Tüge Dağaşan
Şair Gözüyle
NİÇİNSİZ SESSİZLİK
Kapı duvar pencere Kilidi kırık her gece
Dilimde anlamsız bir hece
Kurulur durur gönlümde
Virane kırık bozuk
Omurga boyun kuyruk
Bedenimde bir sızı
Kudurur durur günlerce
Kelimeleri havaya fırlatırken bu sefer; çıkan kelimelerle kurduğum pazarın alıcı olsa da olmasa da ku- rulan düzene bırakılan notlar arasına sıkıştırılmış oldular pürnezle can duvarına.
Pürüzsüz bir sabaha uyanırken gök. Yer nerde olduğunu bilmezken ve bir bilinmeze düşerken her açık pencerede. Saydım kaç damla daha birikti kolumdaki incecik yola girmeye çalışan gecenin yarısında.
Bir ölü, bir yaralı, birçok görülür yaralı, bir görünmez yaralı... Niçin- siz sessizlik çaldı yine kapıyı.
Açıldı kapı. Girdi içeri bir çığlık, bir bağırtı, iki ağıt.
İki adım daha ilerledi saat. Dolmadı yine de zaman.
Kelimeleri havaya fırlatırken düşen kelime gözleri yardı kafayı es geçip. Yanağı sıyıra sıyıra yarıldı gözler içten dışa. Gerisi kan revan. Bir ayna tutuldu sessizliğe sonra bir ayna daha.
Kırılan aynalar mıydı, bakan gözler mi, çizilen zaman mı, kırışan izler mi bilmeden bileğine dizdi hayat insani...
Bozdurmaktan çekinmeyerek ve bir adım geri çekilmeyerek.
Ayak izleri yok olana kadar harcadı insanı zaman.
Harcanan insan intikam derdine düştü kimi zaman ve harcadı başka insanı. Kimi zaman sessizleşti köşesinde ve kurdu kendini yeni baştan. Yeni baştan kurulan insan, yeniden attı ilk adımı. Her şeye hep en baştan. Sayarak diline dizdiği zamanı, yutarak sona sakladığı baharı, içinden çıkmayacak sessizliği de yanına alıp başladı ta ilk baştan...
İkinin önüne biri, üçün önüne ikiyi getirse de tutmadı saydığı ile saymadığı. Sakladı rakamları bundan. Rakam makam derken rakımsız kaldı, denizi kuruttu ve kudurttu. Sil baştan.
Silinen her şey yeni baştan, hep en baştan. Durmayan zaman, ilerleyen insan, geride bırakarak kendini unutulan öz ben benlik.
Bir yol, önceden yürünülen bir yol bu yol. Neresinde ne var bilinir, nerede neyle karşılaşılacak sezilir. Dönünce aynı yolun başına, yürümek hep yürümek yeni baştan. Bıkmadan usanmadan aynı zaman, aynı yaşanmışlık aynı insan. Yorulup bir yerinde dinlense bilir hangi yerinde dinlenilecek. Dinlenmek bile yoruyorsa neden dinlensin ki artık insan.
Yürümek aynı olayın içine içine bilerek, hazırlayarak yaşları ve en çok da yasları. Sessizliği de sırtlanıp omzuna ve yüreğine yürümek ağrılı sızılı ayaklarla ve yalınayak. Basarak taşa, toprağa hatta insana. Basarak yere göğe ve de aynaya. Kırılan camların kesiğiyle kanayarak ve kırmızı bir yol bırakarak geride. Kan revan içinde yürümek yolu ve kaybetmek özü beni benliği toprağı insanı zamanı usu pusu ve suskunluğu.
Susarak zamanın koynuna koynuna yürümek. Niçinsiz bir sessizlikle. Sessizce ve kıpırdamadan koşar adımlarla yürümek. Suskunluğu içinde biriktirerek yürümek kımıldamadan.
..........
ÇOK DADLI İNSANLAR
Üzgünüm;
bazı insanlar bazı insanları tutsak eder; gönülsüz.
bazı insanlar bazı insanları tutsak eder; gönüllü.
Gönüllü tutsaklık üzmez de gönülsüz olanlar insanın gönlünden öyle şeyler götürür ki...
Bazı dostlar telefon kullanmayı bırakma yolunda ki ben de o yola girmiş olanlardanım. Nedeni ise insanın insanı üzmesi daha çok. Mecbur kalmadıkça telefonu kullanmıyoruz. Yüz yüze olan biz bize olan en uygunu. En güzeli hatta en özü. Yine de her zaman mümkün değildir yüz yüze iletişim. İşte o
zaman telefona mecbur kalırız.
Sosyal medya kullanımını azaltan, durduran, donduran insanlar bunu neden yapıyor? Vakitlerini, sevip değer verdikleri insanlarla geçirmeyi seçtikleri için mi daha çok, yoksa üzüldükleri için mi insanın insana yaptığına tanıklık etmekten?
Nedeni ne olursa olsun bir bıkkınlık var, gereksiz bulma var, değerli saatlerinin kendilerinden çalınmasını istememek var. Evet, birçok olumlu yanı var, var olmasına var da her şey ayrı ayri vakit istiyor, vakit alıyor. Vaktim yok derseniz de nedeni algılanmıyor çoğu tarafından. Vakit ayırmak istediğimiz alanlar, canlılar neler kimler ise ğimiz alanlar, canlılar neler kimler ise onlarla etkileşime gireriz bir şekilde ama arayarak ama sorarak ama bularak. İnsan bir şekilde bulur, bulmak istediğini.
Bir bakıyorum öyle güzel, öyle içten, öyle öz insanlar; öyle kişilerce soyutlanmak isteniyor ki. Tanımadan, bir küçük sohbet etmeden onlarla ilgili yersiz yersiz konuşuluyor. Oysa öyle dadlı insanlar ki bu insanlar. Çok dadlı insanlar.
Peki, ne yapılıyor bu dadlı insanlara?
Yaşadıkları anlar burunlarından getirilmek isteniyor. Duruşları, savundukları, inandıkları şeyler birilerince değiştirilmek isteniyor, değiştirmedikleri için dadlı oluyorlar zaten ama bunun farkında değil onları değiştirmek isteyenler. Dadsız hayatlar yaratma çabasıyla dadlı insanların aldıkları soluğu kesmek istiyorlar. Bazen kesiyorlar da.
Bazı haberleri okuyunca şaşırmıyorum hayır, zaten artık neye şaşırabiliriz hiç bilmiyorum ne olursa olsun şaşıracak değiliz gibi geliyor. Şaşırabileceğimiz haberler de kalmamış olabilir yani yine haberler de kalmamış olabilir yani yine de insan insanı hep şaşırtandır.
Taçam'a bakıyorum, sohbet ettiğim, düşüncelerini dinlediğim bir insan. İçten, derin bir insan. İnsan gibi insan derler ya öyle bir insan.
Dadlı bir insan yani.
Hani bazı insanlar çok dadlı olur ya, n insan tüterler adeta. İşte insan tütebilecek insanlar dadlıdırlar. Onun gibi biraz daha insan var ki çok dadlıdır. Yaşla ilgili değildir bu kişiliği ile ilgilidir hem. Şimdi tek tek saysam isimlerini sadece bendekilerin sayfa yetmez ve aslında ne güzel bir şeydir bir sayfa dolusu hatta sayfayı geçecek kadar dadlı insanı tanımak şahsen ya da dinleyerek. Çünkü her insan dadlı olamaz, olabilse bugün bu yazı da yazılmazdı.
İnsanın insanı, insanın canlıyı çekemediği şu dünyada; insanı ve tüm güzel canlıları çekebilecek, koruyabilecek, sahiplenebilecek insan modelleri hızla kendi dünyasına çekilirken bu dadlı insanları tanımadan bilmeden haklarında çirkin çirkin konuşabilecek hakkı bulmak -ne bileyim- hiç de insana göre değil.
...............................
BİR ÇİÇEK BOYNU BÜKÜK
Tüm mesele bir kitapta beğendiğin bir sayfanın ucunu kıvırabilmekti, fotoğraflar ve notlar bırakabilmekti kenarına ve daha fazlası.
Mesela bir çiçek boynu bükük. Tamamlamak değil tamamlanmaktı o kitabın sayfasında. Boynu bükük bir çiçekle veyahut bir not düşerek cümlenin içine.
Eş zamanlı okunan birkaç farklı kitap; aynı konuda ve isimde ya da benzer bir olayda birleşiyorsa vardı elbet bir sebep.
Sebepsiz hiçbir şey olmaz derler. Sebepsiz bir şey olur mu? Bir kitap mesela sebepsiz okunur mu? Sebepsiz okunmaya başlansa da okundukça sebepler doğmaz mı?
Mesela bir insan neden doğar, madem doğdu neden ölür?
Varolmanın bilinmez boşluğu, yokolmanın dayanılmaz boşluğu ile ölçülürse, hangisi hangisini geçer bu bir karış ömürde?
Kaç karış kumaş gerek bir canı örtmeye? Kaç ayak olmalı insanın kapladığı yer? Kaç kulaç atarsa yüzmeyi başarır bu engin denizde?
Bir kitap okunurken boynu bükük bir çiçeğe rastlayınca gülen yüzü, neden bir günde bu kadar gülmez?
Günlerin getirdiği ve daha çok da götürdüğü nedir bir insan ömründe?
Boynu bükük bir çiçek güldürebiliyorsa yüzünüzü, bu çiçeğin değil çiçeği sunanın marifeti daha çok. Sunulan her bir çiçeğe bir kulp taksalar da çiçekler sunun sevdiğiniz insanlara. Budur insanı ayakta tutacak olan, yüzü öldürecek olan, yüzün gülmesini sürdürecek olan. İnanın budur. İnsan, üzerinde taşıdığı ağırlık ile dökülürken adım adım toprağa, bir iz daha bıraktı sanıyor. Bıraktığı iz başka insanlar sırtlansın diye filizleniyor. Yükü olmayan her seferinde yeni bir yük sırtlansın ve yürümeye devam etsin diye sırf.
Yürümenin daha ağır bir hali yoktur. Yüklerin verdiği ağırlık ile iki büklüm olan insan omurgasını kaybederek devam eder yola, yolun halini görmeyerek, omurgası tamamen eriyip sürünmeye başlayınca anlıyor, anladığı anda da kabullenip devam ediyor ya da yolun bir köşesine bırakıyor kendini, tamamen toprağa karışmak için.
Bir çiçek oluyor boynu bükük, fotoğrafları süsleyen ya da kitap sayfalarını.
Bir çiçek boynu bükük ne güzel güldürüyor insanı.
Bir çiçek boynu bükük…
“Bu ağırlık yüreğimin üzerine yığılınca beni öldürüyor” diyor kitabın sayfaları. Ağırlık diyor yani bir nevi yük… Yükleri toplayıp kitap sayfalarından sırtıma alıyorum, daha ağır yürüyebilmek için belki, belki yığılıp kalmaya sebebim olsun diye biraz daha. Biraz daha birikmesi için yüklerimin, kendi yüklerim yetmiyormuş gibi. Sayfa aralarından çıkan boynu bükük çiçeklere gülümseyerek ve okuyarak bulundukları cümle aralarını.
Bir çiçeği keser gibi kesiyorum sayfadan taşan cümleleri, oysa hiç çiçek kesmeyen biriydim eskiden ben de. Çiçekleri sunmak için keser oldum bir şire. Çünkü en çok da bir çiçek yakışır bir çiçeğe.
