top of page

Elvan Levent

Existence

HİÇBİR YERDE

Hiçbir yere gitmek istemiyorum, evet.

Hiçbir etkinliğe, hiçbir kafeye, hiçbir düğüne, partiye eğlenceye…

Rastgele markette karşılaştığım tanıdıklar, beni görünce hayret ediyorlar, “Sen buralarda mıydın?”

Hiçbir restoranda oturup yemek yemek istemiyorum. Hiçbir sokağa çıkıp yürümek, hiçbir dağın yamacında durup, hiçbir manzaraya bakmak gelmiyor içimden.

Çok sevdiğim deniz kenarları bile uzak bana, yabancı… Gördüğü suçları itiraf edemeyen dilsiz bir tanık gibi adeta. Gitsem, dursam uzun uzun, baksam denize, söyler mi bana küçük Anni nerede?

Babası polise feryat ediyor, “Sizin çocuğunuz yok mu?”

Kaçacak bir yer yok. Buradasınız işte. Bu dört bir yanı sırlarla, suçlarla, ihanetlerle dolu ada yarısında. Cevap verin o halde: Sizin çocuğunuz yok mu?

Hiçbir haber bültenine bakmak gelmiyor içimden, hiçbir yola çıkmak, hiçbir seçim afişiyle göz göze gelmek istemiyorum. Bu felaketin içinde kurdeleli açılışlarınız midemi bulandırıyor, itiraf ediyorum. Bir yanda eğlence son sürat devam… Bir yanda tabutlar diziliyor ardı ardına… Hesap soran yok, adalet talep eden yok, eylem yok. Varsa yoksa üç cümle cenaze fotoğraflarının altında: “Allaha havale ediyorum”…

Vay canına…

Bu nasıl bir düzen, bu nasıl bir toplum, aklımın hiçbir yerine sığmıyor.

Fransa’da on beş yaşında çocuklar ülkeyi birbirine kattılar. Okullarda daha iyi eğitim şartları talep ediyorlar. Eğitim sistemindeki adaletsizliğin giderilmesini ve fırsat eşitliği istiyorlar. Taş üstünde taş bırakmadılar bunun için. Fransız polisi altı binden fazla kişiyi tutukladı, ama eylemleri durduramadı.

İspanya’da binlerce insan yaşlı bir kadının yıllarca yaşadığı evden adaletsizce atılmasını protesto etmek için sokaklara döküldü. Hak yerini bulana kadar da pes etmediler ve başardılar. Ama yaşlı kadının kalbi dayanamayıp, evine döner dönmez ölünce, halkın öfkesi yeniden alevlendi ve insanlar yeniden yollara düştü.

Burada bir yolcu gemisi battı ve 27 kişi öldü.

Bu talihsiz, önlenmesi mümkün olmayan bir kaza değildi.

Geminin hasarlı, sefere çıkmasının riskli olduğunu bile bile seferden kaldırmadınız. Göz göre göre onlarca insanın hayatıyla oynadınız. Geminin batmasında ihmaliniz olduğu gibi, karanın göründüğü bir mesafede batan gemideki insanları kurtarmayı da başaramadınız. Çünkü sahil güvenliğiniz yetersiz. Bütün bunlar da yetmezmiş gibi geminin sefere çıkmasından sorumlu kimseyi tutuklayıp hesap sormadınız, yargılamadınız. Kara kutu yok dediniz, kara kutu bulundu ve o da boş çıktı. Çünkü kazadan önce kapatıldı. Ancak geçmiş kayıtlarda geminin sezonu çıkaramayacağından, su aldığından bahsedildiği konuşuluyor.

Kim dayanır bütün bunlara?

Ne yapsın geride kalanlar, gidip kendilerini denize mi atsınlar?

Çocukları kurtarmak için kendi canını feda eden Süleyman Erdoğan’ın annesi oğlunun tabutuna sarılmış, “Nereye gidiyorsun”, diye ağıt yakıyor. Siz geminin çaycısını tutukluyorsunuz. Dalga mı geçiyorsunuz?

İdari ihmalden, insanların annesi, kardeşi, çocuğu öldü, siz pişkin pişkin çıkıp "Türkiye'de de gemi battı, 10 kişi öldü; neden kimse 'Bakan istifa etsin' demedi?” dediniz meclis kürsüsünden. Çünkü Türkiye’de ne varsa, burda da olacak, değil mi?

Hiçbir yere gitmek istemiyorum, evet, hiçbir yerdeyim çünkü. Hiçbir yer burası, haksız, hukuksuz, adaletsiz, umursuz, sadece siyasi iradesini değil, ruhunu da teslim etmiş. Hiçbir yer. Hiç.

................

HAYIRLI İŞLERİN HAYIRSIZ SONU

İnsanlık dışı zamanlarda insan kalabilmenin yollarını, bu uğurda yazılmış kitaplarda aramak gerekirdi belki de diye düşünüyorum Grigory Sverdlin'in kitabında yanıtlarını aradığı soruları düşünürken. Kendisi bir Rus hak savunucusu. Kitabının adı ise “Isınma Noktası. Rusya'da Nasıl Hayır İşleriyle Uğraştım ve Devlet Düşmanı Oldum”…

Herşeyini kaybetmiş, evsiz veya savaştan kaçan yardıma muhtaç insanlara yardım ederken, yapılan bir haksızlığı eleştirirken, işlenen bir suçu ifşa ederken, insan devletin gözünde nasıl bir suçluya dönüşür- bu bir soru değil aslında, hepimizin sorgulaması gereken bir gerçek.

Rusya’da Grigory Sveridlin’in başına gelen tam olarak bu oldu. Evsizlere yemek dağıtan tamamen bağımsız bir kurumun başındaki bir adamken, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve orada başlattığı savaşı eleştirdiğinden ötürü birdenbire üzerine bir ‘devlet düşmanı’/ ‘vatan haini’ damgası vuruldu. Yargılandı, gıyabında 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı…

Onun gibi başkaları da var Rusya’da. Ölümcül, çaresi olmayan ağır hastalıklarla mücadele eden çocuklara bakım ve tedavi sağlayan en büyük kurumlardan biri olan ‘Deniz Feneri’nin kurucusu ve direktörü Lida Moniava mesela… Geçtiğimiz Eylül başında birdenbire gözaltına alınıp tutuklandı…

Neden?

“Bu yıl ülkemin işlediği suç yüzünden daha kaç masum insan öldü”, diye sorduğu bir sosyal medya paylaşımı yüzünden.

Düşünün ki bu kadın, on yıldır akıl almaz bir çaba ve özveri ile üç bine yakın çocuğa tıbbi yardım sağladı. Ameliyatlar, ilaçlar, solunum cihazları, ailelere psikolojik ve hukuki destek…

Ve bu kadın yazdığı tek cümleden ötürü, ‘Rus ordusu hakkında yalan haber yayama’ gerekçesi ile 10 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor…

Başına gelenlerin kuruma zarar vermemesi için kendi kurduğu kurumdaki görevinden istifa etti, ancak gözaltı haberinin ardından saatler içinde, kuruma düzenli bağışta bulunan yüzlerce kişi, desteğini geri çekti, bağış aboneliğini iptal etti ve bundan en büyük zararı da kuşkusuz hasta çocuklar gördü.

Türkiye de yıllardır aynı paralelde ilerliyor ve en sembolik örnek olarak aklıma hemen Pınar Selek geliyor…

Bir sosyolog olarak Kürt hareketinin dibini araştırmalarıyla kazımaya başlayınca, hemen ‘bombacı’ suçlamasıyla hapse tıkıldı, ‘toplum düşmanı’ ilan edildi, görmediği işkence kalmadı…

Burada, eline silah almayı reddeden vicdani retçiler yargılandılar, hapislik cezaları aldırlar, Halil Karapaşaoğlu hala yargılanıyor…

‘Avrupa’/‘Afrika’nın başına gelenler ise oluşturulan baskı, dava ve saldırılarla basının, ifade özgürlüğünün nasıl doğrudan kriminalize edildiğinin örneği oldu, tamamen bağımsız ve sansürsüz bir muhalefet olgusu doğrudan bir ‘suç’ haline getirildi burada; toplumu korkutarak sindirmek için adeta ‘örnek bir vaka’ya dönüştürüldü. Herkes daha en başından uyarıldı; reklam verenler, gazeteyi satın alanlar… Gazeteyi satan marketler bile… Total bir dışlanma ve tecrit ortamı yaratmaya çalıştılar etrafında. Başaramadılar. Bu gazete otuz yıldır çıkmaya, okuru da otuz yıldır bu gazeteyi okumaya devam ediyor.

İnsanlara yardım uğruna devletle gidilecek uzlaşının bedeli nedir, diye sorguluyor Grigory Sverdlin kitabında. Keşke verilen tavizlerden birine hayır gelseydi, diye düşünüyorum.

..........

ADI OLMAYAN BİR VAKİTTE

Vaktiyle Moskova’da hiç bilmeden elindeki bodrum katlarından birini teröristlere kiralayan emlakçı, teröristlerin bu bodrum katına patlayıcı döşeyip tüm binayı havaya uçurmalarının ardından, “şimdi ben vatan haini miyim” diye ızdırap içinde kafa patlatıp durmuştu.

Oysa nereden bilecekti, teröristler sahte kimliklere bürünerek, kiralayacakları kata şeker depolayacaklarını söylemişlerdi. Sonra da gün ortasında şeker ambalajı ile kamufle edilmiş patlayıcıları getirip bodrum katına yerleştirmişlerdi. Gece vakti havaya uçurulan binada olup bitenden habersiz çoluk çocuk onlarca aileden 100 kişi ölmüş, 500’den fazla kişi de yaralanmıştı…

Emlakçının polise verdiği ifadeye dayanarak çizilen robot resimleri Moskova’daki tüm metro istasyonlarına asılmıştı. İşte tam o günlerden birinde, polis metroya girişte beni durdurup kimlik sordu. Pasaportum yanımda olmadığından beni karakola götüreceğini söyledi. O zaman ona metronun girişinde asılı duran teröristlerin robot resimlerini göstererek, bunların peşine düşeceğinize, bula bula benimle uğraşmanız ne kadar talihsiz bir durum, dedim. Polis, bana çok uzun gibi gelen bir süre konuşmadan dik dik yüzüme baktı. Sonra da, “bütün gündür burada duruyorum” , dedi, “birini bulup, ceza kesmem gerekiyor”…

O patlamadan dört gün sonra bir apartmanı daha havaya uçurdular. Ve ardından Ryazan şehrinde aynı şekilde başka bir saldırı planlanırken son anda önlendi.

Rus hükümetinin başında başbakan olarak Putin vardı. Hükümet bu saldırıları Çeçen teröristlerin gerçekleştirdiğini iddia etti. Birkaç ay sonra -adeta sert bir yanıt şeklinde- ikinci Çeçen savaşı başladı. Ve Putin bir sonraki yıl büyük bir halk desteğiyle cumhurbaşkanı seçildi.

Ardından bu saldırıları araştıran bazı gazeteciler, apartmanların bombalanmasında Rus iç istihbarat servisinin parmağı olduğunu iddia ettiler. Şüphe uyandıran birçok kaynak vardı ama en önemlisi Ryazan şehrinde son anda önlenen saldırıydı. Orada bir binanın bodrumuna taşınan çuvallardan şüphelenen vatandaş polise haber veriyor. Bomba imha uzmanları gelip çuvalla patlayıcı buluyorlar ve şüpheli aracın plakasını takip ediyorlar. Bu aracın içindekiler Rus istihbarat servisi ajanı çıkıyor. Ryazan polisi tarafından tutuklanıyorlar. Olayı haber alan Moskova’daki iç istihbarat merkez bürosu hemen devreye giriyor ve tutuklanan ajanlar serbest bırakılıyorlar.

Bu iddiaları detaylı olarak araştıran, doğruluklarına inanan ve bu doğrultuda yayın yapan gazetecilerden bir de Anna Politkovskaya’ydı. İkinci Çeçen savaşında savaş muhabirliği yaptığı sırada, Rusların Çeçenistan sınırına mayın döşeyip suçu Çeçenlere atarak provokasyon yarattıklarına dair somut belgelere ulaşıp, bunları da yayınladı. Birçok kez tehdit edilmesinin ardından 2006 yılında, Putin’in doğum gününde, kaldığı apartmanın asansöründe kurşunlanarak öldürüldü.

Politkovskaya’nın ölümünü araştırmaya başlayan ve tıpkı Politkovskaya gibi o da ‘Eylül saldırılarında” Rus iç istihbaratının parmağı olduğuna inan, bunu ‘Rusya’yı Havaya Uçurmak’ kitabında açıkça yazan eski istihbarat ajanı Aleksandr Litvinenko da, aynı yıl Londra’da radyoaktif bir maddeyle zehirlenerek öldürüldü.

O Eylül patlamalarından bu Eylül’e 27 yıl geçti…

Hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar öldürüldü, onların ölümünü araştıranlar öldürüldü, onları öldürenler ise halâ en tepede oturuyorlar.

Bize hiç uzak değil bütün bunlar. Ama uzaktan bakınca manzara hep daha net görünür - görülmesi teselli olur mu bu adı olmayan vakitte?

...................


'NAZA' SADECE BİR FİLM DEĞİL

Size, olası en acımasız, en katlanılamaz gerçekleri sunarken, bir yandan da sizi dipsiz bir umutsuzluğa iten şeyler vardır.

Henüz izleme fırsatı bulamadığım NAZA filmi bunlardan biri işte.

Henüz izlemedim, ancak bu film ve yarattığı etkiyle ilgili fikir sahibi olmak için hakkında okuduklarım ve yapılan eleştiriler yetti.

Belki duymuşsunuzdur, film, geçtiğimiz hafta son bulan Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Bir rekor kırarak neredeyse 25 dakika ayakta alkışlandı. Ve sonrasında da kıyamet koptu.

İsrail Kültür Bakanı Miki Zohar, filmin İsrailli yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor’un “devlete ihanet” gerekçesi ile vatandaşlıklarının iptali için harekete geçeceğini açıkladı hemen. İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir de filmin yönetmenlerinin “Tüm İsrail halkı için bir utanç ve yüzkarası” olduklarını söyledi ve ülkeyi terketmeleri çağrısında bulundu. Filmin yönetmenleri zaten daha önce çektikleri Oscar ödüllü “No Other Land” filminden sonra da ölüm tehditleri almışlardı.

Ve şu anda İsrail’deki aileleri de ciddi şekilde tehdit ediliyor.

NAZA bir belgesel film ve İsrail ordusu ile askeri istihbarat biriminde görev yapmış 24 eski asker ile istihbarat görevlisinin tanıklıklarına dayanıyor.

Filmde konuşan bu 24 kişinin tamamının kimlikleri güvenlik gerekçesi ile gizlenerek filme alındılar. Anlattıkları, İsrail ordusunun Gazze’deki askeri operasyonlarında hedefleri ne şekilde belirlediğinden, telefon takiplerine ve sivillerin nasıl gözden çıkarıldığına kadar dehşet verici ifadeler içeriyor…

Örneğin, yüzünün gizlenmesine ek olarak sesi de dijital olarak değiştirilen eski bir İsrail istihbarat subayının verdiği bir yanıt en çok tartışma konusu olanlardan. Yönetmenlerin kendisine yönelttiği “Tek bir saldırı için onaylanan maksimum sivil kaybı sayısı ne kadardı” sorusuna, eski subay, net bir şekilde “500 kişi için onay verilmişti” diyor… Konuşan diğer askerler de üst düzey Hamas üyeleri veya komutanların söz konusu olduğu saldırılarda, tek bir Hamas üyesinin öldürülmesi için Gazze’deki 500 sivilin gözden çıkarılmasına askeri makamlar tarafından onay verildiğini söylüyorlar…

Bütün bunlar filmi izlemiş olan film eleştirmenlerinin ve gazetecilerin filmle ilgili günlerdir tartıştıkları konulardan birkaçı sadece…

Ancak en az filmde duyulan itiraf niteliğindeki ifadelerin yanında bir de filme ve yönetmenlerine ‘liberal’ medya temsilcilerinin yönelttiği eleştiriler var ki, bana kalırsa bunlardan sonra, dünyadaki iyi, kötü ve çirkinin tarihini baştan yazmalıyız.

2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının hemen ardından savaşa açık şekilde karşı çıktıklarından ötürü ülkeyi terketmek durumunda kalan ‘muhalif’ Rus gazetecileri dinliyorum örneğin… Filmi ‘yanlı’ olmakla eleştiriyorlar, filmde yer alan kimlikleri gizlenmiş tanıklıkların güvenilirliliğini sorguluyorlar ve bu tür filmlerin Hamas’ın 2023 Ekim’inde İsrail’e düzenlediği saldırıyı görmezden geldiğinden bahsediyorlar… Bu filmle İsrail hükümetine karşı böylesine ciddi iddialar ortaya koyan yönetmenler için “başka’ görüşlere de yer vermeliydiler”, diyorlar… Ve daha neler neler…

Yani, İsrail hükümetine soru yöneltmesi gereken ‘liberal’, ‘savaş karşıtı’, muhalif gazeteciler masum sivilleri öldürenleri değil, belgeseli çeken yönetmenleri eleştiriyorlar.

Puşkin, şairin bir dostu ile konuşmasından oluşan ‘Kahraman’ şiirinin girişinde, “Gerçek nedir” diye soruyor…

Ve şiirin sonunda da şair, dostuna “Alçak gerçeklerin karanlığı/ Bizi yücelten aldatmacadan daha değerlidir benim için” diyor, “Kalbini kahramana bırak, kalpsiz bir kahraman neye benzerdi? Bir zorbaya”…


________


İKİ BATIŞ HİKAYESİ

Geçtiğimiz hafta KKTC gündeminde pek yer almamış olan tarihi bir mahkeme kararı çıktı Kıbrıs’ın güneyinden. Bir yüksek mahkeme kararı…

Konu, 15 Ağustos 1974’te Strongylos köyünde kaybolan iki silahsız sivil…

Yüksek mahkeme devletin, bu iki sivilin akıbetini etkili bir şekilde soruşturmayarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin iki maddesini ihlal ettiğine karar vererek, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bu kişilerin yakınlarına 100 bin Euro tazminat ödemeye mahkum etti.

Bu iki kişinin dosyası, diğer kayıp dosyalarından farklı bir şekilde ele alındı, çünkü mahkemeye sunulan tanıklıklarda kayıp iki sivil erkeğin, Türkler veya Türk ordusu tarafından değil, aynı köydeki başka kişiler tarafından kaçırıldıkları iddiası vardı. Ve mahkeme bu olayla bağlantılı sorumlu tutulabilecek kişi veya olayların Kıbrıs Cumhuriyeti sınırları içinde uzman kişiler tarafından etkin şekilde soruşturulmasının devletin yükümlülüğü olduğuna ve devletin bu yükümlülüğü yerine getirmediğine hükmetti.

Bu, tarihi bir karar, çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti yargısı ilk kez devletin kendi vatandaşlarına karşı adli soruşturma yükümlülüğünü doğrudan iç hukuk nezdinde bu nitelikte mahkum etti.

Üstelik Lefkoşa Kaza Mahkemesi ailenin 2009 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti aleyhine açtığı davayı 2017’de reddetmişti. Yüksek Mahkeme bu kararı kaldırdı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni mahkum etti.

KKTC’de şimdiye dek böyle bir şey hiç olmadı. Bunu hiç görmedik.

Oysa, yeterince ve etkin şekilde soruşturulmamış köşe yazılarına sığamayacak kadar çok olay var burada…

Ahsen Nur Kilitçioğlu’nun ölümü var halâ hafızalarda taze…

Ve tabii batan gemi faciası var tam karşımızda duran.

Bakın, Yenidüzen gazetesi muhabiri Girne limanında çocukları halâ bulunamayan aileler ile konuştu. Erhan Arıklı’nın 14 gün sonra kalkıp oraya gitmesine ateş püskürüyorlar. Hafızalardan kolay kolay silinmeyecek ‘gülüşü’ onları resmen çileden çıkarmış, “Bu adam neden hapiste değil” diye isyan ediyorlar… Tek istedikleri bu olayda sorumluluğu olan herkesin yargılanması ve gerekli cezayı alması… Ancak, ne bu hiçbir tarafı sağlam olmayan gemiye yolcu taşıma iznini verenler, ne de bu olayda özellikle yolcuların kurtarılamamasında büyük sorumluluğu olan sahil güvenlik yetkilileri meydanda yok.

Böyle bir şey nasıl mümkün olur, yoksa, olsa olsa KKTC’de mi olur?

Ne acı bir ironidir ki, KKTC’deki gemi faciasından on gün kadar önce Tunus’un Zarsiz sahili açıklarında bir mülteci botu battı. Bottaki hamile kadın da dahil 15 kişiden sadece can yeleği olan tek bir kişi kurtuldu.

Bu haberin duyulmasının ardından Tunus’ta yüzlerce insan sokaklara döküldü, korkunç bir isyan patladı. Eylemciler anayolları barikatlarla kapattılar, araç lastiklerini ateşe verdiler, güvenlik güçleri ve halk arasında çatışma çıktı. Polis eylemcilere karşı göz yaşartıcı gaz kullandı…

Halkın öfkesinin nedeni devletin arama kurtarma çalışmalarının yetersiz ve yavaş olmasıydı.

O mülteci botu neden battı biliyor musunuz?

İnsan kaçakçılarının arsızlığından ve ahlaksızlığından.

Çünkü, kötü, dayanıksız ucuz bir malzemeden yapılmış bir bota kapasitesinin çok üstünde insan aldılar. Ve kimseye can yeleği vermediler.

Baştan sona bizim burada batan feribotun batış hikayesine benziyor.

Ama bizim burada batan bot, insan kaçakçılarına ait değildi, değil mi?


..........


CELLATLAR VE KURBANLARI

Hayır, gemi faciasından başlamayacağım. Gemi faciasına gelene kadar öyle uzun bir yol katettik ki facialar deryasında, buralarda göz göre göre ölmekten kurtulmamız imkansız bir hal aldı.

Düşünün, derin sulardaki kayıp insanları dalgıçlar yerine robotların aradığı bu ‘ileri zeka’ çağında karanın göründüğü bir mesafede güpegündüz batan feribottaki insanlar kurtarılamadı.

Ama o feribot neden battı sorusunun yanıtı, Asya Rıdvanoğlu neden öldü sorusunun yanıtıyla aynı:

Korkunç bir ihmaller zinciri; insan hayatını hiçe sayan bir yönetim zihniyeti.

Evet, gene Asya Rıdvanoğlu’na döneceğim. Asya Rıdvanoğlu’nu daha çok yazacağım. Çünkü onun genç yaştaki feci ölümü toplu bir cinayettir benim gözümde. Tıpkı gemi kazasında ölenlerin de toplu bir cinayete kurban gitmeleri gibi.

Ama Asya Rıdvanoğlu’na dönelim, 2014 yılına.. Gece karanlığında yaya olarak yolu karşıdan karşıya geçtiği sırada onu adeta paramparça eden bir sürücü tarafından katledildi. Katledildiği yoldan her gün geçiyorum ve o kan deryası gözümün önünden hiç gitmiyor. Onu katleden sürücünün bir insanın bedenini parçalara ayıracak süratte gitmesi bir yana, bir gözü doğuştan görme engelli, diğer gözünün görme yetisi de çok zayıf.  Ve zaten yeterince aydınlatılmamış olan yolda, hiçbir hız kesici bariyer de yok. Yani, Asya Rıdvanoğlu’nun hiç şansı yoktu. Çünkü ölümünü engelleyecek hiçbir önlem alınmadı. Aksine, bu ölüme adeta davetiye çıkaran bir ihmaller zinci görüyoruz.

Peki, çok ciddi seviyede görme engeli olan bir kişiye, nasıl olur da 180 kilometre hızla gidebilen bir arabanın direksiyonuna oturmasına yasal olarak izin verilir?

Bu kişiye Sürüş Ehliyetleri Müfettişliği tarafından verilen ehliyet “şartlı ehliyet”ti. Bu ehliyetin ‘şartları’ da ne biliyor musunuz?

Araç kullanırken gözlük veya lens takma zorunluluğu ile kullandığı aracın sağ ve sol tarafında ek dikiz aynalarının bulunması zorunluluğu… Bu kadar.

Yani KKTC gibi yolların çok kötü aydınlatıldığı bir yerde, gözleri neredeyse hiç görmeyen birisinin gece vakti araç kullanmasına bile kısıtlama getirilmedi. Kullandığı aracın hız limiti de sınırlandırılmadı. Bunlardan sadece birisi bile yapılmış olsaydı Asya Rıdvanoğlu o gece ölmeyecekti.

Ayrıca mahkeme sürecinde sürücünün takması gereken gözlüğü de kaza gecesi takmadığı çıkmıştı ortaya.

Peki, ona bu adeta insan hayatına kasteden ‘şartlı ehliyeti’ veren Sürüş Ehliyetleri Müfettişliği bir sorumluluk üstlendi mi?

Hayır.

O yola hız bariyeri döşenmesinden sorumlu kurum, sorumluluk üstlendi mi?

Hayır.

İstifa eden bir yetkili oldu mu?

Hayır.

Görevden alınan bir yetkili oldu mu?

Hayır.

Bütün bunlar olmadı diye, toplum elle tutulur, bu sistemsel yozlaşmayı durduracak bir tepki koydu mu ortaya?

Hayır.

Asya Rıdvanoğlu’nun ölümü burada başımıza gelen her şeyin neden geldiğini ve böyle giderse daha nelerin geleceğini anlamamıza yetecek boyutta bir faciaydı.

Ama anlamadık.

Ya da durumu idare etmek için anlamamazlıktan geldik.

Ve bu olaydan sonra başımıza daha çok facialar geldi. Sadece son altı ayda güvensiz iş koşulları yüzünden ölen işçilerin hesabını tutamadınız, değil mi, ucu çoktan kaçtı hesabın.

Herhangi bir yer değil evet, gelecekteki kurbanların cellatlarını korudukları bir garip mezbaha gibi burası.


.....................


İlhan’a…


BİR RÜYAYDI SANKİ

Kendi ölümümü yaşar gibi gözlerimin önünden geçiyor kareler birbiri ardına…

Geriye kaç yıl saymalıyım… Sırası neydi hatıraların?

İlk oynadığımız oyun saklambaç mıydı? Beş altı yaşlarında olmalıydık. Asu’ların Yenişehir’deki evinin kocaman bahçesinde mandarin ve limon ağaçlarının arasında kısa şortlarımızla dertsiz tasasız koşturup duruyoruz…

Sonra nefes nefese serin bir yere oturup ne haylazlık yapsak diye kafa patlatıyoruz.

Gece misafirliğinde evin odalarının ışıklarını söndürüp korku filmi taklitlerine geçiyoruz… Çığlık çığlığa bağırıp koşuşturmacalar… Büyükler yan odadan “sessiz olun çocuklar” diye sesleniyorlar…

Eve gitme vakti gelince “birazcık daha” diye yalvarmaya başlamalar… Birazcık daha…

Teype bir Madonna, Duran Duran veya Wham takıp, deli gibi şarkı dinlediğimiz günler başlıyor sonra.

Sen, Kim Wilde’çıydın tabii… Smash Hits ve Number One dergilerinden çıkan poster alışverişleri… Posterine kağıt oynamalar… Kazanan posterleri alırdı. Sen kazanınca biz ağlar sızlardık ve sen gözyaşlarına hiç dayanamazdın. Posterleri bize bırakırdın. O genç çocuğun yufka yüreği kaldı sende hep.

Şimdi bu sıcak ve bunaltıcı Ağustos ikindisinde, arabanın seni götürdüğü yöne doğru Asu’yla yürüyoruz arkandan; seni uğurlamaya gelen diğer herkesle birlikte. Mandarin ve limon ağaçları yok burada… Mezar taşları var. “Sanki gerçek değil gibi” diyor Asu… Gerçek değil, diyorum, evet. Bir rüyaydı sanki çocukluğumuz. Mezarlık gözüme ilk kez bir evin bahçesi gibi görünüyor.

Moskova’dan her tatile gelişimde beni deniz kenarına götür, diye söylenip dururdum. Kış günü deniz kenarına giderdik. Sen gitarda yeni yaptığın bir besteyi çalardın. Ben kamerayı kurup kayda başlardım. Umutlarımızı ve hayallerimizi konuşurduk… Bambaşka şehirlerde başımızdan geçenleri anlatırdık birbirimize. Başımızdan geçenler… Hızla geçiyor kare kare gözlerimin önünden. Dalgaların soğuk esintisini sanki şimdi gibi duyuyorum…

“Atlatacağım”, diyorsun, “ilk değil, bunu da atlatırım”…  Atlatacaksın. Sonra ben seni Lizbon’a götüreceğim… Gülümsüyorsun. Bu gülümseyişi unutmak imkansız. Gözlerin kapanıyor hafiften. Uyumamak için direniyorsun… Bunun seni son görüşüm olduğunu bilmiyorum.

Bir gece Mağusa’dan dönerken araba birdenbire karanlık yolda kontrolsüzce kaymaya başlamıştı, ordan oraya nasıl savrulduğumuzu hatırlıyorum. Yola yağ dökülmüştü… O gece anayolda karşımıza başka bir aracın çıkmaması mucizeydi. Sonunda araba durduğunda bir süre öyle sessizce oturmuştuk. Sonra sen sessizce sürmüştün arabayı. Sonra da sormuştun: “Korktun mu?”

O arabanın içindeyiz işte sanki yine. Kaygan bir yolda savrulup duruyoruz. Korkmuştum, evet. Ama şimdi daha çok korkuyorum.

Ümitiz değildin, hayır, seni hiç ümitsiz görmedim… Ümitsiz olmadığından değil belki, öyle görünmek istemediğinden. Gitarı eline alıp gözlerini kapattığında o hep olmak istediğin yere gittiğini biliyorum. Şimdi de orada olduğuna inanmak istiyorum.

Bak işte gök gürlüyor bağırır gibi. Ağaçlar devrilecek gibi eğiliyorlar. Yağmurlar yağıyor bu tarifsiz yaz kederinin üstüne. Bu Ağustos sonu fırtınası, sen gittin diye mi?

Çocukluğumuz mandarin ve limon ağaçları ile çevrili bir bahçede geçti…

Bir rüya gibi…

Bir gün o rüyada yeniden buluşuncaya dek.


.....................


ÇERÇEVELEYİP DUVARA ASIN

Bir Kıbrıslı Türkle bir Kıbrıslı Rumun büyük dostluğunun çok umut veren bir yanı olduğu gibi akıl almaz derecede hüzünlü bir gerçekliği de vardır. Birbiri ile bu kadar yakın dostluk kurabilen insanlar neden birer düşman gibi kendi topraklarında aralarında tel örgülü barikatlarla yaşarlar, diye düşünür ve yanıtını bulamazsınız bu sorunun. Ya da bulursunuz belki, ama çok da samimi, çok da çerçeveleyip duvara asılacak bir yanıt değildir bu.

Tıpkı çerçeveleyip duvara asamayacağımız daha bir sürü şey gibi burada.

Geçenlerde örneğin Rum barikatından geçerken, önümdeki KKTC plakalı bir aracın kontrol noktasındaki Rum polisine kimlik göstermeden geçtiğini gördüğümde bu ayrıcalığın nedenini merakımdan sormadan edemedim.

“Evet”, dedi Rum polisi, “kimlik göstermedi, çünkü Birleşmiş Milletler görevlisiydi”…

Manzara böyle. İsterseniz çerçeveleyip duvara asın.

Kıbrıslılar birbirlerini çok sevsin, ne kadar sevdiklerini anlata anlata bitiremesinler, övünüp dursunlar hatta, kardeş, gardaş, gardaşi mou -hangi dilde isterseniz. Mum yakıp şarkılar söylesinler, zivaniya, şarap sofraları eksik olmasın. Karşı şeritten birbirlerinin yüzüne bakarak sınır kuyruklarında tüketsinler ömürlerini. Bir kimlik - bir kimlik daha. Askeri mahkemelerde yargılansınlar kendi evlerini görmeye gittiler diye… Sonra da bir BM görevlisi yüzüne bakıp geçsin Rum polisinin de Türk polisinin de. Bu memleket burada istediği her yerde elini kolunu sallaya sallaya gezenlerinse, o sahip siz değilsiniz -orası kesin.

Siz otuz yıl yurdunuzun diğer yarısına hasret yaşarken, bütün BM görevlileri sınırlardan özgürce geçip gittiler. Doğduğunuz topraklarda size yasak olanlar, onlar için serbest. Siz izin almadan tuvalete de gidemezsiniz belki, ama BM askeri Ledra Palace Hotel’inin balkonundan nereye isterse oraya işer -manzara böyle. İsterseniz çerçeveleyip bunu da duvara asın.

Jiang Xueqin bir süre önce verdiği röportajda bu dünyadaki en rahat, en kaymaklı işin Birleşmiş Milletler’de olduğunu anlatıyordu. Az iş, çok para ve her türlü ayrıcalık.. “Gittiğiniz her yerde kraliyet mensubu muamelesi görürsünüz”, diyor ve ardından da BM görevlisi olarak Afganistan’da çalıştığı dönemde neden istifa ettiğini anlatıyor. Orada kuş gribi saptanıyor ve bunun üzerine patronu kendisini arayarak kuş gribi salgınının Afganistan’dan yayıldığı üzerine bir rapor hazırlamasını istiyor. “Bunu yapmak istemiyordum”, diyor profesör Jiang, “çünkü böyle bir rapor hazırlamam durumunda Afganistan’daki tüm çiftçiler tavuklarını öldürmeye başlayacak ve ülke gerçek anlamda açlıkla karşı karşıya kalacaktı”… Patronunun kendisinden böyle bir rapor istemesinin nedeni ise kuş gribi ile başa çıkmak için fon alacak olmasıydı.

Nasıl, tanıdık bir manzara mı bu sizin için?

Ya Romeo Dallaire’in Ruanda’da yaşananlara dair anlattıkları?

Kendisi orada 93-94 yılları arasında BM Barış Gücü Komutanlığı görevindeydi, yani yirminci  yüzyılın en büyük soykırımlarından biri olarak kabul edilen Ruanda Soykırımı’nın gerçekleştiği dönemde… Bu soykırımı önleyebilmek için yaptığı bütün girişimler BM yönetimi tarafından reddedilmiş ve kendisine ‘mevzuata uygun’ davranması söylenmişti. “Bizi telefonla arayarak yardım isteyen insanlar bizimle telefonda konuştukları sırada evlerine girenler tarafından vahşice öldürülüyorlardı, biz o insanalara yardım sözü vermiştik”, diyor…

Dallaire ülkesi Kanada’ya döndükten sonra girdiği bunalımdan uzun yıllar kurtulamadı, birkaç kez intihar girişiminde bulundu, Ruanda’da tanık olduğu vahşet ve suçluluk duygusu yıllarca peşini bırakmadı…

Manzara böyle işte. Nasıl, çerçeveleyip duvara asılacak gibi değil, değil mi?


......................


SEVGÜL ULUDAĞ’A…

Gittiğinden bu yana senin o güzel bahçen ve o bahçedeki sen aklımdan hiç çıkmadı Sevgül abla.

Güzel çiçeklerin arasında, rengarenk kıyafetlerinin içinde, elinde buzlu bardağın serin bir yaz akşamı yüzünden eksik olmayan gülümsemenle…

Öyle bir fotoğrafını çekmiştim.

Belki başka bir Bergman filmine girecek bir yaz gecesi tebessümüydü seninkisi -evet…

Bahçendeki her çiçeğin bir hikayesi vardı ve sen her birinin hikayesini özenerek anlatırdın; tıpkı anlattığın kayıp insanların hikayeleri gibi…

Geç saatlere sarkan uzun sohbetlerimizin sonunda sen yazmaya otururdun; o anlatılması imkansız, çok zor insan hikayelerini yazardın -kelimesi kelimesine dinleyerek kayıt altına aldığın kayıp hayatları…

Gözlerin dalıp giderdi bazen anlatırken, öğrendiklerinin gerçek olduğuna inanamazdın. “İnsanlara bunları yaptılar”, derdin sonunda… Dalgın dalgın sigarandan bir nefes çekerdin. Ve bahçeye bir sessizlik çökerdi.

Aldığın tehditleri anlatmıştın bir keresinde; açık tehditleri, üstü kapalı tehditleri… Seni yıldırmak ve vazgeçirmek için çok uğraşmışlardı. Senin uçan her kelebekten duyduğun çocuksu coşku ve heyecanı gördükçe bütün bunlara nasıl katlandığına hayret ederdim. Ama sen, bir yaz gecesi tebessümlü ulu bir dağ gibiydin Sevgül abla, seni yıldırmak imkansızdı.

Ne garip, sanki şimdi Çağlayan’a gitsem, o bahçenin gancellisini açıp girsem, seni yine orada o çiçeklerin arasında bulacakmışım gibi…

Beni alıp Maria’ya götürmüştün; babası ve kardeşi de dahil, ailesinden üç kişiyi Kıbrıslı Türklerin öldürdüğü Rum kadına… “Bak” demiştin, “Maria Kıbrıslı Türklere karşı kin duymuyor”… Hep gerçekleşmesini hayal ettiğin imkansız bir rüya gibiydi senin için Maria; o günden sonra benim için de öyle oldu - sana bunu söylemiş miydim?

‘Akamas’ filminin Berlin’deki gösterimine kendin gidecekken beni göndermiştin. Berlin’e ilk kez o zaman gitmiştim. Döndüğümde bol bol Berlin’i, ‘Akamas’ı ve çekmek istediğim filmleri konuşmuştuk. Derviş Özer’in “Ona Selam Söyle” kitabından ilk kez o zaman bahsetmiştin… İncisini Kaybeden İstiridyeler’ kitabınla birlikte, sonradan çektiğim ‘Tanık’ filminin senaryosunu yazarken bana yol kılavuzu olmuştu… Ne zaman aklıma takılan bir soru olsa seni aradığımı hatırlıyor musun?

Bir 8 Mart öncesi Mesarya’nın köylerine gitmiştik birlikte; oradaki kadınlarla görüşüp eylem planı hazırlamaya… Kıbrıs’ın köyleri ile şehirleri arasındaki uçurumu ilk kez o zaman farketmiştim. O köylerdeki birçok kadının çaresizliğini ilk kez o zaman görmüştüm. Ben çok radikaldim… Sen çok gerçekçi… Ve ben ki hiç feminist değildim; çünkü feminizmin kendisi kadına düşmandı bana göre -moru en çok senin üstünde sevdim.

Ölüm haberin geldiğinde inanamadım. Telefona sarıldım. Doğru.

Bu kadar çabuk, bu kadar erken gideceğin aklımın ucundan geçmezdi oysa. Geçmezdi çünkü hayata karşı bu kadar heyecan duyan sen… Bir çiçeğin çiçek açışına çocuklar gibi sevinen… Hayallerini, barış umutlarını hiç yitirmemiş… Karanlığın üstüne korkusuzca yürüyen…

Hala o kadar gerçek ki gülümseyişin, sesin, mor renk ojelerini gösterip “baaak” deyişin…

Tıpkı yine böyle bir yaz gecesi çektiğim fotoğraftaki gibi hatırlayacağım seni. Hep.


.........................


SEVDİK VE SEÇTİK

Barışın kendisini değil, ihtimalini sevdik biz, evet.

Tekdüze akıp giden sıcak günlerin birinde, birdenbire, küçük bir umut belirince, uzaklarda bir serap görmüş gibi heyecanlanmayı ve -ya bu kez olursa- diye o heyecanla karşımıza çıkan herkese fikrini sormayı sevdik…

Ufukta bir ‘tarih’ belirir belirmez sabırsızlıkla günleri saymayı, hiç çıkmayacağımız bir yolculuğa hazırlanır gibi görünmez bir bavula -ya çıkarsak- diye özenerek hayaller yerleştirmeyi sevdik.

Rumca-Türkçe şarkılı -az sonra son bulacak- bir gecede, sanki yarım değil, bir bütünmüşüz gibi düşlere kapılmayı ve hatta aldanmayı sevdik- evet.

Başkalarının bizim için hazırladığı, okuyamayacağımız kadar uzun barış planlarını sevdik.

Bu kez durum farklı, diyenlere inanmayı sevdik.

Cenevre, Crans-Montana ve New York’taki görüşmelerden güzel haberler beklemeyi sevdik.

Her bakıştan, her jestten bir anlam çıkarmayı ve çıkardığımız bu anlamın bizi ‘barış’a daha da yaklaştırdığını düşünmeyi sevdik.

Kahveler içip fallara bakmayı ve falda mutlaka barışa dair bir işaret bulmayı sevdik.

Barışın gazeteciliğini sevdik.

Barışa dair şiirleri sevdik; buluşmaları, sarılmaları sohbetleri sevdik. Beyaz güvercinlerin, zeytin dallarının resmini yapmayı sevdik.

Fotoğraflarda poz verirken mutlaka bir barış işareti göstermeyi sevdik.

Çocuklarımıza ‘Barış’ ismini vermeyi, pankartlara ‘Barış Hemen Şimdi’ diye yazmayı sevdik.

Barışa dair hiç çekmeyeceğimiz filmlerin senaryolarını oturup tartışmayı sevdik.

Berlin Duvar’ı yıkılırken sanki birleşen Lefkoşa’nın iki yarısıymış gibi coşmayı sevdik.

Ve işte, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin gelişini -tıpkı Godot’yu bekler gibi -elli yıldır ilk günkü gibi- umut ve heyecanla beklemeyi sevdik.

Barışın kendisini değil, ihtimalini sevdik biz, evet.

Gerçek bir barış için uğraşanları değil, ‘çözüm’ sözcüğünü dilinden düşürmeyenleri seçtik bu yüzden.

Suçların, kötülüklerin dibini kazıyanları değil, onları ya örtbas edenleri, ya da görmezden gelenleri seçtik.

Acı gerçekleri değil, tatlı ama çok boş vaatleri seçtik.

Başkaldırmayı değil, durumu idare etmeyi seçtik.

Korkusuzca lafları, kendi memleketimizdeki değil, başka ülkelerdeki haksızlıklar, adaletsizlikler için sarfetmeyi seçtik.

Denizi parayla satmalarını, dağları oymalarını, ve memleketi ucundan durmadan yemelerini görmezden gelmeyi seçtik.

Vatandaş çocuğunu nasıl okutacak diye kara kara düşünürken, her ay küçük bir servet değerindeki maaşı cebine indirmekten hiç sıkılmayan milletvekillerini seçtik.

Toplumun yararı için birleşmeyi değil, kişisel çıkarlar uğruna sessizce geride durmayı seçtik.

Özgürce kendi doğru bildiğini yapmayı değil, partinin birine yapışıp sürünün içinde kaybolmayı seçtik.

Sınırları aşmayı değil, sınır kuyruklarında ömür tüketmeyi seçtik.

Yüz yüze konuşurken başka, kalabalık içinde konuşurken başka, arkamızdan ise bambaşka şeyler söyleyenleri de nasıl olduysa dost bilmeyi seçtik.

Bize barışı değil, barışın ihtimalini sunanları seçtik. Barışın kendisini değil çünkü, ihtimalini sevdik biz - evet.

Guterres geldi ve gitti işte.

Ve şimdi Ağustos böceklerinin vızıltısından başka bir şey kalmadıysa geriye, oturup bir kayanın üstüne denize karşı, bir taş savurmaktan başka dalgalara ne yapılır?


..................................

______________



ÇERÇEVELEYİP DUVARA ASIN

Bir Kıbrıslı Türkle bir Kıbrıslı Rumun büyük dostluğunun çok umut veren bir yanı olduğu gibi akıl almaz derecede hüzünlü bir gerçekliği de vardır. Birbiri ile bu kadar yakın dostluk kurabilen insanlar neden birer düşman gibi kendi topraklarında aralarında tel örgülü barikatlarla yaşarlar, diye düşünür ve yanıtını bulamazsınız bu sorunun. Ya da bulursunuz belki, ama çok da samimi, çok da çerçeveleyip duvara asılacak bir yanıt değildir bu.

Tıpkı çerçeveleyip duvara asamayacağımız daha bir sürü şey gibi burada.

Geçenlerde örneğin Rum barikatından geçerken, önümdeki KKTC plakalı bir aracın kontrol noktasındaki Rum polisine kimlik göstermeden geçtiğini gördüğümde bu ayrıcalığın nedenini merakımdan sormadan edemedim.

“Evet”, dedi Rum polisi, “kimlik göstermedi, çünkü Birleşmiş Milletler görevlisiydi”…

Manzara böyle. İsterseniz çerçeveleyip duvara asın.

Kıbrıslılar birbirlerini çok sevsin, ne kadar sevdiklerini anlata anlata bitiremesinler, övünüp dursunlar hatta, kardeş, gardaş, gardaşi mou -hangi dilde isterseniz. Mum yakıp şarkılar söylesinler, zivaniya, şarap sofraları eksik olmasın. Karşı şeritten birbirlerinin yüzüne bakarak sınır kuyruklarında tüketsinler ömürlerini. Bir kimlik - bir kimlik daha. Askeri mahkemelerde yargılansınlar kendi evlerini görmeye gittiler diye… Sonra da bir BM görevlisi yüzüne bakıp geçsin Rum polisinin de Türk polisinin de. Bu memleket burada istediği her yerde elini kolunu sallaya sallaya gezenlerinse, o sahip siz değilsiniz -orası kesin.

Siz otuz yıl yurdunuzun diğer yarısına hasret yaşarken, bütün BM görevlileri sınırlardan özgürce geçip gittiler. Doğduğunuz topraklarda size yasak olanlar, onlar için serbest. Siz izin almadan tuvalete de gidemezsiniz belki, ama BM askeri Ledra Palace Hotel’inin balkonundan nereye isterse oraya işer -manzara böyle. İsterseniz çerçeveleyip bunu da duvara asın.

Jiang Xueqin bir süre önce verdiği röportajda bu dünyadaki en rahat, en kaymaklı işin Birleşmiş Milletler’de olduğunu anlatıyordu. Az iş, çok para ve her türlü ayrıcalık.. “Gittiğiniz her yerde kraliyet mensubu muamelesi görürsünüz”, diyor ve ardından da BM görevlisi olarak Afganistan’da çalıştığı dönemde neden istifa ettiğini anlatıyor. Orada kuş gribi saptanıyor ve bunun üzerine patronu kendisini arayarak kuş gribi salgınının Afganistan’dan yayıldığı üzerine bir rapor hazırlamasını istiyor. “Bunu yapmak istemiyordum”, diyor profesör Jiang, “çünkü böyle bir rapor hazırlamam durumunda Afganistan’daki tüm çiftçiler tavuklarını öldürmeye başlayacak ve ülke gerçek anlamda açlıkla karşı karşıya kalacaktı”… Patronunun kendisinden böyle bir rapor istemesinin nedeni ise kuş gribi ile başa çıkmak için fon alacak olmasıydı.

Nasıl, tanıdık bir manzara mı bu sizin için?

Ya Romeo Dallaire’in Ruanda’da yaşananlara dair anlattıkları?

Kendisi orada 93-94 yılları arasında BM Barış Gücü Komutanlığı görevindeydi, yani yirminci  yüzyılın en büyük soykırımlarından biri olarak kabul edilen Ruanda Soykırımı’nın gerçekleştiği dönemde… Bu soykırımı önleyebilmek için yaptığı bütün girişimler BM yönetimi tarafından reddedilmiş ve kendisine ‘mevzuata uygun’ davranması söylenmişti. “Bizi telefonla arayarak yardım isteyen insanlar bizimle telefonda konuştukları sırada evlerine girenler tarafından vahşice öldürülüyorlardı, biz o insanalara yardım sözü vermiştik”, diyor…

Dallaire ülkesi Kanada’ya döndükten sonra girdiği bunalımdan uzun yıllar kurtulamadı, birkaç kez intihar girişiminde bulundu, Ruanda’da tanık olduğu vahşet ve suçluluk duygusu yıllarca peşini bırakmadı…

Manzara böyle işte. Nasıl, çerçeveleyip duvara asılacak gibi değil, değil mi?


..................................

______________


MEKTUP

İşler içinden çıkılamayacak bir hal aldığında, sevdiğim bir kitabın yirmi birinci sayfasını açar ve ilk yedi satırını okurdum.

Gerçeğin orada olduğuna inandığım sürece, aradığımı bulurdum kuşkusuz: "Bir vakitler kalbimi aşkıyla ısıtmış olan güneş, ispat ve reddederek, bana güzel gerçeğin tatlı yüzünü göstermişti. Ben, yanlışımı düzelttiğimi ve buna kanaat getirdiğimi itiraf etmek düşüncesiyle konuşmak için başımı gerektiği şekilde kaldırdım.

Fakat birden gözüme bir şey göründü. Dikkatimi öyle kuvvetle kendine çekti ki, itiraf edeceğim şeyleri söylemeyi unuttum" (*)…

Bu kadar ölümün ve ayrılığın arasında; ki, geri dönüşü olmayan her ayrılık da küçük bir ölümdü, her türlü vasat düşünce, ustasını harcamaya mahkumdu.

Söylenecek başka ne varsa, hep sonraya bıraktık.

Çiçekler yandı, çınarlar devrildi, kahrolsun ve kahrolsun dediği ne varsa, hepsinin kahrını çekti, saçları ağardı, yaprakları sarardı durmadan yazdığı defterin.

Ve işte yaz geldi; sıcak ve yapışkan. Kilisenin bahçesindeki horozlar deli gibi bağırıyor sabahları. Sabahtan içmeye başlayan kadın, ‘’Bugün veya yarın ölmek benim için farketmez’’, diyerek kiliseye giriyor- kokusu güzel diye.

Arkadaşım gitti. Uzun bir koridorda vedalaştık. Yaz bana.

Bomboş odasına baktım. Sanki o odada hiçkimse yaşamamış gibiydi.  O balkonda kaç yaz gecesi durup yıldızlara bakan biz değildik sanki.

Ve sanki kelebeğin bir kanat çırpışı kadardı…

Bu birden tüm hızını alıp esen rüzgar, kulağımda biriken tatlı uğultu, kumlara yazdığım yazıyı iz bırakmadan silen okyanusun suları, bulutların ardından şaka yapar gibi görünüp kaybolan güneş…

Evet. Hepsi bu kadardı.

Yıllar sona habersiz çıkıp gelen ve beni bu yedi tepeli şehirde bulan kayıp ruhların, göz göze geldiğimiz ilk anda yitip gitmeleri bir tesadüf değildi kuşkusuz.

Gökten yağmur değil toz yağması, Lizbon’da birbirlerini tanımayan insanların selamlaşması ve Kıbrıslı Türklerin Türkiye’den kovulması bir tesadüf değildi.

Geriye dönüp bakınca herkesin yanıldığını görmek, bu serin yaz akşamı sarfedilen sözleri de şaibe altında bırakıyordu kaçınılmaz olarak. Buna itirazı olanlar hemen atılıp bir not daha yazdı:Hiçbirşey görünmüyorsa, ışıkları söndürün.

Savaş ve barış konusunda anlaşamadıklarımızla, birdenbire konuşacak başka hiçbir şey bulamadığımız için konuşmayı bıraktık.

Kavgasız gürültüsüz ve hiç anlatmadan.

Ama aydınlık bir odada, önündekini görmeyip, oraya buraya çarparak dolaşanların kırıp döktüğü camlar hepimize batıyor.

‘’En zoru karşı tarafı ikna etmek değil’’ diyor Moty Cristal*, ‘’Esas zor olan kendi tarafındakileri ikna etmektir’’…

Siyasete atılarak dünyayı değiştirebileceğine inanan bir Portekizliyle sabaha karşı Tejo nehrinin kıyısında durduk.

Sanki hiç akşam olmamış, hiç sabah olmamış, sanki nehir hiç huzur bulmamış gibiydi.

Sular durgundu oysa…

Ve uzaklardan bir yerden Amalia Rodrigues’in hüzünlü sesi duyuluyordu.

___________

(*) Dante, İlahi Komedya

*   Avukat, uluslararası siyasi görüşmelerde profesyonel arabulucu.


......................................................

______________________



ACININ SON BULMAMIŞ HALLERİ

Kimsenin anlamadığı bir dilde konuşur gibi yol ayrımında durup arkama bakmadığım diş ağrımla bundan sonra sapacağım her dönemecin beni Alice’in olmadığı bir diyara çıkaracağını kaygıyla düşünüyorum.

Artık bütün harikalar gerçek olmuş, prensler birer kurbağaya dönüşmüş ve bütün gerçekler imkansız birer kabak gibi ortalığa saçılmış durumdalar.

Siyasetten ve adaletten hiç konuşmak istemeyen bütün tanıdıklarım kendilerini ya hayatın güzelliklerine adamış, ya da fena halde kapıldıkları bazı acılar bulmuşlardı.

Bunların arasında doğanın yokoluşu ve eti için öldürülen hayvanlar en yaygın olanlardı.

Bir keresinde ailesinin Afrika’da kazandığı paraları vergiden kurtarmak için yılda birkaç kez dünya turuna çıktığını anlatan bir Fransız fizikçi, bu hayattaki tek tesellisinin hepimizin bir gün öleceği gerçeği olduğunu söylemişti. İnsanları acının tek kaynağı olarak görmesini ve sürekli Sartre’ın ‘cehennem başkalarıdır’, sözünü tekrar etmesini pek ciddiye almamıştım. Sonradan onu bir akıl hastanesine yatırdıklarını ve bir daha kimseyle konuşmadığını öğrendiğimde, sarfettiği bütün sözlerin üstüne garip bir acı çöktü.

Son bulmamış acıların tesellisi olarak bir film karesinde süzülen uçurtmaya bakarken aklıma bir hastane cihazında can veren küçük kızla, bir kamyonetin altında kalan minik oğlan geliyor. Sanki başkalarının kötü bir gününe kurban giden zavallı çocuklar. İsimlerini hiçbir milletvekilinin ağzına almadığı, davalarını hiçbir avukatın üstlenmediği, onlar için adaleti hiçbir yargıcın sağlamadığı ve buna isyan için sokakta hiçbir vatandaşın pankart açmadığı bu kuzey yarı adada, hiçbir partiye, hiçbir siyasiye, asla oy vermeyeceğim. Bize bir barbarlık müzesi daha lazım - kötü günlerinize kurban giden bütün çocuklar için - acının son bulmamış hallerini hatırlayacağınız.

Şimdi önümde dalgalı tepelerin yükseldiği bir yokuşu tırmanırken başka tepelerin arkasında batmakta olan kızıl güneşi düşünüyorum. Avuçlamaya çalıştığım dişimin ağrısı bana diğer bütün acıları unutturuyor. Sonra hapisten büyük travmalarla çıktığını anlatan genç kadını hatırlıyorum. Yıllar önce Moskova’daki Kurtarıcı İsa Katedrali’nde Putin karşıtı bir şarkı söyledikleri için tutuklanan Pussy Riot grubu üyesiydi. Gazetecinin bu eylemden pişmanlık duyup duymadığı sorusu üzerine, “O eylemden tutuklanmasam, başka bir eylemden tutuklanacaktım”, şeklindeki yanıtı aklıma Max Weber’in ‘şiddet’ ve ‘gücü’ siyasetin acı bir gerçeği olarak tanımlamasını getiriyor. Çünkü Weber’e göre siyasetçi kötülüğe iyilikle karşılık veremezdi; aksi halde kötülük kazanır ve kötülüğün bu zaferinin sorumlusu da yine siyasetçi olurdu.

Zor soruların bir türlü bulamadığım yanıtlarının henüz gitmediğim şehirlerde saklı olduğunu düşünmek dişimin acısını hafifletmiyor. Ama uzun yokuşun en tepesine vardığımda acıya alıştığımı hissediyorum. Lizbon’un en eski kitapçısının önünde dilencilik yapan ayakları sakat adam, ona para vermeyenlere tükürerek küfrediyor. Az ilerde gözleri doğuştan kör iki yaşlı kadın ise hep oturdukları kapının önünde küçük harmonika akordeon çalarak para kazanıyorlar.

Günün her saatinde her köşesi ışık gören bu şehirde dokunduğum herseyin bir gölgesi olduğunu ve bazen bu ikisinin bir olup beni oyuna getirdiklerini aldanmaya hevesli bir ruh haliyle anımsıyorum.

​

Elvan Levent
bottom of page