Hep orada kalmak, gerçek hayata hiç dönmek istemiyorum.

Mario Levi’nin “Bir Şehre Gidememek” romanı…

Yalnızca hayallerimizde gidebildiğimiz ya da gitmeyi göze alabildiğimiz şehirleri anlatıyor Levi:

"Sınırlarını, kendi haritamızda, duygularımızla çizdiğimiz bir şehir... Dilini anlatmak ve birilerine duyurmak istediğimiz bir şehir... Bir hayalde kaldığı için, bir başkası tarafından hiçbir zaman yıkılamayacak, talan edilemeyecek bir şehir... Hikayemdeki insanlar bu şehre tutkundu. Ama ben bu tutkunun, hikayesi olan her insana, bir yerlerden seslendiğine inanıyorum…”

Hikayesi olan her insanın bir şehri vardır…


.....................


YASAL CİNAYETLER

“Bir insanı öldürmenin birçok yolu vardır. Hançer saplayarak, ekmeğini elinden alarak, hastalığını tedavi etmeyerek, sefalete mahkum ederek, patlayana kadar çalışmaya zorlayarak, intihara sürükleyerek, savaşa göndererek... Yalnızca birincisi devletimizce yasaklanmıştır.”

Bertolt Brecht yıllar önce böyle demişti. Ne kadar haklı, değil mi?

Ama eksik.

Brecht’in yolu buralara düşseydi eğer, hançere veya kurşuna hiç gerek kalmadan bir insanın hayatının nasıl elinden alındığını görür ve bu listeyi çoğaltırdı…

Çünkü KKTC’de insan öldürmek için ille de katil olmanız, elinizi kana bulamanız gerekmiyor.

Koltuklarda oturanların vurdumduymazlığı, sorumsuzluğu ve ihmalkarlıkları yeter de artar bile.

Onlar yolsuzluk ve hırsızlıkla ceplerini doldururken her şeyin yasal, her şeyin kitabına uygun olduğu cinayetler işliyorlar…

Hesap vermiyorlar, yargılanmıyorlar…

***

Denizin karanlık sularına gömülen o insanlar, o kirli çark dönsün diye denetimsizliğe göz yumanların körlüğünde, vicdansızlığında boğuldular…

Peki ya Girne dağ yolunda yitirdiğimiz gencecik çocuklarımız?

Kör karanlık bir sabah vakti, sırf siz saatleri Erdoğan’a yaranmak için değiştirmediniz diye, daha güneş bile doğmadan okul yollarına düşen o canları kim aldı elimizden?

Aydınlatması olmayan, bakımsız, delik deşik yollarda o otobüsü ölüme gönderen kimdi?

Katil kimdi?

Yıllarca o yolları yapmayan, virajları düzeltmeyenler değil mi?

Hangisi parmaklıklar ardında şimdi? Hiçbiri.

Ciklos mevkiinde milyarlar harcanarak yapılan otoyolda, ilk yağmurda sel sularına kapılıp gitti gencecik canlar.

Peki ne oldu?

Yine kimse suçu üstlenmedi.

Doğayı suçladılar, kader dediler, geçtiler.

***

Bakın etrafınıza; karanlık caddeler, kör kavşaklar, tuzak gibi bekleyen bakımsız yollar…

Hepsi bizi, evlatlarımızı öldürmek için tasarlanmış birer açık hava mezarlığı gibi.

Ve işin en acı tarafı ne?

Bu yollarda can vermek, bu ülkenin normali haline geldi.

Bu düzende insan öldürmenin en kolay yolu makam, koltuk sahibi olmak…

Bir bakanlığın başına “körbakan” olmak…

İhmal edersiniz, denetlemezsiniz, görmemezlikten gelirsiniz, işinde tamam olmayan yandaşa iş verirsiniz, imzalarsınız ve insanlar ölür.

Siz ise hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edersiniz…

Yine alkışlanır, yine seçim kazanırsınız…

Bu toplum en çok kendine kötülüğü dokunanları sever çünkü…


.............


BATSIN SİYASETİNİZ, BATSIN PARTİNİZ!

Ne zaman büyük bir rezalet patlak verse hep aynı tiyatro.

Hiç değişmez…

Siyasetçilerin suçları ne kadar büyükse o kadar yüksek sesle hamaset yapmaya başlarlar…

Korkunç bir facia yaşanmış.

İhmalin, denetimsizliğin aldığı onca can…

Bir baba, iki küçük yavrusunun cesedini denizin 500 metre altından çıkarsınlar diye kıyıda beklerken sinir krizleri geçiriyor…

Günlerdir denize bakarak sevdiklerini bekleyen yürekleri paramparça insanlar…

İnsan olanın içi sızlar, insan olanın dili tutulur, insan olan utanır da bir kenara çekilip yas tutar.

Oysa bakan koltuğundan alınan Erhan çok pişkin…

Şimdi de "komplo" masalları anlatıyor. Bu acı içinde bile varsa yoksa siyaset, varsa yoksa o kıçı kırık partisi, varsa yoksa yaklaşan seçimlerde alacağı oylar!

Neymiş efendim, oyları yüzde 12’ye çıkmış da, o yüzden "Rumcular" onun önünü kesmek istemiş.

Başbakan ona kumpas kurmuş, acılı aileler de manipüle edilmiş!

Hadi ordan!

Kendini dev aynasında görmek de buna derler sanırım…

Herkes ona düşman…

Herkes ona rakip…

Utanmasa “o gemiyi de bana komplo kurmak için batırdılar” diyecek…

Anladık siyaset cambazısın ama…

Bu kadarına da pes doğrusu!

Sen ve senin gibilere söylenecek tek bir şey var aslında…

Yerin dibine batsın o koltuklarınız! Batsın o oylarınız, batsın o partileriniz! Denizden çocuk cesetleri çıkarken hala seçim hesabı yapmak, hala "Rumcu komplosu" diye hamasete sarılmak nasıl bir zavallılıktır?

Başkasının acısının üstüne basarak siyaset yapmak nasıl bir vicdansızlıktır?

Her skandalda, her hırsızlıkta ve ahlaksızlıkta aynı nakarat:

"Bize komplo kuruyorlar."

Hayır, kimse size komplo kurmuyor!

Asıl komplo olan sizsiniz…

Hem de ne komplo!

Sizin bu topraklardaki gayrimeşru varlığınızdır komplo…

Bu toprakların insanını tüketerek kendinize servet, güç ve saltanat yaratmanızdır komplo!

Yakınlarını acı içinde bekleyen o insanlara saygıdan olsun biraz susabilseydiniz keşke…

Biraz utansanız!

Biraz yas tutsanız siz de onlarla birlikte…

Ama siz susmuyorsunuz ve konuştukça da batıyorsunuz…

O kirli siyasetiniz de batsa keşke!


.........



TOPLU MEZARLARI VE KATLİAMLARI ÖRTMEYE HİÇBİR BAYRAĞIN YETMEDİĞİ YERİN ADIDIR KIBRIS


Üzerinde tam yedi farklı bayrağın dalgalandığı küçücük bir ada…

KKTC, Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, İngiltere, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler bayrakları…

Ama ne göğe çekilen bu kutsal kumaşlar ne de milliyetçi gururlar, yerin altındaki sızıyı dindirmeye yetmiyor .

Toplu mezarları ve katliamları örtmeye hiçbir bayrağın yetmediği yerin adıdır çünkü Kıbrıs…

***

Yıl 1974 ve siyah beyaz bir fotoğrafta Muratağa İlkokulu öğrencileri, öğretmenleri ile birlikte yan yana...

Yaz tatili nedeniyle köyde olmayan öğretmen ve saklanacak bir delik bulabilen tek bir öğrenci (ortada, en uzun boylu duran Şafak Nihat) hariç, bu resimdeki tüm çocuklar EOKA-B tarafından yakınları ile birlikte katledildi.

Ve ben o resme bakarken küçük Andreascığı da hatırladım.

Kıbrıslı Rumların en küçük kaybı olan 6 aylık Andreas; annesi, ninesi ve teyzeleriyle birlikte yaşadığı Trahoni’deki (Tirfon-Demirhan) bir toplu mezarda bulundu.

Emziği ve çengelli iğne ile tutturulmuş bezi bile hâlâ duruyordu...

Kıbrıslı Türklerin en küçük kurbanı ise henüz on altı günlük olan Selden bebekti.

Muratağa, Sandallar ve Atlılar katliamının diğer kurbanlarıyla aynı toplu mezara gömüldü o da.

***

Bir başka fotoğrafta Palekitre katliamında öldürülen 2 yaşındaki Lukas, oyuncak bir atın üzerinde gülümsüyor.

5 yaşındaki Hristakis de Palekitreliydi. Evinde, masanın altında saklanırken bir kurşunla bacağından yaralanmıştı.

Savaş sırasında Dikomo’da oluşturulan hastaneye götürüldü ve 50 yılı aşkın bir süredir kayıp!

On yaşında, Palekitre katliamında öldürülen ama hiçbir toplu mezarda bulunamayan Yannakis Suppuris bir sınıf fotoğrafında…

Oturduğu sıradan fırlayıp, bana heyecanla bir şeyler anlatacakmış gibi… Gülden ve Kadriye...

Muratağa-Sandallar-Atlılar katliamının henüz tomurcukken koparılan küçük kurbanları...

Palekitre katliamında öldürülen 3 yaşındaki Julia Suppuri...

Yine Palekitre'de katledilip, cebindeki oyuncaklarıyla birlikte toprağa gömülen 4 yaşındaki Dimitris Suppuris...

7 yaşındaki Hristakis Efsthatiu,

Annesi ve babasıyla birlikte, Vasilya’daki evlerinden eşyalarını almalarına yardım edeceği gerekçesiyle bir Kıbrıslı Türk ile Masari’den yola çıkmışlardı.

Üçü de yarım asırdır kayıp.

Derinya’dan kaybolan 5 yaşındaki Andreas’tan geriye ise sadece oyuncak bir at üstündeki siyah beyaz resmi kaldı.

14 yaşındaki Hıristakis Englezu bir toplu mezarda bulundu ama 11 yaşındaki kardeşi Yorgacis Englezu hala kayıp...

Gülden Ali Osman, Kadriye Erdoğan, Temray Mustafa, Özlem Ali Osman, Şeniz Arif...

Muratağa, Atlılar ve Sandallar katliamında acımasızca öldürülüp toplu mezara gömülen Kıbrıslıtürk çocuklardan sadece birkaçı.

Şimdi bu fotoğraflardaki çocukların gözlerine Rum Türk diye düşünmeden bakın…

Bakın ve hiçbir bayrağın o küçücük bedenlerin gömüldüğü kör kuyuları ve toplu mezarları örtmeye yetmediğini artık itiraf edin.


............................


DÖNÜLMEZ YOLCULUKLARA ÇIKAN YOLCULARA SELAM OLSUN

VE SELAM OLSUN GERİDE KALANLARA

Hava kararmış, bir gün daha bitmiş, dolunayın şavkından başka bir ışık yok karanlık yollarda…

Karşıdan gelen olmadıkça uzağı yakıyorum arabada...

Son sürat birileri geçiyor yanımdan...

Adeta zamandan kaçarcasına…

Bu ne hız…

Şu küçücük adada bu kadar hız yaparak neye yetişmek ister ki bir insan?

Yoksa zamandan tasarruf etmek mi istiyor?

İnanmam!

Kıbrıslılar, zamanı en savurgan, en hovardaca harcayan insanlar olduklarını dünyaya çoktan ispatladılar...

Hızlı karar veremezler hayatın hiçbir virajında...

Ama direksiyon başında, ölümle kumar oynarcasına hızlı araba kullanırlar…

***

Dolunay pırıl pırıl akıyor gecenin içine…

"Ay büyürken uyuyamam" demişti bir yazar...

Radyoda ise zamansız, rasgele şarkılar... Bir Beatles'ın hüzünlü tınıları, bir Enrico Macias'ın Akdeniz kokan sesi...

Her şarkıda zamanın tozlu raflarından fırlayan bir anı saklı...

Anıların saklandığı, yüzyıllık sırdaş ağaçlar da var bu topraklarda…

Ve Nazım'ın dediği gibi "Ağaçlar anılardan uzun yaşar."

Nasıl bir gelişme olursa olsun, kim hangi açıklamayı yaparsa yapsın…

Yaz geceleri hiç siyaset tütmez buralarda…

Lavanta tüter…

Yasemin…

Hanımeli…

*

Ruhumda pek çok şeyi kaçırmışım gibi gölgeler dolaşıyor...

Görmek istediğim filmler sırada...

Okumak için ayırdığım romanlar…

Ve yeniden okumak istediklerim…

İşte masamda:

"İncisini Kaybeden İstiridyeler"...

Bu iki kelimelik isim bile Kıbrıs'ın o mahzun, o yaralı çehresini anlatmaya yeter sevgili Sevgül Uludağ…

Ne zaman elime alıp okusam, canımdan bir parça kopar ve gidip adanın faili meçhul geçmişine gömülür.

Ruhun telleri titremeden okunabilir mi bu acı anlatılar?

Ah, yıllar geçtikçe daha da dayanılmaz oluyorlar...

*

Varacağım yere varınca eski bir şarkı giriyor sıraya...

Zamanının en romantik şarkısı…

Yol bitse de bitmemeli aşk…

Boşuna mı söylenmiş:

"Yollar niçin bitmiyor

Ayrı geçen gün gibi"...

Aslolan yaşamaktır elbette, çok ciddiye almamalı bu sonlu dünyada hiçbir şeyi…

Bu mu tavsiyen bana sevgili dostum?

Ya yudum yudum içilen kahırlar...

Sürgünde ölen Nazım'ın, Yılmaz Güney'in ve Ahmet Kaya'nın kahrı…

Ve sevgili bir dostumuzun vakitsiz kaybı…

Geceleyin, karanlık bir bahçede yas kokan mahzun sardunyalar...

*

Bir gün daha bitti işte…

Dönülmez yolculuklara çıkan yolculara selam olsun...

Ve selam olsun geride kalanlara…


..............................


YARIM ASIRLIK GANİMET DÜZENİ

Kıbrıs, yarımı asırdır süren bir belirsizligin ve bölünmüştüğün adası. Adanın hiç iyileşmeyen yarası, yaşanan savaşın yarattığı travmadan ziyade, savaşın gölgesinde gasp edilen topraklar ve adanın kuzeyinde yaratılan ganimet düzenidir.

Hep bir şey olmaz, kimse bize dokunamaz" zannedilerek geçen yarım asır... Bugün yaşanan sorun da savaşın silah zoruyla yerlerinden ettiği insanların evine, toprağına ve hakkına hukuksuzca el koyanların yarattığı adaletsizliktir.

Rum mallarının yağmalanmasından, dağıtılmasından ve sahiplendirilmesinden kimler sorumluysa bu sorunu çözmekten de onlar sorumludur... Ancak bu çözüm, masaya uluslararası hukuku koyarak mümkündür.

Öyle bir dirayet ve iradeye sahip siyaset var mı bizim tarafta ya da Ankara'da?

Türkiye'de sağcısıyla solcusuyla tek bir hakim görüş vardır Kibris konusunda: "Kan döktük aldık, bizimdir..."

Seksen milyonluk ülkede farklı düşünen çok az bir kesim vardır... Başkasının malına çökerek varlık gösterme, bu adeta genetiklerine iş- lenmiş gibidir Türklerin....

Türkiye'de yaşayan azınlıklara ait malların zorla nasıl Türkleştirildiğini hatırlayın....

Kıbrıs'taki ganimet mantığının tarihsel kodlarını anlamak için, Anadolu ve İstanbul'un gayrimüslim azınlıklarına yönelik uygulanan mülkiyet gaspına bakmak yeterlidir...

Kırklı yıllarda çıkarılan yasalarla azınlıklar mallarını ve sermayelerini Türk Devletine bırakmaya zorlan- dılar...

Fahiş vergileri ödeyemeyen gay- rimüslimlerin evleri, dükkanları ve fabrikaları icra yoluyla yok pahasına el değiştirmişti...

Varlık Vergisi borçlarını ödeyemeyen gayrimüslim azınlıklar ça- lışma kamplarına gönderilip yol inşaatlarında çalıştırıldı...

Ve 6-7 Eylül 1955'te siyasi kışkırtmalarla sokaklara dökülen kit- leler; İstanbul'da Rumlar başta ol- mak üzere Ermeni ve Yahudilere ait binlerce ev, iş yeri, kilise ve okulu yağmaladı.

Bu organize şiddet, azınlıkları mülklerini bırakarak ülkeyi terk etmeye zorlayan en radikal Türkleştirme hamlelerinden biriydi... 1964'te yine Kıbrıs'ta yaşanan gerginlik bahane edilerek İstanbul'da yaşayan on binlerce Rum, ceplerinde sadece 20 dolar ve birkaç parça eşyayla sınır dışı edildi ve geride bıraktıkları tüm mallarına TC devleti tarafından çöküldü...

***

Kıbrıs'ta "mülkiyet sorunu" diyerek yumuşatılmaya çalışılan şey tam da budur işte; hatta çok daha trajik ve acılı olanı...

Maraş'ta ya da Girne'de bir Rum mülküne "ganimet" adı altında yer- leşen irade, geçmişte İstanbul'da, İzmir'de ya da Adalar'da gayrimüslimlerin mülklerine çöken ira- denin birebir aynısıdır.

Ve herkesten önce yargılanması gereken de işte bu iradedir...


.............................


HEPİMİZ ZAMANA YENİLMİŞ ÇOCUKLARDIK

Ne güzel sever ne güzel kederlenirdik…

Sevdalarımız kadar büyük yanardı canımız…

Habersizdik yaşanan korkunçluktan…

Habersizdik yoksulluğumuzdan…

Geçip biten yüzyılın çocuklarıydık…

Taş plaklardan nağmeler süzülürdü…

Bir nihavent…

Bir hüzzam…

Masum, küçük kızlardık…

Ağzı karanfil, memeleri feslikan kokan neşeli kadınların edepsiz muhabbetlerine kulak misafiri olduğumuzda tepeden tırnağa kızarırdık…

Yalnız ve hüzünlüydüler oysa onlar da…

***

Yıllar sonra okuduğum şu satırlarda rastlamıştım o içimizde hiç sönmeyen kırgınlığa…

“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum. İçimde bir şeyler eksiliyor, bir şeyler kopuyor; bunu kelimelerle anlatamıyorum. Yalnızca hissediyorum. Sanki bir odada tek başınayım da lambayı söndürmüşler gibi.”

***

Güneşin etrafında dönmeye devam edecekti dünya…

Ve o daracık sokaklardan çıkıp gidecektik bir gün…

Yolumuzu kaybetmekten korkarak ve ellerimizde hayal kırıklıklarının yok edemediği umut kırıntılarıyla…

Aşk henüz keşfedilmemiş bir coğrafyaydı…

Daha okunacak romanlar…

Söylenecek şarkılar…

Ve seyredilecek filmler vardı…

Gidilecek denizler vardı bizi bekleyen…

***

Bir yanımız limon kokulu ferah bahçe…

Bir yanımızsa kutsanan ölüm hikâyelerinde asılı kaldı…

Yorulunca soluklandık…

Düşüp yeniden kalktık…

Kimi zaman azaldık…

Unutmaya çalışırken hatırladık…

Gitmek isterken dönüp dönüp aynı yerden tekrar başladık…

Kimselere anlatmadık pişmanlıklarımızı…

Vazgeçişlerimizi ve korkaklığımızı… Beethoven’dan bir senfoni çalarken ruhumuzda, dünyaya sağır olmadığımızı hatırladık…

Hiç tanımadığımız insanların acıları…

Ve hiç uğramadığımız coğrafyaların yaralarıyla kanadık…

Şairin de dediği gibi, hayat sunulmuş bir armağan mıydı insana?

Ve nasıl büyük yaşayabilirdik? Irmaklara, göğe, karışırcasına bütün evrene…

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış ve yine ilkbahar…

Geçip gitti yıllar…

Giden gitti…

Biten bitti…

Ne öğrendik yaşadıklarımızdan? Sevinçlerimiz, mutsuzluklarımız ve hayal kırıklıklarımızdan…

En kötüsü sevdiklerinizin acısı mı oldu her zaman?

Yıllar geçse de hiç bitmeyen o kalp ağrısı…

En büyük acı bu işte…

Onların yokluğu…

Ve karnımıza saplanıp kalmış iki dize…

“Ömür dediğimiz şey, bir mırıldanma…

Hiçbir şeyden habersiz, eski bir zamanda”…

Hepimiz zamana yenilmiş çocuklardık…


.......................................

________________



ACI VERİYORSA GEÇMİŞ; GEÇMEMİŞ DEMEKTİR

Uzun zaman boyunca ona mektuplar yazmış, kartpostallar göndermiştim.

Hiç cevap alamayınca nihayet vazgeçmiş ve onu unutmuştum.

İkimiz de Ermeni Sokağı’ndaki o eski evin çocuklarıydık.

Biz üç kızkardeştik; onlar ise üç erkek kardeş.

Evin içindeki tüm o kalabalığa rağmen en yakın hissettiğim, en çok bağlandığım çocuk oydu.

Benden iki yaş büyüktü; asi ruhlu, başına buyruk ve dik kafalıydı…

Onun cesaretine, dik kafalılığına ve boyun eğmez tavrına her zaman hayranlık duyardım.

Yaptığı tüm haylazlıklara beni de mutlaka ortak ederdi.

Bir defasında hiç kimseye haber vermeden, ninesiyle dedesinin yaşadığı İskele’ye (Larnaka) tek başımıza gitmeye kalkışmıştık.

Yanımıza aldığımız birkaç parça kıyafetle gizlice Deveciler Hanı’na gitmiş ve otobüsse binmiştik.

Ancak ailemizin yakın tanıdığı olan otobüs şoförü Şevket Dayı, durumu hemen evdekilere haber verince daha amacımıza ulaşamadan yakalanmıştık. Bu çocuksu kaçış girişimimizden kısa bir süre sonra ailece Avustralya’ya göç ettiler.

Onu bir daha hiç görmedim.

Babası, yani amcam her üç beş yılda bir Kıbrıs’ı ziyaret ederdi.

Son görüştüğümüzde, oğluyla çocukken yaptığımız o eski haylazlıkları hatırlattı bana.

İlerleyen yaşına rağmen oldukça dinç e iyi görünüyordu.

Bunu kendisine söylediğimde yüzü hüzünle gölgelendi ve onları söyledi:

“Kıbrıs’tan ayrıldıktan sonra huzurlu bir hayatım oldu aslında. Ama geçmiş ve yaşanmışlıklar insanı hiçbir zaman bırakmıyor.”


***

Altmışlı yıllarda teşkilat tarafından bir Rum taksici ile arabada yolcu olan bir Rum kadın Luricina yakınlarında kaçırılmıştı. Bu işe karışan bazı Kıbrıslı Türkler kadına tecavüz etmeye yeltenince, amcam silahını çekerek onları engellemişti. Yıllar sonra bu olayın tanıklarından biri Sevgül Uludağ’la yaptığı bir söyleşide amcamın adını da vererek bu hikayeyi anlatmıştı…

Sevgül’ün gazetedeki yazısından öğrenmiştim ben de bunu ve Sevgül’ü arayıp bu kahramanın amcam olduğunu söylemiştim… Ona selamlarımı iletmemi söyleyen Sevgül bir de ne demişti: “Armut dibine düşer!”

Amcama niye bunu hiç anlatmadın, diye sorduğumda “neyini anlatayım bu soysuzluğu yapanlar arkadaş dediklerimdi” cevabını vermişti… Son konuşmamızdı ve o gün biraz da babasından, yani dedemden bahsetmişti… “Babam İngiliz’in yanında Oksidari polisiydi ve İngiliz askerleriyle birlikte EOKA’cıları yakalamaya çıktıkları bir gün, Kiracıköy ile Meluşa arasında pusu kuran Rumların açtığı ateşle ağır yaralandı. Kısa süre sonra da öldü. Geride gencecik, dul bir kadın, dört çocuk kaldı. Okulu yarım bırakmak zorunda kaldım. Kıbrıs’tan kaçtım ama geçmişimden asla kaçamadım. Hâlâ rüyalarımda köyümü ve anacığımı görüyorum…”

Onu dinlerken anladım ki; acı veriyorsa geçmiş, henüz geçmemiş demektir.


YA KENDİNİ TUTMASAYDI

Bertan Zaroğlu ekranlara çıkmış ve feryat ediyor:

"Sosyal medyada bana öyle şeyler yazıyorlar ki, birini öldürmemek için kendimi zor tutuyorum!"

Gösterdiği irade ve sabır için kendisini kutluyoruz…

İyi ki bu katliamın eşiğinden dönmeyi başarmış da sokaklarda ceset saymıyoruz…

Düşünsenize, sosyal medyada her hakarete uğrayan eline bir bıçak ya da makinalı tüfek alıp sokağa çıksaydı ne olurdu halimiz?

Sokaklar cesetten geçilmezdi…

Ama Bertan Bey sağ olsun da tuttu kendini…

Ya tutmasaydı!

Onun geldiği yer korna çalındı diye adam vurulan, yan bakıldı diye kan dökülen bir yer ne de olsa…

Aşkına karşılık vermedi ya da ayrılmak istedi diye her gün birkaç kadın öldürülüyor…

Ama Bertan Bey öyle değil.

Kendini dizginlemek için insanüstü bir çaba harcayabiliyor o.

***

Ama hafızamızı biraz tazeleyelim.

Yıllar önce Lefkoşa Kaza Mahkemesi’nde görülen bir davayı hatırlayalım…

CTP Milletvekili Doğuş Derya’ya sosyal medyada saldıran, cinsel içerikli imalarla ve argo kelimelerle hedef alan kimdi?

Doğuş Derya’nın fotoğrafının altına "vatan haini" damgası vurup, mahkemede köşeye sıkışınca "O paylaşımları ben yapmadım, o hesap benim değil" inkar eden kimdi?

Tabii ki "birini öldürmemek için kendini zor tutan" cesur yürek Bertan Zaroğlu’ydu!

Mahkeme o dönem Zaroğlu’na 45 bin TL tazminat, 15 bin TL de dava masrafı faturası kesmişti.

Bertan Zaroğlu bir kadına bir milletvekiline karşı sosyal medyayı adeta linç arenasına çevirirken kendini hiç tutamamıştı…

Hatta işin eğlencesinde gibiydi…

Bunlar böyledirler zaten…

Kendi ektikleri nefret tohumları bumerang gibi gelip suratlarına vurunca

mağduru oynarlar…

***

Demek "katil olma sınırına" geldiniz Bertan Bey.

“Kendi silahıyla vurulmak” deyimi tam da bu olsa gerek; kurşun yabancı değil...

Kötü söz sahibine dönermiş…

İnanırım buna ben…

Bertan Zaroğlu gibilerinin de ona buna yaptığı hakaretler kendilerine bir gün geri dönecektir elbette…

Er ya da geç…








Canan Sümer
bottom of page