Faize Özdemirciler
Adressiz Yazılar
KEŞKE FERİHA ALTIOK BİR “EYLÜL” ŞİİRİ DAHA YAZSA
Baltaya direnen yalnız bir ağaç gibiydi babam, denizin dibinde denizi göremeyen bir Mağusa, Karanfilli’nin sokaklarında dolaştığı zamanlarını özleyen bir Lefkoşa gibiydi.
Yolcuların artık uğramadığı ıssız bir Skarino Hanı’ydı, kendisini isteyerek ya da istemeyerek terkeden insanlara kızgın bir Aytotoro’ydu.
Çok eskiden Aytotoro mevzilerinde yapılan tatbikatları gülerek anlatırdı, taşları zeytin ağaçlarına bomba niyetine atarlarmış mesela, gülerek anlatırdı köyde zivaniyayı yasaklamaya kalkışan ‘deli’ komutanları…
Anlamadığı dualara amin diyenleri hiç ciddiye almazdı babam, iyiler ve kötüler diye ayırırdı insanları…
Çünkü biliyordu ki, eskidi kutsal kitaplar, çürüdü buyruklar, küflendi peygamberler, defalarca öldü defalarca dirildi Tanrılar ve Allahlar.
Bir daha asla "'Bu ülkede savaşı barış zannederek büyüdü çocuklar' deme" dedim kendi kendime. Husol!
“Düşleri de yırtık olur haritası yırtık olanın” deme!
“Deli Temmuz” deme!
“Her aşk doğduğu yere benzer” deme!
“Hüzzam bozuldu” deme!.
“Rumca küstüm Türkçe kırıldım” deme!
Yaşlandı bu dizeler. Yaşlandı o çocuklar.
Ve çoktan pişman oldu savaşın hemen sonrasında, katliam çukurlarından ölülerin yeni çıkarıldığı zamanlarda, boyunlarına kurşun asan kızlar…
Şimdi yazılıp da postalanmamış bir mektup olsam kimin umurunda! Postalansam ve gönderildiğim adreste artık kimse oturmadığı için geri gönderilsem kim merak eder, kim okur beni!..
İşte siyah beyaz bir fotoğraf...
Yüzümün yarısını saçların örtmüş, bir bacağım var, diğeri yok, omuzumda kesik bir el, sigarasının dumanı var babam yok!
Ne zaman babamı düşünsem bir Angelopulos filminin içinde bulurum kendimi.
Ve işte yine Odysseus’un Bakışı’nın en kederli sahnesindeyim...
Karların içinde taksiyle bata çıka ilerliyoruz, şoför konuşuyor ben yıllar sonra doğduğu yere dönmüş ama mezarlıktan başka gidecek yeri kalmamış bir yabancı gibi susuyorum.
Kar çok yoğun yağıyor, şoför "mola vermek zorundayız, yollar kapalı, ilerleyemeyiz artık" diyor ve duruyor.
Bir şişe kırmızı şarap çıkarıyor zulasından, dikiyor kafaya. Sonra şişeyi bana uzatıyor ve diyor ki:
"Bizim köyde dost olabilmek için aynı şişeden şarap içmek ve aynı şarkıları dinlemek şarttır."
Tereddüt etmeden uzanıyorum şaraba...
Çünkü köye yeni gelenleri içkiye ve şarkıya alıştıran bir babam vardı benim...
-Ki içime çöken hasret dolu bir ah'tır şimdi...
Kalleş bir Ağustos’ta gitti babam, sonra annemi de aldı yanına, hasret dolu ah iki oldu…
Varolmak için mücadeleye hal, yok olmamak için dayanışmaya mecâl kalmadı bu son fasılda. Mana niyetine azıcık hüzün bile imkânsız, Byron’u bedbaht eden melâl kayıp, Eylül’deyiz oysa…
Keşke şairim Feriha Altıok bir “Eylül” şiiri daha yazsa, bir parantez açsa, ben de bir dize eklesem oraya…
_________
HER AKŞAMÜSTÜ MELİŞŞA TEPESİNDE
O kadar yabancılaştık ki doğduğumuz büyüdüğümüz yaşadığımız yere, sık sık Kıbrıs Sorunu çözülmüş de haberimiz yokmuş gibi hissettiğimiz oluyor. Acı bir histir bu ve Kıbrıslıların çözülüp dökülmelerinin de, demografik bozgunu bir sorun olarak görüp ona karşı mücadele etmek yerine, yeni demografik düzene kendini uyarlamayı seçen fırsatçı muhaliflerin de Kıbrıs Sorunu'nun 1974'te çözüldüğü algısının yaratılmasına olanak sağladıklarını inkâr edemeyiz...
Kıbrıslılar zaten figüran olarak yer aldıkları oyundan hem yozlaşarak hem yoklaşarak çekildiler, mecliste oturan muhalifler de demografik bozgundan muzaffer çıkan nüfusa ve kültüre göre aldılar pozisyonlarını, sandık ne kadar kutsalsa, seçmen de o kadar kutsaldır sonuçta...
Kıbrıs Sorunu artık 74 sonrasında Kıbrıs'a sistematik olarak taşınan yerleştirilen ve yarım asırda burada kökleşen nüfusun sorunları üzerinden konuşulacak elbette, kimler görünüyorsa onların sorunları görünüyor; en büyük sorun kuzeydeki Rum topraklarının yağmalanması, Maraş'ın sa- hiplerine iadesi falan olamazken, karma evliliklerden doğan çocukların Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı alması/alamaması ola- biliyor mesela, olacak, çoğunluğun sorunu budur...
Kıbrıs Sorunu işgal bitecek de çözülecek diye bir durum yok, tam tersine, işgalin bir sonucu olarak burada çoğunluk haline gelen nüfusun taleplerini karşılayacak şekilde çözülmeye çalışılacak, bu arada Kıbrıslılar da güneyde ve kuzeyde çözülmeye ve dökülmeye devam edecekler...
Kıbrıs Sorunu bizzat barikatların kendisi olmadı hiçbir zaman. Bunu öncelikli sayanlara marjinal dediler, ütopist dediler, hayalperest dediler...
Kıbrıs Sorunu kuzeyde, Kıbrıslıların veya bitişik yazılan Kıbrıslıtürklerin değil, Türk Kıbrıslıların sorunudur. Kuzeyde Kıbrıs da Kıbrıslılar da görünmez olduğuna göre, şaşılacak bir şey yok, kimler görünü- yorsa onların sorunları görünüyor ve konuşuluyor, görünmeyenler sorunlarıyla beraber yoğa yazılıyor...
Barikatsız Kıbrıs falan olmaz, olabilemez, kuzeyde barikatsız Kıbrıs isteyenlere gerçek Türkler "Rum piçi" diyorlar; çözüm isteyen Rumlar da sağolsunlar barikatsız Kıbrıs dediğinizde size "balyo Gibreo" diyorlar; "eski Kıbrıslı'sınız siz...
Ya "yeni" Kıbrıs'ı kabul edersiniz, ya da siktirip gidersiniz buralardan...
Türkiye'den üç gün önce gelen biri size Kıbrıs dersi, insanlık dersi vermeye kalkabilir, ırkçı diyebilir, belki de yüzlerce in- sanın ölümüne sebep olan gemi faciasında sorumlulardan biri olan Bakan'a tepki gösterdiğinizde, sırf o Bakan Türkiye kökenlidir. diye, sizi o kişiyi ötekileştirmekle de suçlayabilir...
Karşılıklı oturup konuşsak Kıbrıs'ta nasıl "öteki" olduğumu anlatmaya çalışabilirdim belki, ama vakit yok, ben gün boyunca hüzün nedeniyle kapalı bir romanm içindeyim, sonra da evde yokum, o nereden bilecek benim her akşamüstü Aytotoro'nun Glargez mahallesinin kızlarıyla Melişşa tepesine çıkıp gecetütenler lâleler topladığımı...
...................
BATAN GEMİNİN MALLARI
Yazıya dökülemeyecek facialardan geçiyoruz. Arızalı olduğu bilindiği halde sefere çıkarılan gemi, gemi su alırken, henüz kıyıdan uzaklaşmamışken yolcuların geri dönelim feryadını duymayıp “bir şey olmaz” diyen sahte kaptan, sahte kaptanın arkasındaki sahte devlet, sahte devletin pişkin Bakanı ve daha neler neler.
Ne gemideki yolcu sayısını biliyoruz, ne kurtulanların sayısını, ölü sayısını da hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Örtücüler sağlı sollu işbirliği içinde, külliyede oturmanın ilk şartı örtmektir, duruş külliyenin de külliyeyi yaptıranın da fıtratında yoktur, külliyede bir tek oturuş vardır…
Facia sadece batan gemide değil, KKTC batık olduğu halde ona batmamış muamelesi yapan siyaset camiasındadır aynı zamanda. “Bir şey olmaz” diyen sahte kaptanın bu sözü siyasetin de tavrıdır, gemi su alıyor bir şey olmaz, okullar çocukların başına yıkılacak bir şey olmaz, bu hastane dere yatağına yapıldı bir şey olmaz, bu ülkenin ağzına sıçtılar, sıçtıklarını da bize yediriyorlar, bir şey olmaz…
Yazıya dökülemeyecek kara günlerden geçiyoruz. Yürek dayanmaz can dayanmaz, denizden yakınlarının cesetlerinin çıkarılmasını bekleyen insanların feryatlarına. Bu insanların karşısına gidip arama kurtarma çalışmaları devam ediyor gibi anlamsız konuşmalar yapan siyasilerin yüzsüzlüğüne mide dayanmaz…
Bu yazıyı aslında ben yazmıyorum, bu yazı kendi kendini mi yazıyor onu da bilmiyorum ama bu kalemin ucuna küfürden başka bir söz gelmiyor, kalemime mani olmaya çalışıyorum…
Yüreg garıştıran kucaklaşmalar, yüreg garıştıran ağlamalar, yüreg garıştıran gülmeler…
22 Ocak saldırısının bir numaralı dilsizinin dili açılmış, konuşuyor da konuşuyor.
22 Ocak güruhunun karşısına geçip “arkadaşlar görevinizi yaptınız artık dağılın” diyen Derinya kahramanı, yakınlarının cesetlerinin çıkarılmasını öfke ve acı içinde bekleyen insanların karşısına çıkamadı, gerekirse istifa ederim dedi, etmedi, bu arada ağladı ve 22 Ocak saldırısını perde aralığından seyreden, beş sene sonra da külliyeye yerleşen yufka yürekli cumhurbaşkanı batan geminin en önemli sorumlusu olan adamı sımsıkı kucaklayarak teselli etti, fotoğraf tepki alınca da “Bu dönemde böyle bir açıklama yapmak zorunda kalmaktan hicap duyuyorum” diyerek hepimize insanlık dersi verdi, önceki gün ağlayan bakan ertesi gün sırıtarak hükümetten çekildiğini açıkladı…
Neyse ki, mani oluyorum, ucuna gelen küfürleri yazmıyor kalemim, istekli değil kendisi de ağzını bozmaya, çünkü bu kalem artık siyasi şarlatanların adlarını yazmaktan bile hicap duyuyor…
Onların adları yoktur, onlar batan geminin sahte kaptanı kadar sahtedirler, batan gemiye mal mal bakıyorlar, çünkü onlar aslında batan başka bir geminin mallarıdırlar…
Önce bavullar vurdu sahile, yakında ölü çocuklar vuracak, ölü erkekler, ölü kadınlar…
Onlara da mal mal bakacaklar…
Sandıklar kurulacak sonra, sandıktan zaferle çıktıklarını sanacaklar, bu zafer de kendileri gibi sahte olacak, tek gerçek kalacak, yersizliğimiz, yabancılığımız, hiçliğimiz piçliğimiz…
.....................
CENGİZ ERDEM BİZİ BU DIŞARIDAN ÇIKARABİLİR Mİ?
Bakımlı ve bereketli bahçelerden geçtim, lâleler topladım tepelerden, düştüm kalktım gecetüten topladım eteklerinden dağların, köprülerden geçtim ama derenin hırçın ve bulanık aktığı zamanlarda, annem beni sırtına alıp karşı tarafa geçirmeseydi kesinlikle geçemezdim…
Aytotoro’da çocuk, Aysergi’de ergendim, ben galiba sadece İstanbul’da, bir tek orada gençtim.
Şimdi Lokmacı barikatından güneye geçerken genç olmayabilirim, ama sanırım yaşlı da değilim, yaşlı olmadığımı barikatlarda kimlik kartı gösterirken Türkçe ve Rumca ettiğim küfürlerden anlıyorum…
Yazıda öfkeli hayatta sakin miyim, yazıda kederli hayatta neşeli miyim, yazıda karamsar hayatta iyimser miyim, yazıda mutsuz hayatta mutlu muyum, sanırım öyleyim, yani en marazlı şarkı en hüzünlü şiir beni mutlu ettiğine göre, kesinlikle öyleyim. Hangi halim kurgu hangi halim gerçek, ikisi de mi gerçek, yoksa ikisi de mi kurgu, bilmem.
İçimde su sızdıran çatlaks vazoda çiçekler mütemadiyen solgun, vazodaki çatlağı gördüğüm halde habire su koyuyorum. Su kaybolup gidiyor, ben de koyverip gidiyorum…
Ben nasıl mıyım, iyiyim desem, iyi olmak ne demek diye soracaksınız, uzun uzun anlatmak gerekecek, mutluyum desem neden mutlu olduğumu, mutsuzum desem neden mutsuz olduğumu soracaksınız, ikisi de değilim, başka türlü bir şey benim hissettiğim desem onu da anlatmak gerekecek, oysa ben uzun cümleler yazarım ama uzun konuşan biri değilim, bu yüzden sormayın, bilmem...
Yıllar önce meydanları dolduran binlerce insan gelir aklıma; pis korkulara mahkûm edilmiş bir başkaldırı, sinirleri alınmış, öfkesi törpülenmiş, dili bağlanmış ıslak bir kalabalık gelir aklıma; niçin yürüdüklerini sorsam mı onlara, aynı yağmur altında beraber yürüyüp aynı yağmurlarda ıslandıkları insanlar şimdi nerede, sorsam mı; niçin yürüdüklerini hatırlatsam mı, hatırlamak isterler mi, yeri mi şimdi, zamanı mı?
Kendinde mahsur kalmış bir yabancı gibiyim özellikle de Lokmacı’dan geçerken, sağlı sollu viran olmuş binaların arasından geçen bu derme çatma koridor, bu polis kulübeleri, bir film platosu gibi görünür gözüme, figüranlar geçip gidiyor, oyuncular hazır ve fakat yönetmenler kayıp, senaristler kayıp, üstelik onları kimsenin aradığı da yok…
Ne Külliye’ye tıkılanların hükmü var, ne Külliye dışında kalanların; Külliye’nin içindekiler sus payı olarak aldıkları ballı maaşlarıyla ne yaparlarsa yapsınlar, başlarının çaresine baksınlar, rahatsızlık duyuyorlarsa iade etsinler maaşlarını; beni Külliye’nin dışında mandrada yaşamaya mahkûm olanlar, kaçacak yerleri olmayanlar, adada yaşayamayacak kadar yersiz, adadan kaçamayacak kadar yurtsuz olanlar ilgilendirir…
Bir gece ansızın Cengiz Erdem çıkıp gelse, bizi bu dışarıdan çıkarabilir mi acaba?
......................
KİMİNDİR BU TAKSİM, KİMİNDİR BU ÖLÜ(M)
Hatırla, yıllar önce seni kurtardık dediler, sana pusu kurdular, seni adanın kuzey yarısına, Rumları da güney yarısına tıkıştırdılar; sonra senden daha Türk olan insanlar taşıdılar vatan eylemek için senin doğduğun büyüdüğün toprakları, ağzını açıp da burası zaten benim vatanım bile diyemedin; hem sana ait olanı verdin, hem sana ait olmayanı, verdikçe azaldın azaldıkça verdin, kuzeyde kurulan düzen sende ne haysiyet bıraktı ne şahsiyet…
Söyle şimdi kimindir, sokaklarında meydanlarında görünmez olduğun, sadece mezarlıklarında çoğaldığın bu ülke?
Bir gece ansızın gelenler aradan onlarca yıl geçtikten sonra bir gece yine ansızın karar verdiler ve ertesi günün sabahında, açtılar mandranın kapılarını, göster kimliğini geç dediler sana, gösterdin ve geçtin, aynı anda Rumlara da aynı şeyi söylediler, onlar kimliğini göstererek kuzeye, sen de güneye geçtin…
Sen aslında Lefkoşa’nın bir tarafından öbür tarafına kimlik göstererek geçip gitmeye alıştığında kaybettin.
Barikatlara kapı dediler sen de gerçek kapı sandın, sandın da ne oldu, kapılar açıldı da ne oldu, kapı olmayan kapılar açılınca kapanmış olmadı mı gerçek kapılar; barikatlardan kimlik göstererek geçmenin ‘normal’ kabul edilmesi bu ülkedeki en ‘anormal’ şey değil midir; kapılar açılınca Kıbrıs’ın birleşmesi sonsuza dek ertelenmedi mi; Avrupa Kıbrıs’ı üyeliğe kabul etti de ne oldu, sen de kapılar açılır açılmaz aldığın AB kimliğinle Avrupalara gittin geldin de ne oldu, iki toplumlu etkinlikleri hiç kaçırmadın da ne oldu…
Rumlarla Türkler hem yaptıkları hem yapmadıklarıyla taksimin hizmetkârı olmaktan kurtulamadılar, söyle şimdi kimindir bu taksim, bu ölüm kimindir, bu ölü kimdir ve kimindir?
Sen kapılardan geçip gittikçe statüko derinleşti, sen akın akın güneye gittin, çocukluğunun geçtiği sokaklarda turistler gibi gezindin.
Rumlar da kuzeye geçtiler, kendi evlerinde misafir gibi oturup kahve içtiler, Eurolarını bozdurup ucuza alışveriş yaptılar kâra geçtiler, bugünün kârı yarının zararı olacaktı, bunu hiç düşünmediler, alan memnun satan memnundu, muhtemelen en büyük tahsilatı gece kulüpleri ve kumarhaneler topladı, tahribatı ise ülkenin yarınlarına yazıldı…
Yabana atmayın, en çözümcü kesimlerin de katkılarıyla imkânsızı başardı bu kör kütük zihniyet, çünkü yeşil hat boyunca uzanan dikenli telleri kaldırmaktan, barikatları yıkmaktan çok daha zordu bir adadan iki ayrı ülke yaratmak…
Söyle şimdi neyindir, dağlarında denizlerinde görünmez olduğun, sadece mezarlıklarında çoğaldığın bu yer; kimindir bu taksim, kimindir bu ölü(m)?
...............................
HER ŞEYİ SARAHATEN SÖYLEYECEĞİM
Her şey geçer herkes gider, her gidenden her geçenden geriye, Temmuz’undan delirmeye, Ağustos’undan devrilmeye ve hatta kederinden ölmeye hazır bir yaz kalır…
Bir de uzun ve sıcak ve tozlu yaz’a eşlik eden o ahmakdağıtan rüzgâr…
Dinden imandan kaynaklanmayan, belli belirsiz bir tevekkül hissedilir yaza yaza bitiremediğimiz yaz’ın hafızasında, örteriz bütün suçlarını yaz(ı)ların…
Dışarıda dua, içeride şarkı; dışarıda tevekkül, içeride tereddüt…
Aşk bitti diye hayıflanmanın, aşk bitti mi biter yaşanmaz bir daha diye sızlanıp durmanın ne anlamı var, aşk bir sizde mi biter, aşk herkeste biter, aşk da insan gibi ölümlüdür sonuçta…
Orhan Seyfi Orhon’un Nihavent makamında bestelenen şiiri geliyor aklıma, Münir Nurettin Selçuk’un yorumuyla sevdiğimiz o muhteşem şarkı:
“Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı…”
Söyleyeceksin tabii, açıkça söyleyeceksin, sarahaten, ne var bunda?
Aşkta ve siyasette, tarihte ve coğrafyada, ne çok şey birikti dillerimizin altında; katile katil, faşiste faşist, işgalciye işgalci diyeceksin, katilin de adı var kurbanın da, erkeklerin de kadınların da adları var, savaşların kazananı yok diyorlar ya ikide birde, oysa savaşların çoook kazananı var…
Doğdukları yerde yaşayamayanları, ölemeyenleri, doğdukları köye gömülmek istedikleri halde gömülemeyenleri düşünüp hüzünleneceksin…
Denizlerde boğulanları, kasten boğulmaya terkedilenleri düşüneceksin…
Sonra işte, boynu bükülmüş bir akşam gibi gelecek Ağustos, alıp gidecek en dokunulmazlarınızı, alıp gidecek şiirlerini, şarkılarını, şakalarını ömrünüzün…
Ne çok rezillik yaşanmıştır, iyi ki öldüler de bugünleri görmediler dedirten ne çok facia…
Ben saçlarından kesilmiş bir sabah gibi üzgün, parmak uçlarından kopmuş harfler kadar dağınık, bu adanın dünü kadar, bugünü kadar külüstür…
Ne yapsak ne etsek yalanlar dolanlar akar yırtık pa(r)çalarından haritanın...
Ya Kıbrıs’ta Kıbrıssız, Kıbrıs’ta adasız adsız ve adressiz yaşamayı içimize sindireceğiz; ya da, bir köşeye çekilip müsveddeleri temize çekeceğiz…
Keşke bize giydirmek istedikleri bütün elbiseleri ve ezberletmeye çalıştıkları bütün duaları reddederek “nü” kalsak, “kitapsız” kalsak, dünyada anlata anlata bitiremeyecekleri ibretlik bir hikâye olsak…
Benim için hava hoş, altmış yaşımı devirdim, gidecek olsam, arkamdan su dökecek bir annem yok, beni hiç konuşmadan anlayacak bir babam yok, masalarda boşluk, balkonlarda boşluk, içimde boşluk, dışımda boşluk, kalacağım, gitmeyeceğim, ama kalırken nasıl gidildiğini öğrendim, kalarak gideceğim…
Mesela bir gece vakti, terkedilmiş o köyün içinden geçeceğim, bir yanımda ölü bahçeler, bir yanımda kuruyan yatağı ve olmayan şırıltısı bir derenin.
Her şeyi kırgın evlerden geriye kalan boşluğa sarahaten söyleyeceğim…
............................
BİR ÖLÜM BU KADAR ÖLÜM OLMAZ, BİR ÖLÜM BU KADAR BARIŞ OLUR
Gitmek ile kalmak arasında bir yer yoktur, bu bir yanılsamadır, kalmalar zaten tartışmalıdır, ama gitmelerin hiçbiri eline su dökemez ölümün. Gittin mi dönemiyorsun, gidiyorsun ama gittiğini bile bilmiyorsun. Gidiyorsun ve bir daha ne zivaniya içebiliyor, ne kiraz yiyebiliyorsun, ne sevdiklerine sarılabiliyorsun…
Gidiyorsun, bavulsuz çıktığın son yolculuktur bu, yanında hiçbir şey götüremiyorsun, bir kuş hafifliğinde gidiyorsun, gittin mi başka da hiçbir yere gidemiyorsun, son gidiştir bu, gittiğin yerde kalıyorsun, evet ama Sevgül Uludağ gitti mi gerçekten, canyoldaşına, kayıp yakınlarından ve kayıplarını henüz bulamayanlardan oluşan o çok acılı büyük ailenin mensuplarına sarılamayacak mı, Lokmacı Barikatı’ndan geçip Lefkoşa’nın uzunyoldaki serin yaz gecelerinin tadını çıkaramayacak mı canyoldaşıyla birlikte, kahkaha atamayacak mı bir daha?
Kıbrıs’ın kanayan en büyük yarası olan kayıpların bulunması için harcadığı çaba kanıtlarıyla belgeleriyle elimizin altında dururken, kayıp yakınlarının yüreklerine serptiği sular sel olup akarken, öldü diyebilir miyiz, incisini kaybeden istiridyelerin bile ardından ağladığı bu cesur, vicdanlı ve yürekli kadın için…
Rumlar da ağladı Türkler de onun ardından, bir ölüm bu kadar yalan olur, bir ölüm bu kadar barış olur…
Sevgül’ü yolcu ettik demeye dilim varmıyor, Sevgül en zor ama en insani en vicdani yerinden tuttu adayı, toprağın üstünden değil altından tuttu, savaşta yakınlarını kaybedip de bulamayanların istedikleri küçük bir kutuda kendilerine teslim edilecek kemikleri gömüp ölülerini huzura kavuşturmak ve bunun tesellisiyle yaşamaktı, Sevgül onlara bunu yaşattı, anlamsızlığın ortasında bir anlam yaratmaktı bu…
Müzakere masalarında bir çakıl taşı verip vermemeyi konuşanlar, savaş kayıplarını hızla bulmayı birinci sıraya koysalardı, müzakere masalarında toprağın üstünü konuşanlar toprağın altını konuşsalardı, o zaman gerçek anlamda bir barışın taşlarını döşemiş olurlardı…
Sevgül gerçek barışın yolunu döşemeye çalıştı, onunla söyleşi yapmıştım yıllar önce “Afrika Pazar” eki için, “nasıl dayanıyorsun bunca acı hikâyeyi dinlemeye” diye sormuştum, kayıp yakınlarının savaşta kaybolan eşlerinin çocuklarının kardeşlerinin anne babalarının kemiklerine kavuşunca nasıl rahatladıklarını anlatmıştı bana gözleri dolarak, ucunda mezar olan bir sevinçti yaşadıkları sonuçta, ağlayan bir sevinç…
Dünyanın en güzel ihtimallerinden biri göz kırptı bize sanki mezarlıkta, birlikte ağlayabiliyorsak bu ülkede, birlikte gülebiliriz, birlikte ve bir arada yaşayabiliriz de…
Rumlar da ağladı Türkler de Sevgül’ün arkasından, bir ölüm bu kadar barış olur, bir ölüm bu kadar ölüm olmaz, başka bir şey olur…
..............................
BİR ÇOCUĞUN ANLAYABİLECEĞİ KADAR "BASİT"
KKTC sanıldığından daha az Kıbrıs, göründüğünden daha çok Türkiye'dir... Basın da siyaset de, hükümet de muhalefet de, bu aldatmacaya dahildir...
Çoğunlukla düzenin değirmenine. su taşıyan, düzenin çarkının dişlilerini yağlayan basın kendi karanlık ve kirli noktalarını örterken, düzenin karanlığını ve kirini de örtmektedir...
Bu mühim bir pazarlamadır, kirli siyasetin kirli alıcıları varsa, kör basının da kör alıcıları vardır...
Bu yüzden basın gö- ründüğünden daha az basin'dır, siyaset göründüğünden daha az siyasettir...
KKTC göründüğü kadar devlet değildir ama
işgal bazen görünmediği kadar, bazen de göründüğünden fazla işgaldir...
15 Temmuz ile 20 Temmuz 1974 resmi tarih kitaplarının yazmadığı kadar, birbiriyle bağlantılıdır, darbe mar- be harekât marekât kurtarma murtarma, ne derseniz deyin, bu iki tarih savaştır, göçtür, kandır, ölümdür, yağmadır, talandır, hırsızlıktır...
Türkiye görünmediği kadar işgalci, göründüğünden fazla sömürgecidir, Türkiye devleti için Kıbrıslıtürkler yok hükmündedir, İngilizler için ada "batmayan uçak gemisi" ise, Türklere göre de "insansız savaş gemisidir"...
15 Kasım 1983, resmi tarih kitaplarının yazdığı gibi bir bağımsızlık ilânı değil, "anavatan"a bağımlılığın ilânı, Kıbrıslıtürkleri kaçak arsa üzerine kurulan bir gecekondu yapıya mahkûm etmenin tarihidir...
2026 yılındayız ve sağlı sollu kirli statükoyla uzlaşan siyaset görünmediği kadar Türkiye'nin büyük diktatörüne biat halindedir, tek adam rejimine tamamen teslim olmuş vaziyettedir.
Mülk meselesi açıldı mı yapılan tüm yorumlar garabet, siyasetçilerin yaptıkları değerlendirmeler akıl dışıdır. Kuzeyde beş Kıbrıslırumun kendi evlerinde haneye tecavüzle, kendi topraklarında askeri bölgeyi ihlalle suçlanarak hapsedilmesi ve mahkemelerde oradan oraya taşınarak süründürülmesi karşısında tek kelime et- meyen Tufan Erhürman'ın şimdi çıkıp Rumlar Türkleri kuzeydeki topraklarını gaspetmeleri gerekçesiyle tutuklarsa, biz de benzer tutuklamalar yaparız demesi tam anlamıyla gaflettir...
1974'ten sonra Kıbrıs'ın kuzeyinde Rum topraklarının başına gelenlerle, güneydeki Türk topraklarına yapılan uygulamayı aynı kefeye koymak, 1974'te sorunun çözüldüğünü san- maktır, bu da Ankara'nın ipiyle kuyuya inmekten başka bir şey değildir, bu kuyuda provokasyondan nefretten kinden başka hiçbir şey yoktur, bu kuyuda barıştan başka her şey var- dir...
Mülkiyet meselesi bir yandan çok karmaşıktır ama bir yandan da bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basittir...
74'te kuzeye geçtiğimizde on yaşındaydım ve sahiplendiğim her bisiklet kapının önünden çalımıyordu ve ben bırakın üzülüp ağlamayı, şikayet etmeye bile utanıyordum...
Çünkü zaten o çalınan bisikletlerin hiçbiri benim değildi...
..............................
ÖMRÜMÜZÜN EN UZUN 5 GÜNÜ
Bardağın yarısı boş yarısı dolu dil, bardak paramparça, bardak tuzla buz, yarım yüzyıllık siyasetin önce takkesi, sonra maskesi düştü, ortaya çıkan şeyi tarif etmeye sözcük bulamıyoruz şimdi…
Herkes ve her şey ve her yer ko(r)ktu, “et” koktu, “tırnak” çürüdü, “tırnak” eti kokuttu, “et” tırnağı çürüttü, bir tek yaseminler ko(r)kmadı, bir yaseminler tütmeye devam etti…
Hısımlıktan hasımlığa uzanan yollardan geçip giderken, parçalandı dikiş tutmayan hatıralar, hafızalar puslandı…
Omuzlarımızda kesik eller, kimlerin dudaklarından üflendiği belli olmayan bir duman eski fotoğraflarda hep kanayan, keşke kimse hatıralarını yazmasa dedirtiyor kitaplarca yalan, yarım asır olan biteni, önceki gün hayata veda eden Türk şiirinin büyük ustalarından, gülüşü güzel bakışı güzel, duruşu güzel Ahmet Telli’nin tek dizesi anlatıyor galiba:
-Hatıralarımı yazma tarih sanıyor birileri!
Yolda sokakta çarşıda denizde bir izdiham, ilham verici olmayan kuru bir kalabalık tarafından kuşatıldık, ne tanıdık bir yüz, ne bir selâm…
Yabancıların yerli, yerlilerin yabancı olmasına alıştık; yabancıların Kıbrıslı olmasına, yerlilerin Kıbrıslı kalmasına alıştık…
Şimdi ya bir köşeye çekilip yarım bıraktığımız romanları bitireceğiz, ya da elimizde kalan her şeyden ve yitirdiğimiz her şeyden şiir yapacağız. Ya giderek unutacağız, ya kalarak; ya giderek anlayacağız yenildiğimizi, ya kalarak…
“Sonra işte yaşlandım” diyeceğiz Gülten Akın’ın dediği gibi ve gerçekten bir roman kadar uzun gelecek bize bu kısacık cümle…
Bugün 15 Temmuz, aynaya bakarken, oğullarını darbecilerden kaçırmaya saklamaya çalışan telaşlı Rumları görüyorum, endişe içinde sıra bize de gelecek mi acaba diye bekleyen Türkleri görüyorum, garantör Yunanistan’ın cuntası Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimine el koymak istiyordu, diğer iki garantörün, durumu düzeltmek için Türkiye ile İngiltere’ni devreye girmesini bekleyenleri görüyorum, Aytotoro’da Türkçe ve Rumca iki dilde yaşanan o tedirginliği görüyorum…
52 sene öncesine gidiyorum. Babam Lefkoşa’da kısılmıştı, Rum mahallesinde telâş, Türk mahallesinde sessizlik vardı. Yunan Cuntası Makarios’a darbe yapmıştı, radyoda “O Makarios ine nekros” anonsu tekrarlanıp duruyordu, Makarios’un ölmediği henüz ortaya çıkmamıştı, babam bir gün sonra sağ Salim eve dönmüştü, zangalak ağacının altında oturan mahallenin erkekleri Türkiye’nin “bir gece ansızın” gelip gelmeyeceğini konuşuyorlardı. Türkiye’nin müdahale etmesini heyecanla bekleyenlerle birlikte, Türkiye müdahale ederse geriye dönüşü olmayan bir yola gireceğimizi söyleyenler de vardı…
15 Temmuz 1974 ile 20 Temmuz 1974 arasında geçen 5 gün, ömrümüzün belki de en uzun 5 günüydü, sonrasını biliyorsunuz, sonrası bugündür işte, kapanmayan yara, dikiş tutmayan yama…
