Elif Evrensel
O İş Öyle Değil, Böyle...
YERLİ DE MAĞDUR, YABANCI DA
Yabancı iş gücü tartışması başladığında konu kısa sürede “yerli-yabancı” kavgasına dönüyor. Yerel çalışan iş bulamadığını söylüyor, yabancı çalışan ise daha düşük ücretle çalışmakla suçlanıyor. Böylece aynı düzenin mağdur ettiği iki kesim birbirinin karşısına dikiliyor.
Oysa ücretleri düşüren, çalışma saatlerini uzatan ve iş güvencesini zayıflatan kişi, başka bir ülkeden gelip geçinmeye çalışan işçi değildir. Bu koşulları mümkün kılan, denetimsiz çalışma düzenidir.
Yerel çalışan açısından sorun belli: İşverenin önünde sürekli yeni bir iş gücü seçeneği bulunduğunda çalışanın pazarlık gücü azalıyor. Daha yüksek ücret, düzenli mesai veya güvenli çalışma koşulu isteyen birine, “Bu şartlarda çalışacak başkasını bulurum” denilebiliyor. Asgari ücret, en düşük ücret olmaktan çıkıp birçok iş kolunda standart ücrete dönüşüyor. Deneyim, kıdem, ağır iş ve mesleki beceri ücrette karşılığını bulmuyor.
Yabancı çalışan için durum daha ağır olabiliyor. Çalışma izni belirli bir işveren üzerinden alındığı için işini kaybetmek yalnızca maaşını kaybetmek anlamına gelmiyor. Ülkede yasal biçimde kalabilmesi de tehlikeye girebiliyor. İşverenle sorun yaşadığında iş değiştirmek kolay değil. Ücreti ödenmese, fazla mesai yaptırılsa veya kötü koşullarda barındırılsa bile şikâyet etmenin bedeli yüksek olabiliyor.
Bu bağımlılık işverene önemli bir güç veriyor.
Yabancı çalışan daha kötü koşulları kabul etmek zorunda bırakıldığında bunun etkisi yalnızca onunla sınırlı kalmıyor. Bir işyerinde haklarını arayamayan işçi varsa, diğer çalışanların hakları da zamanla zayıflıyor. Ücretler aşağı çekiliyor, mesai sınırları esniyor, güvencesizlik yaygınlaşıyor.
Sonra yerel çalışana, “Yabancılar her şartta çalışıyor” deniliyor. Yabancı çalışana ise “Yerini dolduracak başka biri var” mesajı veriliyor. İkisi de aynı baskının altında tutuluyor.
Bu yüzden çözüm yabancı işçiyi dışlamak değildir. Aynı işi yapan herkese aynı ücretin, aynı mesai kurallarının ve aynı iş güvenliğinin uygulanmasıdır. İş değiştirme hakkı kolaylaştırılmalı, işverenin çalışma izni üzerindeki gücü sınırlandırılmalı ve şikâyet eden işçi statüsünü kaybetme korkusu yaşamamalıdır.
Yerel çalışanı korumanın yolu yabancı çalışanı savunmasız bırakmaktan geçmez. Yabancı çalışan haklarından mahrum kaldıkça yerel çalışanın hakları da korunamaz.
İşçiler birbirinin rakibi değildir. Birini ucuz, diğerini çaresiz bırakan sistem ikisinin de karşısındadır.
.......................
MÜSTEHAK
Son dört yılda yollar can aldı, işçiler çalışırken öldü, hastalar ilaç aradı, çocuklar konteyner sınıflarda eğitim gördü. Emeklinin maaşı eridi, esnaf giderlerini karşılayamadı, üretici ürününü satamadı. Her kesimin yaşadığı farklı görünse de hepsi aynı düzenin sonucuydu.
Güçlü olan korundu, emeğiyle yaşayan kendi çaresine bırakıldı...
İşçi hakkını almak için greve çıktı, çalışan geçinebilmek için ikinci iş aradı. Küçük esnaf borçla dükkânını açık tutmaya, üretici artan maliyetlere rağmen üretmeye çalıştı. Emekli temel ihtiyaçlarını kıstı, gençler geleceklerini başka ülkelerde aramaya başladı. İnsanların talepleri değişmedi:
Güvenli bir yaşam, emeğinin karşılığı ve herkes için eşit işleyen bir düzen...
Buna rağmen ülkenin imkânları küçük bir çevrenin etrafında dönmeye devam etti.
Siyasete yakın olanlar ihaleye, izne ve kamu kaynaklarına daha kolay ulaştı. Denetim bazılarına sert, bazılarına görünmez oldu. Kurala uyan beklerken bağlantısı olan ilerledi. Zarar toplumun üzerine bırakıldı, kazanç ise aynı ellerde toplandı.
Bu düzeni ayakta tutanların sayısı çok değil. Toplumun yüzde 98’i işçi, esnaf, üretici, emekli, öğrenci ya da küçük işletme sahibidir. Yani farklı sıfatlar taşısak da neredeyse hepimiz emeğiyle yaşamaya çalışan aynı taraftayız. Karşımızda ise sistemsizlikten, denetimsizlikten ve ayrıcalıklardan beslenen küçücük bir kesim bulunuyor.
Bu kesim yalnızca parası olanlardan oluşmuyor. Asıl güçlerini siyasete yakınlıktan, karar mekanizmalarına erişimden ve kamu kaynakları üzerindeki etkilerinden alıyorlar. Kuralın uygulanıp uygulanmayacağına, kimin bekleyip kimin ilerleyeceğine çoğu zaman bu ilişkiler karar veriyor. Böylece devletin herkese eşit davranması gereken alanlarda bile ayrıcalık normalleşiyor.
Onların gücü kalabalık olmalarından değil, bizim birbirimizden kopuk olmamızdan geliyor. İşçinin hakkı çiğnenirken esnaf susuyor, üretici mağdur edilirken çalışan ilgilenmiyor, emeklinin geliri erirken gençler bunu kendi meselesi saymıyor. Sonra sıra bize geldiğinde yanımızda kimseyi bulamıyoruz.
Oysa hepimizin yaşadığı sorun aynı yerde birleşiyor. İşçi düşük ücrete, esnaf yüksek maliyete, üretici belirsizliğe, öğrenci güvensiz eğitime, emekli yoksulluğa mahkûm ediliyor. Herkes kendi derdini tek başına çözmeye çalıştıkça bu düzen daha da güçleniyor.
Çünkü bugün başkasına yapılan haksızlığı görmezden gelmek, yarın aynı haksızlığın bize yönelmesini kolaylaştırıyor. Dayanışma kurulmadıkça ayrıcalıklı küçük çevre, çoğunluğun emeği ve sessizliği üzerinden gücünü korumayı sürdürüyor ve düzenini daha da büyütüyor.
Bunca kalabalığa rağmen birbirimizin hakkına sahip çıkamıyor, onların kurduğu düzeni değiştiremiyorsak yalnızca yönetenleri suçlamak yeterli değil.
Bu düzene karşı birlikte ses çıkaramıyorsak, yaşadıklarımızın sürmesine biz izin veriyoruz demektir.
..............................
ADINI SEN KOY
Türkiye'de isim vermek sıradan bir tercih değildir. Bir çocuğa isim konulurken aile, ona yalnızca bir ad değil, aynı zamanda bir geçmiş, bir aidiyet ve bir gelecek bırakır. Bu yüzden bir insanın adını, onun hayatından sorumlu olanlar belirler.
Peki ya bir devletin adını kim belirler?
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin adının değiştirilmesine ilişkin öneriler gündemde. Bir ülkenin adının, başka bir ülkenin parlamentosunda tartışılması bile egemenlik tartışmalarını beraberinde getirir. Çünkü devletlerin adı, başka başkentlerde verilecek bir karar değil; o ülkede yaşayan halkın iradesiyle şekillenecek bir tercihtir.
Eğer gerçekten bir şeylere isim verilecekse, önce yarım asrı aşkın süredir devam eden tabloya bir isim bulunmalı.
Bu memleketin dertleri ortada. İlla bir ad koyacaksan, buyur bu dertlerin adını sen koy...
Dünyaya doğrudan uçamayan ulaşıma...
Limanlarından kendi adıyla ihracat yapamayan ekonomiye...
Uluslararası platformlarda temsil edilemeyen sporcuya, sanatçıya ve akademisyene...
Kendi dış ilişkilerini kurmakta zorlanan yönetime...
Üretim yerine ithalata bağımlı hâle gelen ekonomik modele...
Göç etmek zorunda kalan gençlere...
Her aktarmada biraz daha yalnızlaşan yolcuya...
Kendi kaynaklarını değerlendirmekte zorlanan ekonomiye...
Kendi geleceğiyle ilgili tartışmaların başka başkentlerde yapılmasına...
Yıllardır çözülemeyen belirsizliğin içinde yaşamaya mahkûm edilen insanlara...
Bugün konuşulması gereken, bu ülkenin adından önce neden hâlâ dünyaya doğrudan açılamadığı, neden gençlerini elinde tutamadığı, neden ekonomisinin kendi ayakları üzerinde durmakta zorlandığı ve neden kendi sorunlarını çözmek yerine hâlâ en temel meselelerde dışarıdaki tartışmaların gölgesinde kaldığıdır.
Memleketimize isim bulmak yerine; yıllardır değişmeyen sorunlarımızın neden hâlâ çözülemediğini açıklayın.
İsimler değişebilir.
Asıl önemli olan, bu memleketin o adla kelimenin tam manasıyla gerçekten ve herkes için var olup olamayacağıdır.
Çünkü şu an değil.
..........................................
_________________
AGALARIM LÜTFETTİ!
Çalışma Bakanlığı, net 61 bin 677 TL olarak belirlenen asgari ücret için paraya kıyıp tanıtım filmi hazırlattı. Rakam dev puntolarla ekrana yazıldı, metni bakan bizzat seslendirdi. Kullanılan dil, kamusal bir sorumluluğu hükümetin büyük başarısı ve halka yapılmış bir iyilik gibi sunuyor.
Fakat agam, önce şunu düzeltelim: Ortada bir lütuf yok.
Asgari ücret, cebinizden dağıttığınız yardım parası değil. Çalışanın emeği karşılığında alabileceği en düşük ücret sınırı. Hükümet bu rakamı açıklayarak bağış yapmıyor yani yasal görevini yerine getiriyor.
Bakan, halkın alım gücünün korunduğunu ve çalışanların hayat pahalılığı karşısında ezdirilmediğini söylüyor. Bu anlatı, insanların yaşadığı ekonomik gerçekle örtüşmüyor.
Market fiyatları, kiralar, elektrik, ulaşım, sağlık ve eğitim giderleri aylar boyunca yükseldi. Maaşlar yerinde sayarken insanlar kredi kartlarına yüklendi, borçlandı, temel ihtiyaçlarından kıstı. Birçok aile ay sonunu getirebilmek için yeni borçla eski borcu kapattı.
Hükümet şimdi enflasyonun maaştan götürdüğü paranın bir bölümünü geri koyuyor. Ardından bunu büyük bir ücret artışı gibi pazarlıyor.
Bu zam değil!
Bu, son artışın hemen ardından kaybettiğimiz alım gücünün gecikmeli telafisi.
Tanıtım filminde işverenlere sağlanan prim ve istihdam destekleri de uzun uzun anlatılıyor. Aylık destek miktarının 270 milyon TL’den 350 milyon TL’ye çıkarıldığı, kadın çalışanların prim desteğinin yüzde 100’e, erkek çalışanların desteğinin yüzde 80’e yükseltildiği açıklanıyor. İlk kez istihdam edilecek kişiler için maaş desteği de 20 bin TL’den 35 bin TL’ye çıkarılıyor.
Bunlar işveren teşvikleri.
İşverenin maliyetini azaltan destek, çalışanın cebine giren ücretle aynı şey değil. Prim desteği market kasasında kullanılamaz. İşverene verilen para da çalışanın maaşına kendiliğinden eklenmez. İki ayrı konu tek bir başarı paketi altında sunuluyor.
Hayat pahalılığının özel sektör çalışanlarına eksiksiz yansıtılacağı söyleniyor. Oysa asgari ücretin artması, özel sektörde çalışan herkesin maaşının aynı oranda yükseleceği anlamına gelmiyor. Asgari ücretin üzerinde kazanan binlerce çalışan için zorunlu bir artış mekanizması bulunmuyor.
Agam konuşmasını “Emek en yüce değer” sözüyle bitiriyor.
Breh breh...
Emek sloganla korunmaz agam. Ücretin zamanında ödenmesiyle, alım gücünün korunmasıyla ve piyasanın denetlenmesiyle korunur.
O koltuklar size aile mirası kalmadı. Hükümet olarak halka lütufta bulunmuyorsunuz.
Bizim paramızla yapmak zorunda olduğunuz işi yapıyorsunuz.
Bu nedenle biri birine şükredecekse siz bize edeceksiniz, biz size değil!
