Levent Atikoğlu
Underground
SABRIMIN EŞİKLERİNDE, UYUKULUK YERİMDE
İnsan ne kadar çetrefilli ve cani. Öyle vurucu iklimler katıyor ki kokular, sesler, görüntüler, tesadüfen yaşananlar... Girdabın içine girmeyip de ne yapacaksın? Yaşamak olunca adı, yaşayacaksın...
Tüm korkuları aştığın, endişelenmeleri bertaraf ettiğin yerde başka bir şey çıkıyor ortaya. Bir iletişim analizi, her şeyi ne kadar da farkında olduğunu hatırlatıyor. Büyük sözler bir anda işe yaramaz hâle geliyor. O devasa, güzel, etkileyici sözler, tek taraflı bir öpüş, tek taraflı bir münasebet tecrübesi ile hüsrana uğruyor.
Neyse ki, her geçen yaşanmışlık gibi bu da geçiyor. Yaşamayıp da ne yapacaksın? Sızlanacak mısın sonsuza dek? 358 metre uzaklığında nefes alan bir adamın hayaliyle mi yaşayacaksın? Aşacaksın bir şekilde. Korkusu ağır mı basacak travma ihtimallerinin?
Yapamazsın. Aldığın nefes, çektiğin sigara ağır gelmeye başlar. Kapalı odalar dar gelir, tüm riskler anlamsızlaşır. Çalacaksın o kapıyı. Açılacak. Kediler karşılayacak seni.
Kedileri sevdiğini söyleyeceksin. Güzel her şeyi sıralayacaksın. Tüm becerilerine inanacaksın.
Sigara içmeyen birinin evinde balkona çıkacaksın. Ve sana, "İçeride de içebilirsin" diyecek. Sen yine de Israrla kapalı alanlarda içmediğini söyleyeceksin, güzel ve düşünceli görünmek isteyeceksin.
Telefon, anlık chat, e-mail gelecek ona, vardiya zevkin en doruğunda. Ve sen bekleyeceksin, izleyeceksin sabırla...
Türkçe konuşan bir Kıbrıslısın ve Rumca konuşan, Baf köyünden Rumca konuşan, Baf köyünden birinin pozitif ayrımcılığında güzel hissedeceksin, "Ne mutlu Türküm diyene" derken bile sana, tüm bildiği Türkçe kelimeleri sıralarken anlam- dan kopacaksın, Türkçe olması yete- cek de artacak ona... Sen de Kıbrıslının inanacaksın sevişeceğine.
iki
Bekleyeceksin. Malta'dan babutsa şarabı dökecek sana. Kapalı olan şişe o an açılmış olacak, açacak, açık olan gül şurubunu içmek istemeyeceksin, sevmiyorum diyeceksin. O şarabın bitmesini istemeyecek; geri buzluğa koyacak, belki de her şey yolunda gitse, o gül şurubuna da sıra gelecek.
Saat sabah altı olacak ve vardiya bitecek. Sevişme vardiyası başlayacak. Kapanacak laptop, tele- vizyon, müzik. Kediler mamasını, suyunu içecek, tuvaletini yapacak.
Yatağa geçeceksiniz sevişmeye ama ölmeye yattığınızı fark edeceksiniz. İşte o an hayal kırıklığı başlayacak. Soracaksınız en sorulmayan soruları. Dibine darı ekeceksiniz. Bir anı kaybetme korkusuyla, net bir cevap alamayacaksınız. Her hâli, kaçınılmaz kaçınmaları, sözün söyleyemedikleri cevap olacak.
Mutlak doğru diye bir şey kalmayacak. Yazmaya bile dayanamayacaksınız. Bırakacaksınız. "Biraz demini alsın" diyeceksiniz, çaresizce bir şiire sarılarak:
UYUKULUK YERİ*
İnsanlar yaşıyor akıl ve sınır çevrelerinde./ Bedenlerden taşarak yeri geldiğinde./ Bir böbrek uğruna yerini biliyor giden, kalan sigara külünü dökecek diye korkuyorum./ Sahte beden dilleri kapalı kapılar ardında./ Kurtarıcı bekledik gelmedi en çaresiz kaldığımızda./ Tekabül
eden boşlukta dolaşıyor hayvanlar, mama veriyor kadın öldüğünde kocası./ Azar azar azar bir kedinin hikayesi oluyor sabah, ardından bir köpek havlıyor, sabah ezanı./
Yaşıyor insanlar tüm varlık ve zenginliğinde./ Ruh ele veriyor zenginliğinde./ Ruh bakışları, ince ince bir kalp krizi oluyor, düzenli./ İnsanlar tüm direnişi korkusuzca yazıyorlar samimiyetle./ Detaylar toplanıyor yerli yerinde yaşamlara değinerek, diz dize geldiğimizde./
O kaşlar, yapılı vücut, öldüren şehvet ve arzu, bir kırılganlığı ve savunmasızlığı kapatmaya çalışıyor. telaffuzdan Korkuları korkmayanların isteğidir bir daha görüşmemek, tüketmek olabildiğince. Birdin, şimdi iki oldun. Deli(1)ler çoğaldı./
Tüm donanımı ve varlığı topladın Cüsseli yerinde./ uyukuluk bacakların
ve geniş omuzların çocukluk kapatamamıştı travmalarını./ Ben ki yarım halimle aştım onca derdi, tasayı./ Tam savunmasızlık güç oldu./ Neresinden tutsak kopacaktı./ Güçlü ve mükemmel görünüyordu...
*Baba Rahmi, sayfa 50
....................
HERKESE SARILAN GENİŞ KOLLAR KENDİ ANA YURDUNA AMPÜTE
Kucak dolusu sevgilerle bu içi utanç dolu talihimize bir sarılma daha eklendi. Eklendi yine tarih, “bizim” dediğimiz hiçbir duruş kalmadı. Zaman çatlak duvarları, sigortasız kayıtsız iş kazalarını örterken, bilinçli bitirilmiş yeni hayatlar eklendi yeni bir kehanete...
Sarılacak kollar kırılır böyle sarılmalara başka coğrafyalarda, ama burda ardına kadar açık, herkesi ve herşeyi kabul eder.
Utanç içinde uzanan uzuvlar sorar:
Sarılacak o kadar uzun uzuvlarım kaldı mı ki? Kaldı mı hâlâ, ki sarılayım, ki teselli olayım, olamadığım daha önceki tesellileri de ekleyip bu ada yarısına?
Bu kollar belki sarılmalar olur, kiri pası temizlemek için bir "plot twist" olur diyenler var. Oldu olan da diyenler, daha da çok fazlası olacak, diyenler. Üzerini örtmek için varolanlar, ve bir de tesadüfen nefes aldığımız bu ihmal çukuru. Canı çıksın dediğimiz "kırk bir kere maşallah" yaşayan o cani kollara bir sarılma daha eklendi, yasal olmayan bir tarih, su yüzüne azalarak daha da çok süresiz, zamanaşımı olmayan yerlere battı.. Adi yasaların yas tutmaya hiç başlayamayacağı tarihle örülü, adı da ihmalin elli küsur tonu. Bir yanda hukuk, bir yanda tam vicdan, bir yandan tarih demeye bin şahit isteyen o insanı insan olduğuna utandıramayan anlar. Haklar, ortaya çıkanlar, fevri bir şekilde alelacele üstü kapatılan, bir kaç sene sonra unutulacak kazalar. Alaşağı ediliyor, alışıyor insanlar... Daha önce alıştıklarına bir yenisi ekleniyor, devam ediyor, devam edebilenler bütün bu rezaletin ardından.
İnsan belleği sınırlandırılmış hayatların sınırsız çukurunda, geçiştirilmiş, üstü örtülmüşler bu Kıbrıs yarısında, bir yüzyılın hızını alamadan hizadan çıkıyor. Nasıl derinleşir, yüzükoyun bu kör kucaklamalar, nasıl temizlenir onca kanlı evler, odalar, eşyalar, okyanusa yakın büyük ülkelere ucu varan onca talan olunca işin ucunda?
Utancın canlı örnekleri karşısında utanmayan, cansız bedenler karşısında nasıl utanır?
Onca sistematik ihmal apaçık ortadayken, barışı savaşa; özür dilemeyi ve yardımlaşmayı sahte kısır döngü gurura tercih edenler karşısında...
***
Ölmek mi lazım hiç yaşamadan?
Çok yakan, acışan bu gözlerimiz, kazalar, bile bile ateşe atılanlar... Bir ihmalkarlığın bedelleri ödenmeden, bir başka ihmal... Günlükleri hikayeleriyle dolu, kronolojisini şaşırmış eller. Koltukların üstünde örtüler, tehellenmemiş ve bir de kırılmış makineler... Sonra uzun insan uzuvları, ortadan kaldırılan deliller, gömülü bavullar, kütüphane, ansiklopediler...
Yeni insan takviyesi bu tarih, sonradan dâhil olmak, sonradan doğmak, her türlü yüzsüzlükle kucaklaşabilen, geniş çaplı eller.
Haklar, son hatalar, bel ağrıları ve bir de sonradan gelen ağlama krizleri, facialar...
Müdahale edilmiş tüm belleklere ihanet değil de nedir bunun adı? Bir zaman hatasının kokusu, seslere ve susturulanların başka kara parçalarının ağrılarına ağıt yakarken, kendi coğrafyasına yabancı kalışı... Duvarlarını kendi eliyle örmüşlere ihanet eder misali yeni kucaklamalar ekliyor bu apaçık kollar. Hissiyatsız olmakla ciddi olmak arasındaki o etik kaygan sınırlar kalkıyor aniden, birleşiyor en birleşmemesi gerekenlerle.
Herkese açılan, kucaklayan bu geniş kollar kendi ana yurduna ampüte...
...................
FAŞİZMLE EL ELE MUHALEFET
Sosyal medyadaki yorumlara ve propaganda içeriklere zaman zaman kayıtsız kalamıyorum ve ben de tepki gösterebiliyorum. Bunu sürekli yapabilmek mümkün değil tabii ki. Kaç tane provokatif ve faşizan içeriğe yetişebilir insan?
Kıbrıs gerçeğinden kopmuş ve boyundan büyük vaatlerde bulunan CTP de, işgali değil memleketi ekonomik ve sosyal politikalar açısından nasıl ayağa kaldıracağı imkansızlığını/yalanını dillendiriyor sosyal medyada...
O kadar eminler ki kendileri iktidara gelince her şeyin iyi anlamda değişeceğinden, geçmiş yanılsama başarılarını ve Türkiye ile ne kadar da uyumlu olduklarını ispatlamak için işe koyulmuşlar çoktan...
UBP’nin bıraktığı enkazı ve tahribatı konuşmak onların yaptığı en iyi iş. Onun dışında kendilerini asla iyi gösterecek bir icraat yok zaten...
İşgali altında olduğu Türkiye ile iyi ilişkiler içerisinde olduğunu, bir yandan da UBP'ye de muhalif olduğunu iddia eden bu yapı, yıllardır bu samimiyetsiz ve adresi bile isteye şaşıran halleriyle, muhalefet yaptığını iddia ediyor, bunu size inandırıyor...
Buna ses çıkarmayanlar, bu yapının bireysel refahlarına refah katıyor, memlekete de ihanet ediyorlar…
Türkiye’nin bunca yıldır sebep olduğu ve CTP'nin de kayıtsız kaldığı bütün bu tahribat, Türkiye ile iyi ilişkiler kuran bir ana muhalefetle kayda değer bir değişime asla uğramaz...
Kendi stratejik çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen Türkiye, bir tane Kıbrıslı Türk kalmasa bile adayı satılacak bir toprak parçası olarak gördüğünü apaçık söylerken, bu ülkede ana muhalefet olduğunu iddia eden CTP celladıyla bu kadar yakın, çatışmasız, uzlaşı içinde olduğunu söyleyerek aslında muhalefet olmadığını kanıtlıyor.
Bu nasıl muhalefet böyle?
Utanç kelimesinin yüzsüz hâli aksine...
Doğru adrese konuşmayan bir ana muhalefet neyin muhalefetidir?
Manipülasyon ve suistimali baş tacı yapmış, güvenilemeyecek, çelişkili ve samimiyetsiz bu yapıyı tekrardan iktidar yapıp ödüllendirince vatan haininden başka bir şey de olmuyorsunuz, onu da söyleyeyim...
Sosyal medya furyasındaki faşizan dil faşistlerden değil, sözde muhaliflerden de geliyor pek âlâ...
Doğru adrese hiçbir şekilde muhalefet yapmadan, bedel ödemeden saltanata gelen muhalefet, muhalefet değil, düzenbazdır...
Herkes bu işgal düzeninin içerisinde vaat ediyor, “düzelteceğiz” diyor, ama sorunun kökenini “değiştireceğiz” diyemiyor.
Bu işgal rejiminin içerisinde vaat ettiğiniz her şey geçersizdir yani...
Kimsenin aklıyla oynamayın...
Buna açıkça karşı çıkacak insanlar lazım.
İçi boş bağırmalar, göstermelik basın açıklamaları değil; açık, net ve cesur sözler, adadaki toplumları birbirine yaklaştıran pratik icraatlar...
“Türkiye elini yakamızdan çek” diyebilecek kadar net bir duruş.
Türkiye ile hiçbir problemi olmayan bir ana muhalefet partisi muhalefet değil, ancak sahtekâr olabilir...
Bu talanın, şiddetin, cinayetlerin, bu mafyatik ilişkiler ağının içinde, bu kirli siyasi hesaplarda, bu bağımlılık hâlinde, asimilasyon ve çürümede Türkiye ile iyi ilişki kuran CTP memleketi ayağa kaldırmaya geliyor!
Bunların sorumsuzluğunu açıkça ifade edebilecek alternatif bir muhalefet de yok bu yerde... Her yeri tuttular!
Baba muhalefet CTP’nin çok öncelikli dertleri var:
Türkiye ile hiçbir sorunu olmadığını, birlik ve beraberlik içinde olduğunu, et ve tırnak olduklarını kanıtlamak...
Televizyon programlarında kıçını yırtıp başlarına giyiyor ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ile ne kadar güllük gülistanlık ilişkileri olduğunu, aralarında hiçbir problem olmadığını ispatlamak istiyorlar...
Keyif salyaları akıtacakları iktidar günlerini bekliyorlar...
Bunu da gururlu bir şekilde yapıyorlar...
UBP'ye muhalefet bile oldukları şaibeliyken, Türkiye ile iyi ilişkileri olduğunu söyleyen bir ana muhalefet ne kadar Kıbrıs'tır?
............................
ZİLİGURTİ ÇIKARASINIZ
Sosyal medyadaki klavye şövalyeleri, akıl ve gerçeklik duygusundan, yoldan hepten çıkmış durumdalar. Savaşı çağıran yüzsüz ve pişkin yorumları, emojileri, provokatif paylaşımlarıyla adeta, "savaş çıksın da ne kadar şanlı Türk olduğumuzu dünyaya gösterelim" diyorlar. Utanmaları gerekirken; savaşla, öldürmeyi, zafer kazanmayı, güçlü ordu ve barbarlığı, bununla gurur duymayı üstünlük sanıyorlar. Sesinizi kesip haddinizi bileceğiniz, ziligurti çıkaracağınız gün; tarihini, yaşamını ve hafızasını bilmediğiniz Kıbrıs, ve adice sahiplendiğiniz bu topraklar da, evlerine hazır konduğunuz haksız kazançlar da rahat edecek...
***
Gerçeği çarpıtmak en iyi işiniz, bütün varlığınızı yalana adamışsınız. Kıbrıs üzerinden üretilen barbar ve faşist söylemleri sosyal medyada başarı, gurur vesilesi, bir fetiş gibi sunuyorsunuz. Bol bayraklı, bol yalanlı, bol tabulu, bol tabutlu ve dokunulmazlık zırhına bürünmüş anlatılar, gücünü ona ses çıkarmayan vatan hainlerinden, sahte kukla siyasetçilerden alıyorlar. Siz, ne söylediğini bilmeyen, vicdanını çoktan kaybetmiş bir güruhsunuz. Son nefesinize kadar soluduğunuz havayı nefrete buluyor, genç kuşaklara yalnızca nefret bırakmak istiyorsunuz. Türkiye'nin bölünmez bütün olarak kalmasını hayal eden en aydın, en ileri görüşlüsü bile mevzu bahis Kıbrıs'ın birleşme ihtimaline gelince azgın ve şiddet eğilimine giriyor.
Neden?
Hani bölmek ve bölünmek kötüydü, hani bölmek vatan hainliğiydi?
Türkiye bölünemez bir bütün de Kıbrıs neden bölündü?
Sosyal medya yorumlarınız, utanılması gereken vicdansızlığın belgesine dönüştü.
Mevcut düzenin değişmesi ihtimalinden, hatta bunun konuşulmasından bile öylesine korkuyorsunuz ki bu uğurda yapamayacağınız kötülük kalmıyor. Bizim anavatanımız Türkiye ya da Yunanistan değil; Kıbrıs'tır. Önce bunu kavramalısınız. Türkçe konuşanı da Rumca konuşanı da acı çekti, kayıplar verdi ve siz büyük emperyalistlerle adalıları birbirine düşürdünüz, bunu da bir daha çıkarmamak kaydıyla kafanıza sokmalısınız. Bunu artık o körelmiş zihninize ve vicdanınıza yerleştirmelisiniz.
"Rumlara da söylesene bunları, Rum sevici!" diye saldırıyor, yüzsüzce insanlıktan çıkıyorsunuz. Türkiye'nin Kıbrıs'taki politikalarını eleştiriden muaf sanıyor, sütten çıkmış ak kaşık olduğunuzu sanıyorsunuz, ama asla değilsiniz.
Biz her şeyi yazıyor, her şeyi konuşuyor, acı yarıştırmıyoruz: Bir Kıbrıslı Türk ne ise bir Kıbrıslı Rum da, Ermeni de Maronit de aynı değerdedir bizim için. İnsan olduğumuz için.
Sizin her manevranız inkâr ve yüzleşememe üzerine kurulu.
Çünkü hayattan ve adaletten değil; ölümden, korkudan ve bölünmüşlükten besleniyorsunuz.
Kıbrıs'ın kuzeyinde öylesine çarpık ve kirli bir düzen kurdunuz ki; müzakere, çözüm ve statükonun değişmesi ihtimali sizi korku ve endişeye itiyor.
Çünkü yasa dışı ilişkiler, çıkar ağları, çöken sağlık ve eğitim sistemi, yıllarca telafi edilmemiş ihmaller, cinayetler, plansız nüfus ve vatandaşlık politikalarının yarattığı yıkım, herşey çok görünür hâle gelecek.
Peki bunun sorumlusu kim? Yalnızca Türkiye değil tabi; yıllarca sessiz kalan, itiraz etmeyen sözde Kıbrıslı kukla yöneticiler, bu sessizliğe ortak olanlar da bu tablonun sorumluluğunu taşıyor.
Her ihmalde, her kazada, her göçte, her gencin hayatının kararmasında bugüne kadar bu işgal düzeninden nemalanmış herkesin payı var...
................................
TUFAN BEY OLMAYAN PUSULASINI ŞAŞIRTTI
Kan döktüler, aldılar. Kayıtsız kalanların cesaretiyle böldüler, bölünmüşlüğe al ıştılar. Ermeni toprağına külliye diktiler, vatana ihanetin temelleri bununla atılmadı ama, tapular haklar, bir peşkeş furyası, yasalar, sahtekarlıklar. "Diktirtmeyiz" diyenler koltuk kavgasına kapıldı, heyecan salındı külliye kapıları açılır açılmaz...
Bu nasıl bir talih, körü körüne memleketin her köşesini sattılar. Yediler içtiler, hak sahibi olmayanlara tapu verdiler, Kıbrıs'ı mahvettiler, şimdi de Kıbrıslı Rumlara adeta bir suçluluk psikolojisi misali, meydan okuyorlar.
İşgal edilmiş toprak üzerinde, "Biz gidersek memleketi iyice mahvederler." diyerek okkalı maaş alarak bu oyunu oynayıp emekli olacaklar.
Bu işten böyle sıyrılacaklar. Bunlar kendilerine aydın, vicdanlı, barışsever, hukukçu, insan hakkı savunucusu diyorlar...
O sahte meclise yerleştiler, manipülasyon onların en iyi yaptığı sanat.
Türkiye'ye çok güzel görünerek vatana ihaneti kılıfına uydurdular.
Külliye de artık onların, camilerin dikildiği araziler de. Her yer.
Bu savaş diliyle efelenenler "Eşitlik" denen o kavramın içini çoktan suistimal ettiler. Biz barış dili dedikçe şimdi onlar daha çok yangına körük, tehlikeli savaş ve kışkırtıcı dil ile varolacaklarını sanıyorlar.
Böyle pişkin bir hayal, gerçek olmayan bir zeminde kuruldu, yalanlar tam da akıl oyunu olarak tezahür ediyor.
"Onlar tutuklarsa, biz de tutuklarız" da ne demek? Hukukta senin ne böyle bir karşılığın var ne de bunu doğuracak bir sebep. Senin gibi tapu verip satmayanlar karşısında en ufak bir özeleştirin de yok. Bu nasıl bir hadsizlik?
Yarın öbür gün, bile isteye planlı bir şekilde evin içine girmeye yönlendirilirse Kıbrıslı Rum sahipler, bir kumpas da kurarsınız elbet! Beklenir sizden...
Beş yaşlı ve hasta Kıbrıslı Rumu tutukladığınız, yaptığınız kalleşlikleri, hukuksuzlukları, sahte devletin sahte işgüzar tapularını unutmadık hala.
Neyi meşrulaştıracağınızı, bundan nasıl bir hayır bulacağınızı sanıyorsunuz?
"Cesaretiniz varsa çıkın, savaşın, alın" dercesine, adeta insanları savaşa çağırıyorsunuz...
Tufan Bey olmayan pusulayı şaşırttı. Çok sahte bir dille, akıl oyunlarını son derece yanlış bir zeminde kurdu.
Zaten hiçbir beklenti yoktu; ama beklentisi olanların yaşadığı hüsranı gördükçe sövmemek için kendimi zor tutuyorum.
O da işte böyle oyalayacak; herkes nasıl oyaladıysa bugüne kadar.
Ona verilen rol da bu.
CTP kadar pişkin bir yapı daha var mıdır bu memlekette, bilmiyorum ama, utanma duygusunu hâlâ daha edinmemişler listesi çok kabarık...
Var mıdır geri dönüş vatan hainliğinden bu noktada?
Bunlara "Yeter, biraz etik, biraz vicdan, biraz memleket sevgisi!" diyecek kimse de mi kalmadı karar koyucu pozisyonunda?
Yazıklar olsun. Sahtekârlık, hukuksuzluk, vicdansızlık hepsi bir arada...
.............................
YENİ BİR AŞK, YENİ BİR İŞ, YİNE GÜLECEK BİR NEDEN LAZIM...
Eğer yıllardır adanın kuzeyine yerleşen, yerleştirilen, oy kullanan, karar mekanizmalarına dâhil edilen, Kıbrıslı Rum mallarına çöken, tapusuna sahip olduğunu sanan, bu malları satan ve bundan avantaj sağlayan-Türkçe konuşan Kıbrıslılar dışındaki- insanların olası siyasi ve pratik bir çözümle valizlerini toplayıp Kıbrıs'ı terk edeceğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Böyle bir beklenti, bugünkü Kıbrıs gerçekliğinin karanlığında hayal kırıklığını da bir üst seviyeye çıkarır... İnsan, hayal kurduğu ve umut ettiği sürece yaşar, evet. Bir yandan da apaçık ortada duran gerçekler farklı biçimlerde düşünmeyi zorunlu kılar. Belki de yönetenlerin bu biçimleri teşvik etmesi gerekiyor. Beğenseniz de beğenmeseniz de adanın demografik yapısı değişti, değiştirildi. Bu değişim sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda derin çarpıklıkları beraberinde getirdi. Bu nedenle çözüm tartışmaları elli yıl önceki nüfus üzerinden değil, bugünün nüfus gerçekliği üzerinden yürümek zorunda... Kıbrıslı Rumlar er ya da geç bu gerçeklerle yüzleşecek ve hatta bunları kendi lehine çevirmeyi öğrenecek. Üstelik bu süreç birçok kişinin sandığından çok daha hızlı, farklı şekillerde olacak.
Adanalısıyla, Trabzonlusuyla, Hataylısıyla, Karadenizlisiyle, Afrikalısıyla, Türkmenistanlısıyla, Pakistanlısıyla ve daha birçok farklı kökenden gelen insanlarla aynı adayı paylaşacağız. Çünkü biz bu yoldan gönüllü çıktık. Kıbrıslı Rumlar bu insanlarla iş de yapacak, ortaklık da kuracak, dostluk da geliştirecek, aşk da yaşayacak, yaşıyorlar da...
Belki bunu, yüzyıllarca Türkçe konuşan Kıbrıslılarla kurdukları tarihsel ilişkinin doğal romantizmi içinde değil; ekonomik çıkarların, gündelik hayatın getirdiği zorunluluğun, ortak üretimin akışında yapacaklar. Kıbrıslı Rumlar, bugün bu adanın bir parçası hâline getirilmiş insanlarla yaşamaya alışacaklar. Hep birlikte bir arada yaşayabileceğiz. Bu demografik dönüşümün nasıl ortaya çıktığına dair hukuki ve ahlaki tartışmalar da yerini iş ortaklıklarına ve gönül kaçamaklarına, fantezilere bırakacak. Bugün Kıbrıslı Rum birinin kuzeyde Afrika kökenli bir sevgilisi de olabiliyor, Türkiye'den bir partneri de. Gözümüzde büyüttüğümüz Kıbrıslı Rumların Türkiyeli düşmanlığı, konu "business" ve "love affair" olduğunda yerini akılcılığa bırakacak...
Birlikte çalışacaklar, ticaret yapacaklar, şirket kuracaklar, ortak yatırımlar yapacaklar ve birbirlerine âşık olacaklar, muhteşem cinsel hayatları olacak... Müzakere takvimlerine uymayan şekillerde yaşanacak tüm bu yaşananlar...
Bu çok kültürlü yeni Kıbrıs; kalıcı barış ve çoğulcu gerçekliği iş ve gönül kaçamaklarıyla kuracak...
Gerçeklerle yüzleşmek, onları onaylamak anlamına gelmez tabi ki... Ancak gerçekleri reddetmek de, haklı olmak da, etik olmak da yeni Kıbrıs'ın yeni geleceğiyle uyuşmayacak gibi görünüyor...
Çünkü yeni Kıbrıs; yeni bir iş, yeni bir aşk ve yine gülecek yeni bir nedene gebe...
.......................................
________________
“BU GEMİ BATTI, DURMA GİT” DİYORLAR
"Yeterince milli" olamayan meselelerle yutmayı beklemeden konuşmaya çalışanlar, kuyruk sokumuna kadar çekip çıkaramayanlar... Alışmak bir rutin acı, günler geçerken bilinmeyenin sessizliğiyle. Düşünmek o tehlikeli fikirleri bir bir ve hepsi birikir...
Onlar gelir, gider ve bir kimya değişimi başlar beyinde, büyük olur endişeler. Günler gelir, geçer promosyonu potansiyel hayaller, aşklarla-iki dakika sahip olmak istediğimiz heyecan- erken, yetkin olmayan istekler ve sonra yolculuk Ay’da biten.
Arıyorlar beni uzak bir yerden ve ben bir odanın içinde, duygularımı sabitleştirmekle meşgul:
-‘Anne sanki burada değilim, ya da hiçbir yerde.’
-‘Küçükken de böyle derdin, hatırlıyorum’
***
Bir çiçek açmaya başlar ve değişim gelir, nereye gidersem gideyim düşüncelere söz geçirememek, parçası olmak tomurcuğun, sorumluluğu bedenin.
Birkaç şey düşünüyorum günlük olarak:
Geçmiş, gelecek, terk edilmiş olmak, karanlık bir oda, kilitlemeden seviştiğimiz kapılar.
Gözümün önünde bölüm bölüm canlanan imaj ve yere doğru kayan.
Hatıraların renkli tarafı bulutlardan şikayetçi. Yeterince cesur ve girişimci olmayı bir başka zamana bırakmak gerektiğini anladı odadakiler.
Kalp atışlarımı düşünmeden duramıyorum, piyano tuşlarını, aynı kiloda kalmayı, aldığım gitarı ve hiç çalmadığımı...
Fotoğraf karelerine sığdırmak için yaşadıklarımızı...
Geçmişin geleceğe etkisini.
Farkediyorum her sabah bu rutin acının adının alışmak olduğunu...
***
İki toplum dediğimiz o mutlak, soyut, neye tekabül ettiği belli olmayan bölücü gücün arasında, iki toplumdan çok daha ötesi var, musallat hep başımızda. Önceden başka şekillerdeydi, şimdi sosyal hallerde. Nefret dili, propaganda ve faşist dürtüklemeler denizaşırı coğrafyalardan da geliyor, bırakmıyorlar, ille bozacaklar aramızı, düşmüyorlar yakamızdan, sorsan güvenlik için burada ve her yerde... Burada eğilimlileri besliyorlar, tetikte bekliyorlar, bekletiyorlar kötü bir şey olsun, birbirimize düşürsün, düşman etsinler bizi birbirimize. Türkçe konuşanı Rumca konuşana, Rumca konuşanı da Türkçe konuşana....
Savaş çok şey aldı götürdü Kıbrıslılardan, hiçbiri dank etmedi akıllara...
Kazananlar en çok hak etmeden âdice sahip olduklarını kaybetmekten korktu, gerçekten kaybedenler gerçeğe sustu:
"Kaybedersin kaybedersin konuşursan..."
Londra'dan ilk dönüşüm geldi aklıma, evdeki küf, nem kokusu. Yaz sıcağı, geldiğim yerin serinliği, bu evin verdiği hazza uyuşmayışı.
Havaalanı sonrası yoktu kimse evde. Köy darmadağın. Bütün hislerimi sığdırmak fazla, bir tarihi taşımak zor.
Bu ev, diğer ev, bir de başka evler dizildi sıraya.
Altında yatanlar, toprağa karışanlar, bir de elimize tutuşturdukları, helak eden sahte tapular.
Kovulmak da terk etmek de, hepsi aynı kapıya çıkar-dönüşün soğukluğu.
Londra ağlamaya vakit bulamadı son geri dönüşlere, bu ev de çok değişti: birçok tadilat, boya badana, tozlu kitaplar, güveler, bir başka tarih girdi araya.
Korkular konuk edildi, sonra bir de işgüzar konu komşular.
Âdi bir heyecan ürperdi içimde, koş der gibi zihinlere şenlik susmalar.
Fedakar tüm karşılıksız sevgilerin dile pelesenk olmuş yeni güvertesinde "bu gemi battı, durma git" diyorlar...
