top of page

Elvan Levent

Existence

ÇERÇEVELEYİP DUVARA ASIN

Bir Kıbrıslı Türkle bir Kıbrıslı Rumun büyük dostluğunun çok umut veren bir yanı olduğu gibi akıl almaz derecede hüzünlü bir gerçekliği de vardır. Birbiri ile bu kadar yakın dostluk kurabilen insanlar neden birer düşman gibi kendi topraklarında aralarında tel örgülü barikatlarla yaşarlar, diye düşünür ve yanıtını bulamazsınız bu sorunun. Ya da bulursunuz belki, ama çok da samimi, çok da çerçeveleyip duvara asılacak bir yanıt değildir bu.

Tıpkı çerçeveleyip duvara asamayacağımız daha bir sürü şey gibi burada.

Geçenlerde örneğin Rum barikatından geçerken, önümdeki KKTC plakalı bir aracın kontrol noktasındaki Rum polisine kimlik göstermeden geçtiğini gördüğümde bu ayrıcalığın nedenini merakımdan sormadan edemedim.

“Evet”, dedi Rum polisi, “kimlik göstermedi, çünkü Birleşmiş Milletler görevlisiydi”…

Manzara böyle. İsterseniz çerçeveleyip duvara asın.

Kıbrıslılar birbirlerini çok sevsin, ne kadar sevdiklerini anlata anlata bitiremesinler, övünüp dursunlar hatta, kardeş, gardaş, gardaşi mou -hangi dilde isterseniz. Mum yakıp şarkılar söylesinler, zivaniya, şarap sofraları eksik olmasın. Karşı şeritten birbirlerinin yüzüne bakarak sınır kuyruklarında tüketsinler ömürlerini. Bir kimlik - bir kimlik daha. Askeri mahkemelerde yargılansınlar kendi evlerini görmeye gittiler diye… Sonra da bir BM görevlisi yüzüne bakıp geçsin Rum polisinin de Türk polisinin de. Bu memleket burada istediği her yerde elini kolunu sallaya sallaya gezenlerinse, o sahip siz değilsiniz -orası kesin.

Siz otuz yıl yurdunuzun diğer yarısına hasret yaşarken, bütün BM görevlileri sınırlardan özgürce geçip gittiler. Doğduğunuz topraklarda size yasak olanlar, onlar için serbest. Siz izin almadan tuvalete de gidemezsiniz belki, ama BM askeri Ledra Palace Hotel’inin balkonundan nereye isterse oraya işer -manzara böyle. İsterseniz çerçeveleyip bunu da duvara asın.

Jiang Xueqin bir süre önce verdiği röportajda bu dünyadaki en rahat, en kaymaklı işin Birleşmiş Milletler’de olduğunu anlatıyordu. Az iş, çok para ve her türlü ayrıcalık.. “Gittiğiniz her yerde kraliyet mensubu muamelesi görürsünüz”, diyor ve ardından da BM görevlisi olarak Afganistan’da çalıştığı dönemde neden istifa ettiğini anlatıyor. Orada kuş gribi saptanıyor ve bunun üzerine patronu kendisini arayarak kuş gribi salgınının Afganistan’dan yayıldığı üzerine bir rapor hazırlamasını istiyor. “Bunu yapmak istemiyordum”, diyor profesör Jiang, “çünkü böyle bir rapor hazırlamam durumunda Afganistan’daki tüm çiftçiler tavuklarını öldürmeye başlayacak ve ülke gerçek anlamda açlıkla karşı karşıya kalacaktı”… Patronunun kendisinden böyle bir rapor istemesinin nedeni ise kuş gribi ile başa çıkmak için fon alacak olmasıydı.

Nasıl, tanıdık bir manzara mı bu sizin için?

Ya Romeo Dallaire’in Ruanda’da yaşananlara dair anlattıkları?

Kendisi orada 93-94 yılları arasında BM Barış Gücü Komutanlığı görevindeydi, yani yirminci  yüzyılın en büyük soykırımlarından biri olarak kabul edilen Ruanda Soykırımı’nın gerçekleştiği dönemde… Bu soykırımı önleyebilmek için yaptığı bütün girişimler BM yönetimi tarafından reddedilmiş ve kendisine ‘mevzuata uygun’ davranması söylenmişti. “Bizi telefonla arayarak yardım isteyen insanlar bizimle telefonda konuştukları sırada evlerine girenler tarafından vahşice öldürülüyorlardı, biz o insanalara yardım sözü vermiştik”, diyor…

Dallaire ülkesi Kanada’ya döndükten sonra girdiği bunalımdan uzun yıllar kurtulamadı, birkaç kez intihar girişiminde bulundu, Ruanda’da tanık olduğu vahşet ve suçluluk duygusu yıllarca peşini bırakmadı…

Manzara böyle işte. Nasıl, çerçeveleyip duvara asılacak gibi değil, değil mi?


..................................

______________


MEKTUP

İşler içinden çıkılamayacak bir hal aldığında, sevdiğim bir kitabın yirmi birinci sayfasını açar ve ilk yedi satırını okurdum.

Gerçeğin orada olduğuna inandığım sürece, aradığımı bulurdum kuşkusuz: "Bir vakitler kalbimi aşkıyla ısıtmış olan güneş, ispat ve reddederek, bana güzel gerçeğin tatlı yüzünü göstermişti. Ben, yanlışımı düzelttiğimi ve buna kanaat getirdiğimi itiraf etmek düşüncesiyle konuşmak için başımı gerektiği şekilde kaldırdım.

Fakat birden gözüme bir şey göründü. Dikkatimi öyle kuvvetle kendine çekti ki, itiraf edeceğim şeyleri söylemeyi unuttum" (*)…

Bu kadar ölümün ve ayrılığın arasında; ki, geri dönüşü olmayan her ayrılık da küçük bir ölümdü, her türlü vasat düşünce, ustasını harcamaya mahkumdu.

Söylenecek başka ne varsa, hep sonraya bıraktık.

Çiçekler yandı, çınarlar devrildi, kahrolsun ve kahrolsun dediği ne varsa, hepsinin kahrını çekti, saçları ağardı, yaprakları sarardı durmadan yazdığı defterin.

Ve işte yaz geldi; sıcak ve yapışkan. Kilisenin bahçesindeki horozlar deli gibi bağırıyor sabahları. Sabahtan içmeye başlayan kadın, ‘’Bugün veya yarın ölmek benim için farketmez’’, diyerek kiliseye giriyor- kokusu güzel diye.

Arkadaşım gitti. Uzun bir koridorda vedalaştık. Yaz bana.

Bomboş odasına baktım. Sanki o odada hiçkimse yaşamamış gibiydi.  O balkonda kaç yaz gecesi durup yıldızlara bakan biz değildik sanki.

Ve sanki kelebeğin bir kanat çırpışı kadardı…

Bu birden tüm hızını alıp esen rüzgar, kulağımda biriken tatlı uğultu, kumlara yazdığım yazıyı iz bırakmadan silen okyanusun suları, bulutların ardından şaka yapar gibi görünüp kaybolan güneş…

Evet. Hepsi bu kadardı.

Yıllar sona habersiz çıkıp gelen ve beni bu yedi tepeli şehirde bulan kayıp ruhların, göz göze geldiğimiz ilk anda yitip gitmeleri bir tesadüf değildi kuşkusuz.

Gökten yağmur değil toz yağması, Lizbon’da birbirlerini tanımayan insanların selamlaşması ve Kıbrıslı Türklerin Türkiye’den kovulması bir tesadüf değildi.

Geriye dönüp bakınca herkesin yanıldığını görmek, bu serin yaz akşamı sarfedilen sözleri de şaibe altında bırakıyordu kaçınılmaz olarak. Buna itirazı olanlar hemen atılıp bir not daha yazdı:Hiçbirşey görünmüyorsa, ışıkları söndürün.

Savaş ve barış konusunda anlaşamadıklarımızla, birdenbire konuşacak başka hiçbir şey bulamadığımız için konuşmayı bıraktık.

Kavgasız gürültüsüz ve hiç anlatmadan.

Ama aydınlık bir odada, önündekini görmeyip, oraya buraya çarparak dolaşanların kırıp döktüğü camlar hepimize batıyor.

‘’En zoru karşı tarafı ikna etmek değil’’ diyor Moty Cristal*, ‘’Esas zor olan kendi tarafındakileri ikna etmektir’’…

Siyasete atılarak dünyayı değiştirebileceğine inanan bir Portekizliyle sabaha karşı Tejo nehrinin kıyısında durduk.

Sanki hiç akşam olmamış, hiç sabah olmamış, sanki nehir hiç huzur bulmamış gibiydi.

Sular durgundu oysa…

Ve uzaklardan bir yerden Amalia Rodrigues’in hüzünlü sesi duyuluyordu.

___________

(*) Dante, İlahi Komedya

*   Avukat, uluslararası siyasi görüşmelerde profesyonel arabulucu.


........................................................................................

____________________________________



ACININ SON BULMAMIŞ HALLERİ

Kimsenin anlamadığı bir dilde konuşur gibi yol ayrımında durup arkama bakmadığım diş ağrımla bundan sonra sapacağım her dönemecin beni Alice’in olmadığı bir diyara çıkaracağını kaygıyla düşünüyorum.

Artık bütün harikalar gerçek olmuş, prensler birer kurbağaya dönüşmüş ve bütün gerçekler imkansız birer kabak gibi ortalığa saçılmış durumdalar.

Siyasetten ve adaletten hiç konuşmak istemeyen bütün tanıdıklarım kendilerini ya hayatın güzelliklerine adamış, ya da fena halde kapıldıkları bazı acılar bulmuşlardı.

Bunların arasında doğanın yokoluşu ve eti için öldürülen hayvanlar en yaygın olanlardı.

Bir keresinde ailesinin Afrika’da kazandığı paraları vergiden kurtarmak için yılda birkaç kez dünya turuna çıktığını anlatan bir Fransız fizikçi, bu hayattaki tek tesellisinin hepimizin bir gün öleceği gerçeği olduğunu söylemişti. İnsanları acının tek kaynağı olarak görmesini ve sürekli Sartre’ın ‘cehennem başkalarıdır’, sözünü tekrar etmesini pek ciddiye almamıştım. Sonradan onu bir akıl hastanesine yatırdıklarını ve bir daha kimseyle konuşmadığını öğrendiğimde, sarfettiği bütün sözlerin üstüne garip bir acı çöktü.

Son bulmamış acıların tesellisi olarak bir film karesinde süzülen uçurtmaya bakarken aklıma bir hastane cihazında can veren küçük kızla, bir kamyonetin altında kalan minik oğlan geliyor. Sanki başkalarının kötü bir gününe kurban giden zavallı çocuklar. İsimlerini hiçbir milletvekilinin ağzına almadığı, davalarını hiçbir avukatın üstlenmediği, onlar için adaleti hiçbir yargıcın sağlamadığı ve buna isyan için sokakta hiçbir vatandaşın pankart açmadığı bu kuzey yarı adada, hiçbir partiye, hiçbir siyasiye, asla oy vermeyeceğim. Bize bir barbarlık müzesi daha lazım - kötü günlerinize kurban giden bütün çocuklar için - acının son bulmamış hallerini hatırlayacağınız.

Şimdi önümde dalgalı tepelerin yükseldiği bir yokuşu tırmanırken başka tepelerin arkasında batmakta olan kızıl güneşi düşünüyorum. Avuçlamaya çalıştığım dişimin ağrısı bana diğer bütün acıları unutturuyor. Sonra hapisten büyük travmalarla çıktığını anlatan genç kadını hatırlıyorum. Yıllar önce Moskova’daki Kurtarıcı İsa Katedrali’nde Putin karşıtı bir şarkı söyledikleri için tutuklanan Pussy Riot grubu üyesiydi. Gazetecinin bu eylemden pişmanlık duyup duymadığı sorusu üzerine, “O eylemden tutuklanmasam, başka bir eylemden tutuklanacaktım”, şeklindeki yanıtı aklıma Max Weber’in ‘şiddet’ ve ‘gücü’ siyasetin acı bir gerçeği olarak tanımlamasını getiriyor. Çünkü Weber’e göre siyasetçi kötülüğe iyilikle karşılık veremezdi; aksi halde kötülük kazanır ve kötülüğün bu zaferinin sorumlusu da yine siyasetçi olurdu.

Zor soruların bir türlü bulamadığım yanıtlarının henüz gitmediğim şehirlerde saklı olduğunu düşünmek dişimin acısını hafifletmiyor. Ama uzun yokuşun en tepesine vardığımda acıya alıştığımı hissediyorum. Lizbon’un en eski kitapçısının önünde dilencilik yapan ayakları sakat adam, ona para vermeyenlere tükürerek küfrediyor. Az ilerde gözleri doğuştan kör iki yaşlı kadın ise hep oturdukları kapının önünde küçük harmonika akordeon çalarak para kazanıyorlar.

Günün her saatinde her köşesi ışık gören bu şehirde dokunduğum herseyin bir gölgesi olduğunu ve bazen bu ikisinin bir olup beni oyuna getirdiklerini aldanmaya hevesli bir ruh haliyle anımsıyorum.

Elvan Levent
bottom of page